Aramızda bir öykü vardır. Herkesle olduğu gibi, öykü ondan çıkar ve onu dahil eder. Ve orada, içeride, insan izleri kaybeder. Ve daha sonra öykü yeniden ortaya çıkar, bir çocuk doğar ve insan onu dışarıda bulur. Ve daha sonra insan bu öyküyü yeniden görür.
…Bir anlamda, bu yersiz tiyatroda oynanan oyun her zaman aynıdır: Tahakküm uygulayanların ve tahakküm altındakilerin sonsuzca tekrarladıkları oyun. İnsanlar başka insanları tahakküm altına aldığında değer farklılıkları doğar; sınıflar başka sınıfları tahakküm altına aldığında özgürlük fikri doğar; insanlar yaşamak için gerek duydukları şeyi ele geçirdiklerinde, bu şeylere ait olmayan bir süreyi onlara dayattıklarında mantık doğar. Tahakkümün işlediği yer ne kadar yerse, tahakküm ilişkisi de o kadar “ilişki”dir. Ve tam bu nedenledir ki, tarihin her anında bir ritüele saplanır kalır; yükümlülükler ve haklar dayatır; titiz prosedürler oluşturur. İşaretler yerleştirir, şeylerin içine anılar kaydeder, bedenlere kadar kaydeder; kendini borçlardan sorumlu kılar. Asla şiddeti yumuşatmaya değil; tersine, şiddeti tatmin etmeye yönelik olan kurallar evreni. Kendi çelişkileri içinde tükenen genel savaşın, sonunda şiddeti yadsımaya vardığı ve iç barış yasalarına uygun olarak kendi kendini ortadan kaldırmayı kabul ettiği geleneksel şemaya inanmak yanılgı olur. Kural, gözü dönmüşlüğün hesaplı zevkidir, vaat edilmiş kandır. Tahakküm oyunu durmaksızın yeniden başlatmayı sağlar; ustalık tekrarlanan bir şiddeti sahneye koyar. Barış arzusu, uzlaşmadaki yumuşaklık, yasanın zımnen kabulü, bunlar, kuralın doğumuna yol açan büyük ahlâki inanç değişimi veya faydacı hesap değil, sadece kuralın sonucu, daha doğrusu, sapmasından ibarettir; “Suç, vicdan, ödevin; zuhur ettiği odak hukuki yükümlülük alanıdır; ve başlangıç, yeryüzündeki her büyük şey gibi, kanla sulanmıştır.” İnsanlık, savaşlardan geçerek, kuralların ebediyen savaşın yerini alacağı evrensel bir mütekabiliyete doğru ağır ağır ilerliyor değildir; insanlık, bu şiddetlerin her birini bir kurallar sistemine dahil ederek tahakkümden tahakküme gider.
Modernliğimizi tanımlamaya yetebilecek büyük bir bezginlik, bir yorgunluk yaşıyor olmamız mümkündür: ama tahammül edilemez’e, yani basit durumlar karşısında bizi paradoksal olarak duygusuz, amacını yitirmiş, silahsız kılan ve klişelerin evrensel yükselişi karşısında aciz bırakan bu duyguya duyarlılık, kelimenin hiç ahlaki olmayan anlamında olumlu bir beliriveriş teşkil eder – daha önce var olmayan ve yeni bir düşünce imgesi getiren bir şeyin beliriverişi. Muhakkak ki çağdaş düşünce belli bir kopuşa tanıklık etmektedir. Ama tam da şunu sormalıyız: “Ne oldu?” yani bir o kadar da: felsefe ne olmaktadır.
1945-1956 yılları arasında (Avrupa’dan söz ediyorum) bir doğru düşünme biçimi, belli bir siyasi söyleme biçimi, belli bir entelektüel etiği vardı. Marx ile senli benli olmak, düşlerin Freud’dan uzaklaşmasına izin vermemek ve göstergeler –gösteren– sistemini büyük bir saygıyla ele almak gerekiyordu. İnsanın kendisi ve dönemi hakkındaki hakikatin bir bölümünüyazma ve dile getirmesi olan bu tekil meşguliyeti kabul edilir kılan üç koşul işte bunlardı.
Ardından, tutku dolu beş kısa yıl geldi; sevinç ve bulmacayla dolu beş yıl. Dünyanın kapılarında Vietnam, elbette ve kurulu iktidarlara yönelik ilk büyük darbe. Fakat burada kendi duvarlarımızın içinde tam olarak neler olup bitmekteydi? Devrimci ve baskı-karşıtı bir siyaset karışımı mı vardı? İki cephede birden –toplumsal sömürü ve psişik baskı– sürdürülen bir savaş mıydı bu? Sınıf çatışmasının modüle ettiği bir libido artışı mı? Hepsi mümkündür. Ne olursa olsun, o yıllardaki olayların bu alışılmış ve ikici (dualiste) yorumla açıklanacağı ileri sürüldü. Birinci Dünya Savaşı ile faşizmin yükselişi arasında Avrupa’nın en ütopyacı fraksiyonlarını –Wilhelm Reich Almanyası ve gerçeküstücülerin Fransası– büyülemiş olan düş, gerçekliği yakıp kavurmak için geri gelmişti: Aynı akkorun aydınlattığı Marx ve Freud.
Peki bu muydu olan? Otuzlu yılların ütopik projesinin, bu kez tarihselpratik ölçeğinden yeniden ele alınması mıydı? Yoksa tersine, Marksist geleneğin buyurduğu modele artık uymayan siyasi mücadelelere doğru bir hareket mi söz konusuydu? Artık Freudcu olmayan bir arzu deneyi ve teknolojisine doğru bir hareket mi söz konusuydu? Kuşkusuz sancağa eski bayraklar çekildi, fakat mücadele yeni alanlara kaydı ve yeni alanlar kazandı.
Anti-Oidipus, örtülü alanın genişliğini gösterir. Fakat çok daha fazlasını da yapar. Freud’la çok eğlense de eski putları yermenin içinde eriyip gitmez. Ve özellikle, bizi daha öteye gitmeye teşvik eder.
Anti-Oidipus’u yeni teorik referans olarak okumak bir yanılgı olur (Her şeyi içerecek olan teori, “umudun” kaybolduğu bu dağılma ve uzmanlaşma döneminde “çok ihtiyacımız olduğu” konusunda bize güvence verilen teori: bize sık sık söylenen bu ünlü teoriyi biliyorsunuz). Bu olağanüstü yeni nosyon ve sürpriz kavram bolluğunda bir “felsefe” aramamak gerekir. Anti-Oidipus yalancı parlaklıktaki bir Hegel değildir. Sanıyorum, Anti-Oidipus’u okumanın en iyi biçimi, onu, örneğin “erotik sanat”tan söz edildiği anlamda bir “sanat” gibi ele almaktır. Çokluk, akım, dispositif ve dal budak salma gibi görünüşte soyut kavramlara dayanarak, arzunun gerçeklikle ve kapitalist “makine”yle ilişkisini analizi somut sorulara cevaplar getirir. Şeylerin niçin’inden çok nasıl’ıyla meşgul olan sorular. Düşünceye, söyleme, eyleme arzu nasıl dahil edilir? Arzu, güçlerini siyasetin alanında nasıl harekete geçirebilir ve kurulu düzenin altüst olması sürecinde nasıl yoğunlaşabilir? Ars erotica, ars theoretica, ars politicia.
Dolayısıyla Anti-Oidipus üç rakiple karşı karşıya gelir. Aynı güce sahip olmayan, farklı derecelerde tehdit oluşturan ve kitabın farklı araçlarla kavga ettiği üç rakip.
Siyasi asetikler, hırçın militanlar, teori teröristleri, siyasetin ve siyasi söylemin katışıksız düzenini korumak isteyenler. Devrim bürokratları ve Hakikat memurları.
Arzunun acınası teknisyenleri; her göstergeyi ve her semptomu kaydeden ve arzunun çoğul örgütlenmesini yapının ve yokluğun ikili yasasına indirgemek isteyen psikanalistler ve göstergebilimciler.
Nihayet, temel düşman, stratejik rakip (oysa ki Anti-Oidipus’un diğer düşmanlarına karşıtlığı daha ziyade taktik bir ilişki oluşturur): Faşizm. Kitlelerin arzusunu seferber etmeyi ve kullanmayı çok iyi bilmiş olan Hitler ile Musolloni’nin tarihsel faşizmi değil yalnızca, hepimizin içinde bulunan, gündelik davranışlarımıza ve ruhlarımıza musallat olan faşizm, bize iktidarı sevdiren, bizi tahakküm altına alan ve sömüren bu iktidarı arzulatan faşizm.
Anti-Oidipus’un (yazarları beni bağışlasın!) bir etik itabı olduğunu, Fransa’da uzun süreden beri yazılmış ilk etik kitabı olduğunu söyleyebilirim (Başarısının özel bir “okur kitlesi” ile sınırlı olmamasının nedeni belki budur: Anti-Oidipus olmak bir hayat tarzı, bir düşünce ve yaşam kipi olmuştur.) İnsan devrimci bir militan olduğuna inanırken (özellikle o zaman) faşist olmamak için ne yapmalıdır? Söylemlerimizi ve edimlerimizi, kalplerimizi ve zevklerimizi faşizmden nasıl kurtarabiliriz? Davranışlarımızın içine sinmiş olan faşizm nasıl kovulur? Hıristiyan ahlâkçıları ruhun kıvrımları arasına yerleşmiş olan ten izlerini arıyorlardı. Deleuze ve Guattari ise kendi açılarından, faşizmin bedendeki en küçük izlerinin peşinden koşuyorlar.
Aziz François de Sales’a mütevazi bir saygı göstererek Anti-Oidipus’un bir Faşist Olmayan Yaşama Giriş olduğunu söylenebilir.
Bu büyük kitabı gündelik yaşamın elkitabı ya da rehberi yapmak isteseydim, ister yerleştirilmiş isterse de yerleştirilmek üzere olsun, faşizmin tüm biçimlerine karşı olan bu yaşama sanatına, aşağıdaki gibi özetleyeceğim birkaç temek ilke eşlik ederdi:
—Siyasi eylemi her türlü birlikçi (unitaire) ve bütünselleştirici paranoya biçimlerinden kurtarın;
—Eylemi, düşünceyi ve arzuları, bölümlere ayırma ve piramit şeklindeki hiyerarşikleştirme yoluyla değil; çoğalma, yan yana koyma ve birbirinden ayırarak birbirine bağlama (disjonction) yoluyla artırın;
—Batı düşüncesinin, iktidar biçimi ve gerçeğe erişme kipi olarak uzun süre kutsallaştırdığı eski Negatif’in kategorilerinden (yasa, sınır, iğdiş etme, yokluk, boşluk) kurtulun. Pozitif ve çoğul olan şeyi tercih edin, farklılığı tekbiçimliliğe, akımları birliklere, hareketli düzenleri sistemlere tercih edin. Üretken olanın yerleşik değil, göçebe olduğunu kabul edin;
—Dövüşülen şey iğrenç bile olsa, militan olmak için asık suratlı olmak gerekmediğini kabul edin. Devrimci bir güce sahip olan şey, arzunun gerçeklikle bağıdır (yoksa, temsil biçimlerine sığınışı değil);
—Düşünceyi siyasi pratiğe hakikat değeri vermek için kullanmayın; siyasi eylemi bir düşünceyi gözden düşürmek için, bu sanki katışıksız bir spekülasyondan başka bir şey değilmiş gibi kullanmayın. Siyasi pratiği düşüncenin yoğunlaştırıcısı olarak kullanın ve analizi de, siyasi eylemin müdahale biçim ve alanlarının çoğaltıcısı olarak kullanın;
—Bireyin “haklar”ını, felsefenin tanımladığı şekilde yerleşmesini siyasetten talep etmeyin. Birey, iktidarın ürünüdür. Gerekli olan şey, çoğalma ve yer değiştirme yoluyla çeşitli düzenlemeleri “bireysizleştirmek”tir. Grup, hiyerarşikleştirilmiş bireyleri birleştiren organik bağ olmamalı, sürekli bir “bireysizleştirme” kaynağı olmalıdır.
—İktidara âşık olmayın.
Deleuze ve Guattari’nin, iktidarı pek az sevdiklerinden, kendi söylemlerine bağlı iktidar etkilerini etkisizleştirmeye çalıştıkları bile söylenebilir. Kitabın hemen hemen her yerinde bulunan ve çevirisini gerçekten güçleştiren oyunlar ve tuzaklar bundan kaynaklanır. Fakat bunlar okuru, manipüle edildiğinin farkına vardırmadan baştan çıkarmaya çalışan ve sonunda onu kendi iradesine rağmen yazarların davasına kazanan alışılmış retorik tuzakları değil. Anti-Oidipus’un tuzakları, mizah tuzaklarıdır: reddedilmeye, kapıyı çarpıp metni bırakmaya sayısız davet. Kitap, sık sık mizahtan başka bir şey olmadığını düşündürür; ama bunu yine de önemli bir şeylerin, en ciddi şeylerin meydana geldiği yerde yapar: Bizi kuşatan ve ezen devasa biçimlerinden gündelik yaşamımızın acı tiranlığını oluşturan ufak tefek biçimlere kadar, faşizmin bütün biçimlerinin izinin bulunduğu yerde.
Kolektif praksis tarihinde varlığın, oluşun [becoming, devenir] ötesine geçtiği uğraklar vardır. Spinoza’nın güncelliği, her şeyden önce bundan kaynaklanır. Varlık hakikate sahip olmayan bir oluşa tabi olmak istemez. Hakikat varlıktandır, hakikat devrimcidir., varlık ise zaten devrimcidir. Biz de aynı tarihsel paradoksu yaşıyoruz. Oluş, bizim devrimci varlığımızla karşılaştırıldığında kendi yanlışlığını açığa vurur. Bugün oluşun varlığı yıkmaya ve hakikati bastırmaya yeltenmesi tesadüfi değildir. Oluş, devrimi ortadan kaldırmayı ister.
Spinoza’dan önce büyük bir kriz gelir. Ve kriz daima varlığın olumsuz ihlalidir; varlığın dönüşüm gücüne, insanlığın emeği ve deneyimiyle varlıkta biriken ifade bolluğuna karşı durur. Kriz daima tepkidir. Spinoza krizin ve tepkinin asıl özelliklerini kavrar; bunlara, varlığın dingin gücünü, külfetsizliğini ve bunun sonucunda da ontolojik dönüşümün ve şu an zaten var olanın normu olarak sabitlenen, yine de bir yıkımlar evreninin içinde bulunan arzunun tersine çevrilemezliğini savunarak verir. “Işığın hem kendisini hem de karanlığı ortaya koyması gibi, hakikat de hem kendisinin hem de yanlışın ölçüsüdür. (E II Ö43 n). Oluş filozoflarının büyü çözmeleri, iktidar dolayımlarının savunucularının sinizmi ve diyalektik düşünürlerinin oportünizmi, böylece, saflığı içinde beliren varlığa düşman kesilir. Spinoza’nın düşüncesi, ilk özgürlük devriminin masif soybilimsel katmanı, düşmanın bilgiç ve tepkisel bir oluşun hizmetindeki tek taraflı bakış açısından, böylelikle bir kuraldışılık olarak tanımlanır.
Vicdanlarda tamamlanmış bir devrimin hakikati, multitudo ve onun etkililiğinin keşfi yoluyla etiğin kendisi için varlığı olan Spinozacı hakikatin karşısında, iktidarın türdeşliğinin bin bir figürü olan diyalektik oluşun kalbinde, varlığın ihmaline ve restorasyonuna doğru bir eğilim durur. Spinoza’dan sonra, felsefe tarihi diyalektik ideolojinin tarihidir. Teolojik aşkınlık ve yabancılaşma geleneği, diyalektik bir kılıkta tekrar baş gösterir. Sürekli yenilenen sömürünün ve sürekli dayatılan mutsuzluğun sefil dökümünden başka bir şey olmayan teodise sorunu, Spinoza’dan sonraki üç yüzyıllık dönem boyunca felsefi düşünceye hükmetmiştir. Fakat Spinoza yok edilemez. Sonraki her felsefenin, varlığın içinde tutulduğu taşlaşmış zarfı kırmaya çalıştığı söylenebilir; işte bu kısacık anda felsefe doğal olarak Spinozacı diye tanımlanabilir; sonra bir kez daha kendisini teodisenin hükümranlığına tabi kılmak üzere başka bir türün, piyasa ve ücret köleliliğin gerekliliğine doğru geri çekilir. Bu değişmeyen dizge ve burjuva ideolojisinin devrimci hikmete yönelik bu tekerrürü karşısında ne çok tiksinti ve sıkıntı duyarız! Adı ister hastalık, isterse yıkıcılık olsun, filozofu kurtaracak tek şey deliliktir. Bütün şeref delilere aittir. Hikmet hâlâ mümkünse, delinin tarafında aranmalı. Yani hakikat düşmanları Spinoza’nın felsefesini kuraldışılık diye tanımlıyorlarsa, onun arkadaşları ve takipçileri, tam tersine, bu felsefenin yabanlığını ve indirgenemezliğini tanımalılar.
Genellikle, belki de fazlasıyla genellikle, hasta ile deli iyileşir ve yavaş yavaş kültür ücretlilerine dönüşüp akademik tezlerini teodisie üzerine yazarlar; bu nedenle Spinoza’dan sonra Spinozizim gelir. Fakat bu teodise, felsefenin daha önceden varlığın hakikatine dokunabildiği oranda güç kaybına (caduta di potenza) uğramış, bir çeşit ters ivme içinde çözünmüştür; öyleyse bir zamanlar hikmetli olmasından ötürü bugün, diyalektik cezrin acısını ve utancını yaşıyor olmalı. Bu yüzden modern dönemdeki ve günümüzdeki Avrupa metafizik tarihi, yani diyalektik ideoloji tarihi, varlığın güç kaybına giden yolu temsil eder. Varlığın bolluğu karşısında anlamsız bir oluşu meşru kılmak adına düşünce, gittikçe alta ve boşluğa, mahrum ve formel kademelere itilir. “Düşünen bir varlık daha çok şeyi düşünebildiği ölçüde, onun, gerçekliğe ya da yetkinliğe daha fazla sahip olduğunu kavrarız”ı (E II Ö1 n) bilen birinin izlediği yolun tam zıttıdır bu. Fakat Massaccio’nun bize gösterdiği gibi, Cennet’i terk ettiğimizde, Tanrı’nın parmağından kaçamayız. Etik temel bir kez terk edildiğinde, varlık yerini gittikçe umutsuz bir düşüşe (caduta), daha derin bir köksüzlüğe, mantıksal bir temele bırakır. Diyalektik, mutlağı, kendi hareketinin yanılsamalı bir yeniden üretimi olarak talep eder. Varlık, gerçeklik, uzaktır; varlığın mantıksal temeli, gittikçe formelleşen kademelere mahkûm edilir.
Kriz, varlığın mantıksal temelinin kendisini inşa ettiği ve açtığı tek boyuttur; kendisini budalaca bir narsizmin içine atan lüzumsuz bir Prometheus’tur. Diyalektik teodise, bütün etik referansları kaybetmiştir. O, boş ve hükumsüz bir oluşun yüceltilmesidir. Boşluk, varlığın anımsanmasının artık düşünülemez olduğunun kanıtlandığı absürt tiyatroda ya da bazı sürrealist oyunlarındaki gibi, felsefenin patronluğuna soyunabilir. Varlığın boşluğu, buna tanıklık eden ya da bunu taklit eden bir çeşit bilinç dokunulmazlığı üretir: Bu, diyalektik teodisenin krizinin, ontolojik olanın algılanmasına karşı savaşan oluş biliminin kaçınılmaz sonucudur. İktidarın mantıksal boşluğu, ontolojik gücün etik doluluğuna karşı konumlandırılır.
Bu gelişme, teskin edilemez bir mantığın hayaleti olarak, on yedinci yüzyılın felsefesinde kendi bütünlüğü içinde kavranabilir. Burjuva çağı, gelişiminin ve krizinin bütün aygıtlarını (dispositivo) kendi oluşumu içinde barındırır. Spinoza kuraldışılıktır; bizim için değerli olan yaban bir değillemedir, bu baskıcı belirlenimin değillemesidir. Spinoza, onu haklı olarak tüm modern düşüncenin düşmanı yapan aynı nedenden ötürü bugün buradadır. O, oluşun boşluğu karşısındaki varlığın doluluğudur. Spinoza bir kez daha Ursprung ‘tur, kaynaktır, asıl uyanıştır ve artık bir kuraldışılık değildir. Krizin bugünkü ufku aslında teorik emeğin bütün koşullarını değiştiriyor. Bugün yoksun bir asketizm ya da aptalca bir gizemcilik durumuna indirgenmiş diyalektik teodisenin yüce ifadesizliği artık tamamen ifşa olmuş durumda. Asylum ignorantiae’den cehaletin çok türlü ve diyalektik ağına kadar her şey, bu tarihte, yeni krizimizde tümüyle saçılmış durumda. Peki ne yapmalı? Eğer spinozacı olmayacaksak, yaşama umudunu ve felsefeyi yeniden nasıl savunacağız? Spinozacı olmak, belirlenimden ziyade bir koşul. Düşünmek için Spinozacı olmak gerekiyor. Bunun farkına varmaya başlıyoruz. Krizde, hatta ortak bilinçte, varlık oluşun ötesine geçer. Günümüz felsefesinde, düşünce mantığının, ortak dilin yoğunluğuna bel bağlamaya başlamasının; işlevselci düşüncenin, kendi yoğunluğunda patlamaya geçip iletişim üzerine yönelmesinin; keza ahenkli epistemolojinin, bir yıkımlar mantığı lehine kendi doğrusallığından vazgeçmeye başlamasının nedeni işte budur!
Dünya mutlaktır. Zevkle bu bolluğun altında kalıyoruz; ona karşı gelmesek de anlamın ve varoluşun bu semereli döngüselliğiyle barışabiliriz. “Her şeyi esirgersin çünkü her şey senindir, Rab, yaşamı seven/yok edilemez ruhu her şeyde olan.” Yüzey bizim derinliğimizdir. Alman diyalektiği ve Fransız yönetimi yoksunluktan muaf bu yanı başımızdaki mutluluğu, bu tekilliğimizi aşındırmayı başaramıyor. Dünya gittikçe indirgenemez bir tekillikle, kolektif bir tekillikle boyandığını göstermekte. Varlığın ve devrimin içeriği budur. Ancak eyleyerek bu bolluk içinde ayrım yapabiliriz, ancak yürüyerek bu sık tropikal doğada yeni yollar açabiliriz, ancak dümen başındayken bu denizde rotalar izleyebiliriz. Etik, yolumuzu açan ve ayrımlarımızı belirleyen, diyalektik olmayan anahtardır. Diyalektiğin yanlışlığı bütün kapıları açabilecek anahtarken, etik, tekilliğe uygun olan anahtardır.
Bu nokta Spinoza’nın güncelliğinin ikinci sebebini tanımlıyor. O, dünyayı mutlak zorunluluk, zorunluluğun şimdi-buradalığı olarak betimler. Fakat çelişkili olan tam da bu şimdi-buradalıktır. Aslında bu bize, zorunluluğu olumsallık, mutlak zorunluluğu mutlak olumsallık olarak iade ediverir; çünkü mutlak olumsallık dünyayı etik ufuk olarak talep etmenin tek yoludur. Varlığın istikrarı varlığın yenilikçi yıkımlarıyla şimdi-buradalığı gündelik yeniliklerin sınırında, zorunluluğu ise devrimle beraber sunulur: Söz konusu olan bu zorunluluğun paradoksudur. Fakat bu paradoksun asıl önemini, metafiziğin dilinden fiziğinkine tercüme edilmediği ya da belki de döndürülemediği müddetçe anlayamayız. Fakat varlığın kendi bütünlüğü içinde bu boyuta dönüşebileceği fikri, ancak krizin derinliğini ve kök salan varlığın tesirli yıkım olanağını kavradığımızda anlaşılabilir –ki bu, dünyanın mantıksal denetimi çabasının akıbetinden fazlası değildir. Boşluk, burada artık mantıksal düşünce koşulu ve bunun absürt etiğidir. Mantık bir tahakküm eylemi olmaya çalışır, zıt bir yıkım olanağı olmaya çalışır. Dünya, varlık, yıkılabilir: fakat eğer yıkılabiliyorsa, kendi bütünlüğü içinde kurulabilir de. Yıkım duygusu, determinizmin son izlerini dahi siler. Dünyanın, onun şimdi-buradalığının ve verilmişliğinin zorunluluğu hiçbir durumda determinizmi korumaz. O, mutlak olumsallıktır. Zorunluluğun özgürlük olduğu gerçeğininin asıl önemini, fiziksel anlamda, materyalistler olarak, tam anlamıyla ancak bugün anlayabiliriz. Dünya, özgürlük olarak tekrar kollarımıza düşüyor; bu, dünyayı bize özgürlük olanağı ve kolektif yaratım olarak iade eden yıkımım taşıdığı anlamdır. Spinoza böylelikle bize etik dünyada bir ayrım yapmayı öğretir. Dünya ancak biz kendimiz onu yaşadığımız ölçüde ve bu yüzden etiktir. İnsan gerçekliğinin bu gelişim aşamasında, etik alternatif en büyük önemini geri kazanır: yaşam ve ölüm, inşa ve yıkım arasında bir alternatif olmak. Etik güç, varlığın mutlak olumsallığı içinde kendisini ifade ederken, bu hareket belirsiz değildir. Bir kıstas, bir ölçüt vardır: ölümünkilere karşı yaşamın sebepleri. “Özgür bir insan hiçbir şeyi ölümden daha az düşünmez ve onun bilgeliği yaşam üzerine bir tefekkürdür, ölüm üzerine değil” (E IV Ö67). Etik eylem böylelikle, varlığın bağrında, tekil ile kolektif arasındaki gerilimde, oluşturma, inşa etme eylemi olacaktır. Dünyanın tümüyle ihlal edilmesi olasılığı, bizi eylemi kayıtsız bir şekilde nitelemeye yöneltmez. Her türlü düalizmin ve dolayımın olumsuzlaması, etik alternatifi bastırmaz: Onu yerinden eder, alternatifin yaşamak ile yok edilmek arasında olduğu varlığın en uç sınırında tekrar konumlandırır. Alternatifin radikalliği, onun dramını, yoğunluğunu ve tersinmezliğini vurgular. Ve etik tam da seçimin bu yoğunluğu ve dramında haklı olarak politik hale gelir: ölümün dünyasına karşı duran bir dünyanın üretken imgelemi. Özgür bir halk [multitudo] korkudan ziyade umutla, boyun eğdirilmiş bir halk ise umuttan ziyade korkuyla yönetildiğinden, ilki yaşamla meşgul olmaya, ikincisi ise sadece ölümden kaçınmaya çalışır” (TP V/6).
Üretken imgelem etik bir güçtür. Spinoza bu gücü , özgürlüğün inşasına ve gelişimine hükmetme yeteneği olarak tarif eder. O, res gestae’dir, kolektif aklın inşası ve iç eklemlenmesidir. İleri sıçrayıştır –etiğin Ursprung’u olarak imgelemdir, etik varlığın sürekli merkezsizleşme ve yerdeğiştirmelerinden geçen kurucu güçtür. Bunlar kelime değildir, varlıklardır, üretken imgelemi geliştiren ve etik alternatifin radikal kurucu belirlenimi içinde konumlandıran, Spinoza’nın güncelliğinin üçüncü sebebi budur. Bu nedenle bilim ve emek, dil ve enformasyon dünyası, etiğe geri gönderilir, üretimlerinin soybilimi içinde tam da biçimlendikleri anda incelenirler. Kuvvetleri, varlığın inşasına dayanır. Kelimeler ve şeyler faal bir ufkun üzerinde kurulur ve imgesel olan bu kurucu dinamiği tanımlar. Etik, varoluşun niteliğini, (yaşama ya da ölüme doğru) var olma eğilimini temel belirlenim olarak keşfettiği ve tanıdığı ölçüde, varlıkta bir ayrım yapar. Fakat imgesel olanın üzerinde işlediği verili varlığın sınırı olan bu faal sınırda, geleceğe, etik olarak imgelediğimiz haliyle inşa ettiğimiz bir geleceğe mevzilendirilen senaryoların huzurundayızdır.
Spinoza’nın felsefesi, ölçü-olarak-zamanı dışlar. O yaşamın zamanını kavrar. Spinoza’nın zaman kavramını, yaşam ve imgelem arasına yerleştirirken bile “zaman” kelimesinden kaçınmasının nedeni budur. Aslında Spinoza açısından zaman yalnızca özgürleşme olarak vardır. Özgürleşmiş zaman kök salan üretken imgelem haline gelir. Özgürleşmiş zaman ne oluş, ne diyalektik, ne de dolayımdır; daha ziyade kendisini inşa eden varlık, dinamik kuruluş, gerçekleşmiş imgelemdir. Zaman ölçü değil, etiktir. İmgelem de Spinozacı varlığın –devrimin varlığı olan bu etik varlığın, üretimden yana sürekli bir etik tercihin– saklı boyutlarını açığa çıkarır.
Düşünce tarihi çalışmalarına, varlığın etik kurucusuna has bir ruhla yaklaşılması gerektiğine ve bu yolla her türlü diyalektiğin, tarihselciliğin tüm izlerinin, yaşamın zamanına eklenmeyen ve onu yakından izlemeyen her türlü belirlenimin eleneceğine inanıyorum. Bu radikal bir tercihtir: historia rerum gestarum’a karşı res gestae’nin seçilmesi; olamayacak her anının, aslında bir fabl olmayan, imgelemle biçimlenen bir geleceğin projesi olmayan her anının elenmesi. Biçimlenmemiş bir varlığın güncel trajedisi, onun derin ve tersine çevrilemez olgusallığını, varlığın zorunluluğunun Spinozacı belirleniminin niteliğini açığa vurur. Böylelikle bütünlüğün bakış açısını olumsallığınkine dönüştürür. Bu sınır noktasında zorunluluğun, benim emeğimin ve bu varlığı var etme gayesi için çalışan herkesin emeğinin meyvesi olduğunu anlıyorum. Bu hiçbir şekilde erekçiliğin yeniden güç kazanması değildir. “Zihin, yalnızca kendi eyleme gücünü ortaya koyan şeyleri imgelemek için çabalar” (E III Ö54) demek, erekliliğin yeniden kuruluşu değildir. Bu yalnızca varlığın, varlığın gücünün olumlanmasıdır. Şimdi ve daima devrimci olan bir taleptir. Olumlamamı haklı ve daimi olarak, varoluşumun ağırlığını, her gün, her an ileriye fırlattığım, her gün, her an kolektif varlık tarafından kurulan sürekli bir yer değiştirmeye uğrattığım faal bir gerçeklik olarak gördüğüm şaşkınlıkta yaşamaya devam ediyorum. Bu ağırlık, devrimin kendisidir. Bunu savunmalıyım, düşman bir oluştan çekip almalıyım, var olmaya devam etmenin, varlığı zenginleştirmenin tek ve sürekli tercihine adamalıyım. Varlık olgusunun dışında nostaljiye kapılmak ya da pişmanlık duymak için nedenim yok. Varlığımdaki ısrarıma, özgürleşme senaryoları kuran kolektif imgelemin materyali olarak –dingin ağırlığında bile (hatta yaşlılık ve hapishane gibi beni içten içe hırpalayan yıkım anlarında bile) tutunuyorum. Yaşadığım bir aşırı belirlilik hareketi, var olanın ve silinemeyenin ifadesi. Etik, varlığın varlığını sürdürmesi, savunması ve onun direnişidir. Spinoza yaşanmış bir devrimin şifresidir. Bu şifre, varlığı yıkmadan devrimi yıkmanın olanaksızlığıdır; özgürlük adına varlığın tarihsel, nihai tercihine, tümüyle yayılmış bir özgürlüğün belireceği yere karar verme zorunluluğudur.
Spinoza’nın güncelliğinin dördüncü sebebine ulaşmış bulunuyoruz. Bu sebep, onun sevgi ve beden kavrayışıyla ilgilidir. Varlığın ifadesi, bedeni ve bedenler çokluğunu [multiplicity] kapsayan muhteşem bir duyumsal edimdir. “Varlık” çokluğa [multiplicity] katılmak demektir. Burada artık diyalektik yoktur, varlığı zenginleştiren ve bir kez daha yıkımdan başka sınır tanımayan ilişkilerin ve çatışmaların sürekli tomurcuklanması vardır.
İnsan bedenini birçok yoldan duygulanmaya ve yine birçok yoldan diğer bedenleri duygulandırmaya yatkın kılan şey insan için yararlıdır; bir şey bedeni duygulanmaya ve diğer bedenleri duygulandırmaya ne denli yatkın kılıyorsa o denli yararlıdır; bedeni bunlara daha az yatkın kılan şeyler ise zararlıdır. (E IV Ö38)
Dahası var: kolektivitenin kalıcı ve sağlam bir inşası, bu kolektivitenin içinde yer almak. Ve her birimiz varlığın gelişiminde bir rol oynuyorsak, bunun nedeni kuruluşumuzun ancak bir varlıklar toplumunda meydana gelmesidir. Burada yeni toplumlar, varlığın her defasında yeniden yerinden edilmesiyle özgürleşir ve inşa edilir. Bu anlamda yeni bir toplumdan bahsetmek, yeni bir varlıktan bahsetmek gibidir. Varlık vardır, varlık olmayan ise yoktur; fakat yeni varlık, daha fazla fazlasıdır; daha tekil ve daha toplumsal olan, daha kolektif olarak belirlenmiş olandır. İmgelem, varlıkların kurulan yeni bir varlıkta birleştiği kanaldır.
Varlık, türümün kaynağı ve ilkesidir. İster yüksekten ya da alçaktan, isterse dağdan ya da vadiden gelsin, kaynak tümüyle lüzumsuz bir sorudur; çünkü her şey yüzeydir. Her halükarda kimse Antikite’nin ya da Rönesans’ın türümcü akımlarına, Spinoza’dan daha yabancı olamaz. Burada varlığın, türümün kaynağı olduğunu söyleyebiliyorsak, bunun sebebi bu kaynağı, dünyevi ve cismani anlamda bir türüm ya da daha ziyade bir çayırı tutuşturan ateşe benzer, en korkunç fırtınalarda bile bize su ve yaşam hediye eden bulut kümesine benzer bir kaynak olarak görmemizdir. Gerçeklikten yeni bir gerçeklik doğar. Kolektif olarak, her an, yeni varlığın bu mucizesi, her varlığın binbir tekil eylemiyle sunulur bize. Yerküre parıldar. Sevgi, farklı varlıkları birbirine bağları bağlar; bedenleri birleştiren, onları çoğaltan, onları doğuran ve tekil özlerini kolektif olarak üreten bir edimdir. Eğer ki bedenlerin, canlı atomların bu sevgili topluluğunda birbirimize bağlanmamış olsaydık, var olmazdık. Varoluşumuz daima kendinde kolektiftir. Kimse tek başına değildir. Aksine, bizi yalıtan oluş ve diyalektiktir; varlık ve sevgi değil. Mantığın hastalıklarına karşı, tekbenciliğin tam zıttı bir düşünce mümkün: Spinoza’nın düşüncesi. Sevginin türümcü bir güç olarak tanımlanabilmesinin nedeni budur: devrimi başarmış, arzuların seviyesine, kapsamını ve gücünü bütün ölçülerin ötesine itmiş dingin bir varlığın tomurcuklanması, bereketliliği. Arzu bu nedenle sevginin ve varlığın bağıdır.
Bir de Spinoza’nın güncelliğinin beşinci yönü var ve bu da onun felsefesinin kahramanlığıyla ilgilidir. Ne Giordina Bruno’nun yiğit hiddeti ne de Pascal’n baş dönmesi, ama sağduyunun, multitudo’nun içinde ve içinden devrimin, imgelemin ve özgürlük için duyulan arzunun kahramanlığı: hiçbir fanatizmi içermeyen, ama açıklığa kavuşturmanın yalın ve saf gücünü talep eden, oluşun bulanık sularında yüzmeyen, ama bir tür devrimci doğal ışığı savunan kitlesel bir kahramanlık. Bu, entelektüel keşfin ve onun teorik tersine çevrilemezliğinin kahramanlığıdır; iradeye değil, akla dayalıdır. Bunu Machiavelli’de Galielo’da, Marx’ta ve Einstein’da buluyoruz. Kibir ya da gurur duygusu değil bu, aklın sevinci. Spinoza bu sevinçli boyutu, metafiziği feshettiği ve yeryüzüne geri gönderdiği anda, belki de bu yüzden, metafiziğe eker. Direniş ve onur, anlamsız bir varoluşun kışkırtıcılığının reddi, aklın bağımsızlığı –bunlar ahlaki kaideler olmaktan ziyade bir durum, etik bir teoremdir. Dünyamızı, ona hükmedenlerin denetimi elde tutmak için gösterdikleri diyalektik hevesi, onu komutayla kalkınma kapanına sıkıştırmak ve sömürünün sonu gelmez ve iyi hesaplanmış boyutlarına indirgemek için harcanan sınırsız girişimleri, ancak bu operasyona, kendi mutluluğu için kendisini tamamen hesapsız, devrimcileşmiş ve öteki olarak açığa vuran bir varlığın –bir daha asla oluşa dönemeyeceğini açığa vururken en yüce kahramanlığını ifade eden bir varlığın– sağlamlığıyla karşı çıkıldığında hatırladığımızda açıklayabiliriz. Bunu kitlesel davranış ya da sağduyu gibi, öylesine vakur ama öylesine de sert bir biçimde yapar. Diyalektiğin kurallarına baş kaldırması ya da tahakküm için verilen savaşı terki –Spinoza’nın kahramanlığı, onun güvercinin hilesi, aydınlatma gücünü inceliği buradadır. Aklın dingin onuru, onun sonsuz dünyalılığı ve düşünmenin çoğulluğu, eylem ve arzu, varlığın yok edici zehirlerinin açığa çıkarılmasında ve etkisizleştirilmesinde hiçbir zaman bugün olduğu kadar gerekli olmadılar. Buradayız, bu varlığın içinde ve devrimcileşmiş olarak. Hiçbir şeyin bizi geri döndüremeyeceğini kararlılıkla söylüyoruz. Geri dönemeyiz. Sevincimizi ve özgürlüğümüzü de, bu zorunluluktan nasıl ayırt edeceğimizi bilmiyoruz.
Yazgı R., Özlem Z., Ozan K. Gülfem K., Flaneur, Unn R. Elif D., Funda K., Özgür A.
prosceniumarch@gmail.com
İktidar kudret yokluğudur.
Parlak hukuki sicillerimize kasıtlı olarak gömülmüş lekeleri günışığına efendiden kalan sorunlu cevhere rağmen ve onun sayesinde çıkarıyoruz. Alaycı aklın sıcak göğsünün içindeki buzula kapanışında artık daha kirli, daha marifetli, daha kederli ilgiler var.
We are removing stains that are purposefully embedded into our bright legal records in spite of the daylight and, in spite of but also thanks to the problematical jewel that is left from the master. Yet there are more squalid, more talented and more miserable interests in the closure of the ironic mind into the glacier that is in the warm breast.
Proscenium Arch, bir çerçeveleme deneyi(mi)dir ve ömrü şimdiden biçilmiştir. Onun, görünürlüğü sağlayan görünmez çerçevenin sınırlarını çizen yazarları, deneyi deneyim haline getirecek olan parantezleri öncelikli olarak bir “ekip çalışması” temelinde açmaya çalışır. PA’nın yöntemleri arasında bu türden birlikte çalışmalar ve birbirine yetenekleri ve arzuları doğrultusunda ödev vermeler geniş yer tutar. Asli olmasa da, çalışmalardan “asgari” olarak beklenen yaklaşım “eleştirel” bir bakışın ilk anda görünmeyen şeyi ya da şeyleri görünür hale getirmesi, ama “anlaşılır” ile “pornografik” arasındaki çizgide kaybolacak denli izanını yitirmemiş olmasıdır... (Yazının devamını okumak için izleyiniz.)
Proscenium Arch is an experi(ence)ment of framing and its lifetime has already been estimated. Its authors, who draw the limits of the invisible frame that provides visibility, first try to open the parentheses, which will turn the experiment into an experience, on the basis of ‘teamwork’. Among the methods of PA, this kind of working together and giving home works to one another in accordance with talents and wishes of each takes a great place. The expected, if not fundamental, is at least to have an approach in the works which is to enable the critical view turn the thing or things that are invisible at first into something visible, but not to lose its intelligence/comprehension to the limit of getting lost at the line between ‘understandable’ and ‘pornographic’... (Continue)
Dışarısı için etik dışı olan, içerisi için başka bir etiğin, yeni kutsallıklar için feda edilebilenlerin alanıdır. Bu kurbanlar görünmez bile değildirler; televizyon ekranlarını doldururlar ve bu ölçülemez kurbanlığa toplum katılır ve hatta organize eder.
Saime Tuğrul Edebi Kutsal - Ezeli Kurban (İletişim 2010)
Benim için toplumdan alınacak bir intikam tasarla.
Benim için toplumdan alınacak bir intikam tasarla.
Benim için toplumdan alınacak bir intikam tasarla.
Benim için toplumdan alınacak bir intikam tasarla.
Benim için toplumdan alınacak bir intikam tasarla...
Benim için toplumdan alınacak bir intikam tasarla...
Benim için toplumdan alınacak bir intikam tasarla.
Benim için toplumdan alınacak bir intikam tasarla...
Sokrates - Şimdi bilginin gerçekten ne olduğunun, zannederim, tekrar baştan incelenmesi gerekiyor. Ama ne yapmak düşüncesindeyiz, Theaitetos?
Theaitetos - Neyi kastediyorsun?
Sokrates - Biz, zafere erişmeden kavgayı terk edip öten âdi bir horoza benziyoruz.
Theaitetos - Ne gibi?
Sokrates - Öyle görünüyor ki, biz sözlerimizde çelişkiye düşerek sırf söz uygunlukları üzerinde uyuştuk ve meseleyi bu şekilde halletmekle yetiniyoruz; didişimci olmayıp feylesof olduğumuzu iddia ederken farkına varmadan tamamen tamamıyla şu yaman adamların yoluna girdik.
Theaitetos - Ne demek istediğini henüz anlayamıyorum.
Sokrates - O halde bu sorun hakkındaki düşüncemi sana açıklamayı denemek isterim. Bir şey öğrenilince ve bu hatırlanınca, bunun bilinip bilinmediğini soruyorduk; sonra da ispat ettiği bir şeyi gören ve gözlerini kapayan bir kimse, o şeyi görmeden de hatırlar. Fakat bu da olanaksızdı. Böylece Protagoras'ın masalı, aynı zamanda senin bilgi ile algıyı aynı kılan masalın yok oluyordu.
Theaitetos - Öyle görünüyor.
(Platon, Theaitetos 164 c - e)
PA
Proscenium Arch'ta yayınlanan yazı, plastik yapıt, fotoğraf ya da düzenlemelerin altındaki imzalar, oluşturulan bu şeyler hakkında mutlak değilse de "öncelikli" söz sahibi olan kişileri kasteder. Bu yapıtlardan alıntı yapmak, onları bozmak, yeniden değerlendirmek, tahrip etmek, sahiplenmek isteyenlerle sohbet etmeyi ilk isteyecek kişiler de muhtemelen bu kişilerdir. prosceniumarch@gmail.com adresine gönderilecek bu tür iletişime geçme istekleri yazarlara iletilir. The signatures under the articles, plastical works, photographes, editings which are published in Proscenium Arch even if it does not mean the absolute owner of that work at least means that the "privileged" people about the mentioned work. The one who wants to quote, demolish, re-work, destroy or to be the owner of the certain work it's better to contact that signature thru prosceniumarch@gmail.com so we could forward your requirements to the authors. Of course it is certainly ironical and strongly forbidden to quote from Proscenium for paid zombies who roam in The Market.