Cumartesi, Şubat 01, 2014

ANNEME...




Sils-Maria, Temmuz ortası 1881.

…Yerine getirmesi gereken devasa etkinlik göz önüne alındığında, sinir sistemim muhteşem; hassas ve güçlü oluşu beni şaşırtıyor: ne uzun ve şiddetli ıstıraplar, ne uygun olmayan bir meslek, ne de yanlış tedavi, sinir sistemimin özüne zarar verebildi; tersine, geçen yıl sinir sistemim güçlendi ve onun sayesinde bir insan beyninin ve kalbinin yaratabildiği en yürekli, en yüce en derin kitaplardan birini yazabildim. Recoaro’da yaşamıma son vermiş olsaydım bile, bu insan, bir umutsuz olmayıp, ölmüş olan insanların en boyun eğmez ve en büyüklerinden biri olurdu. Baş ağrılarıma tanı konulması çok zor ve bu konuda gerekli bilimsel materyaller söz konusu olduğunda, herhangi bir hekimden daha fazla bilgiliyim. Evet, bana yeni tedaviler önerdiğiniz ve “hastalığım ilerlemesine izin vereceğime” inanıyor göründüğünüz zaman, bilimsel gururum hakarete uğradı. Bu konuda da bana güvenin! İşte bir yıldır tedavimi sürdürüyorum ve eğer daha önce hatalar yaptıysam, bunun nedeni yalnızca başkalarının sabırsızlıkla benden rica ettiği ve sonunda teslim olduğum şeyi denemiş olmamdır. Maumberg’deki, Marienbad’daki, vs. günlerim bu şekilde geçti. Zaten anlayışlı her hekim, bir iyileşmenin ancak yıllar geçtikten sonra olabileceğini ve her şeyden öte, çok uzun bir süre tedavimde yanlış yöntemlerin uygulanmasına yol açan ciddi yan etkilerden kurtulmam gerektiğini görmemi sağladı… Bundan sonra kendimin hekimi olacağım ve üstelik iyi bir hekim olduğumun söylenmesini istiyorum – ve yalnızca benim için değil. Her zaman için hâlâ çok şeye, çok ıstıraplı dönemlere hazırlanıyorum; sabırsız olmayınız, bütün kalbimle bunu sizden rica ediyorum! İşte beni kendi acılarımdan daha fazla sabırsızlandıran şey, çünkü bu, en yakın akrabalarımın bana çok az inançlarının olduğunu kanıtlıyor.

Büyük işlerime uygun olarak iyileşmem için uyguladığım tedavileri birleştirme tarzımı gizlice gözlemleyenler beni hiçbir koşulda övmeyecektir.


OVERBECK’E,

Cenova, Kasım 1880.

… Şimdi bütün buluşum ve bütün çabalarım, içinde, o kadar çok ıstırabın bana gösterdiği şekilde, yapımın zorunlu ve en yalın gereksinimlerinin haklı tatminlerini bulabildiği bir çatı katı sakininin yalnızlığını gerçekleştirmeye yöneliyor. Ve belki de bunu başaracağım! Baş ağrısına karşı günlük savaş ve üzüntülerimin gülünesi karmaşıklığı, küçük hesaplar yapan biri haline gelme tehlikesini göze alacak şekilde bir özen istiyor – oysa bu, güçlü karşılıklar olmadan çılgın hale gelmemi gerektirecek noktaya kadar beni yöneten çok genel, çok yüce dürtülere karşılık vermektir. En şiddetli nöbetlerin birinden yeni çıkmış ve iki gün süren bir yıkımdan güç bela kurtulmuştum ki, deliliğimin tekrar uyandığım andan itibaren kavranılamaz şeylerin peşinden koşmaya başladığını fark ettim ve tanının diğer çatı katı sakinleri için hiç daha sevimli veya daha arzulanır şeyleri aydınlatıp aydınlatmadığını bilmiyorum…


∞∞∞


“Tinin tüm evrimi içinde, belki de bedenden başka hiçbir şey söz konusu değildir: bu, üstün bir beden oluşturmasıyla duyarlı hale gelen tarihtir. Organik olan daha yüksek derecelere geçiyor. Doğa bilgisine olan doymazlığımız, bedenin mükemmelleştirmesini sağlayan bir araçtır. Veya daha çok: beslenmeyi, bedenin oturma ve yaşama tarzını değiştirmek için yüz binlerce deney yapılıyor: bedenin bilinçliliği ve değerlendirmeleri, her türlü zevk ve zevksizlik, bu değişimlerin ve bu deneylerin işaretleridir. Sonuç olarak, hiçbir şekilde insan söz konusu değildir: insanın aşılması gerekmektedir.

İç dünyayı boşaltmak! Burada hâlâ çok sayıda sahte varlık! Duygu ve düşünce bana yetiyor. Üçüncü gerçeklik olarak “istenç” hayalidir. Ve zaten bütün dürtüler, arzu, nefret, vs. “bütünlükler” olmayıp görünür “yalın durumlar”dır. Açlık: bir keyifsizlik duygusu ve onu yok etme yolarının bilgisidir. Aynı şekilde hiçbir bilgi olmadan organizmada bir dizi hareket gelişebilir. Bu hareketlerin açlığı yok etme amacı vardır: bu mekanizmanın uyarması, açlıkla aynı zamanda hissedilir.

Organların tek bir organdan yola çıkarak çok çeşitli şekillerde gelişmeleri gibi, beyin ve sinir sistemi deriden başlayarak gelişir: böylece her duyumsamanın, tasarımlamanın ve düşünmenin kökende bir olması gerekmiştir: o halde duygu yalıtılmış bir geç görüngüdür. Bu bütünlüğün inorganikte varolması gerekir: çünkü organik ayrılmayla başlar. Geriye inorganik ile organik arasındaki karşılıklı eylemin incelenmesi kalmıştır – her zaman uzaktaki bir eylem söz konusudur (uzun vadeli), o halde her eyleme öncelikle bir “bilme” gereklidir: uzağın algılanması gerekir. Dokunsal ve kassal duyunun benzerinin olması gerekir.” (Nietzsche, 1883)


…/ Pierre Klossowski

Eğer bedenin ilgili olduğu en dolaysız güçlerimiz kökenleri açısından en uzak olanlarsa, bedeni belirten her şey –iyi olması ve hastalıkları– bize yazgımız üzerine en iyi bilgiyi verir. Böylece Nietzsche en dolaysız olanı anlamak için kendisindeki en uzağa kadar ulaşmak istiyor.

“Şu an olunan kişi haline nasıl gelindiğini” betimlemeden önce, olduğu kişiyi sorun olarak ortaya koyuyor. Yapıtlarından herhangi binin sağlığının şöyle ya da böyle olduğu falan zamanda, örneğin kendini en aşağıda hissettiği bir zamanda yazıldığını söylemekten hiçbir zaman duraksamamıştır.

Düşüncesini askıya alan bir saldırı olarak ona düzenli bir biçimde ıstırap çektiren işkence migren, dışsal bir saldırı değildir; hastalığın kökü kendisinde, kendi organizmasındadır: bir yıkımdan korunmak için saldıran, kendi fiziksel ben’idir: ama onu yıkmaya çalışan kimdir? Nietzsche’nin kendi beyni. Nietzsche bu migrenden kurtulduğu ölçüde, dinlenme durumunu bu yıkım yararına kullanmaktadır. Ama bu yıkım, fiziksel ben ile ahlaksal benin görünürde bağdaştığı kişi için yalnızca beyinle değerlendirilmektedir. Bu haliyle bedenin içinde çok farklı bir perspektif vardır: organik, o halde boyun eğmiş işlevler olarak bu köleliği yıkmak isteyen eylemci güçler: bu güçler bunu ancak eğer bu istenç beyinden geçerse yapabilir: buna karşılık, beyin bu istenci ancak kendisinin bu yıkıcı güçlere boyun eğişi olarak hisseder: düşünmenin olanaksızlığıyla bu güçlere gözdağı verilir.

Nietzsche, bedensel ve tinsel güçlerin bu yıkıcı yarışmasını uzun süre hissetmiş ve tutkuyla gözlemlemiştir: bedenini ne kadar çok dinlemişse, bedenin ayakta tuttuğu kişiden o kadar kuşkulanmıştır. Korkunç migrenlerden hiçbir zaman kurtulamama umutsuzluğunun yol açtığı intihar saplantıları, içinde küçülen kişi adına bedeni kınamasına neden oluyordu. Ama başyapıtını hâlâ tamamlamamış olduğu kadar ıstırap vericiyse, eğer beyin artık yalnızca çöküntü sinyalleri gönderiyorsa, bunun nedeni burada akıl pahasına kendini duyurmaya çalışan bir dilin söz konusu olmasıdır. Bundan bilinçli ve akıllı kişiliğine karşı bir kuşku, bir nefret ve bir öfke doğmuştur. Korumak istediği –gitgide birbirlerinden tiksinen bir akraba ortamında, bir dönemin keyfine göre şekillenen– bu akıllı ve bilinçli kişi değildir. Sahip olabileceği bu akıllı ve bilinçli kişidir: bu sinir sisteminin tepkilerini inceleye inceleye, kendini daha önce tanındığından başka biri olarak ve belki de hiçbir zaman tanınamayacağı farlı bir tarzda algılamaya başlar: böylece yalnızca fiziksel ölçütlere boyun eğen bir zeka oluşturur. Istırabı yalnızca enerji olarak yorumlamaz, aynı zamanda öyle olmasını ister: fiziksel ıstırap ancak zevke sıkıca bağlı olduğu ve şehvetli bir berraklık geliştirdiği sürece katlanabilir: fiziksel ıstırap ya olanaklı bütün düşünceleri yok eder ya da düşüncenin taşkınlığına ulaşır.

Ama dinginlik içinde bile yeni bir tuzağı sezinliyor: her türlü fiziksel baskıdan kurtulmuş bir düşünce gerçek bir şey midir? Hayır, başka dürtüler büyük zevk almayı sürdürürler. Ve benzer zevk alma, çoğu zaman görünürde aşılmış ıstırapların yokluğunu, yani onların tasarımlarını saptamaktan başka bir şey değildir! Dinginlik uzlaşmaz dürtülerin bir tür ateşkesinden başka bir şey değildir.

Öyle görünüyor ki, organizma tarafından istilacı dışsal bir gücün saldırısı olarak hissedilen ıstırap görüngüsü ile beynin oluşumuna neden olan biyolojik süreç arasında sıkı bir bağlantı var. Bütün refleksleri saldırıya karşı yoğunlaşan beyin, acı ve zevk arasında gidip gelen uyarma dereceleri olarak gücünü kabul ettiren acıyı tasarımlayacak güce sahip hale gelir. Beyin temel uyarımları ancak, acı tehlikesinde veya daha ileri uyarımlara neden olabilen ya da olamayan bir boşalım olan zevk şansında kılı kırk yaran bir biçimde tinselleştirdiği ölçüde tasarımlanır. Ama acı verici uyarım, acıyı, organizmanın geçici olarak elde ettiği ve daha önceki bir durumda bir zevk olarak yaşanabilen dengeyi altüst ettiği oranda yaşanan bir tatmin biçimini alabilir. Uyarımın bu daha önceki tatmini, beyinde bir yoğunluk izi bırakır. Beyin de bundan sonra bu yoğunluğu tasarımlama edimiyle onu zevk (yeniden uyarımın zevki) olarak yeniden gerçekleştirebilir. Ama bu durumda beynin bu uyarımı uygulamayı düşündüğü kişi başka bir “ben”dir.

Beden, bilinç tarafından yanıltıcı bir biçimde çözümlenen bir göstergeler dili aracılığıyla anlaşılmak ister: bilinç, beden aracılığıyla ifade edilen şeyi tersyüz eden, tahrif eden, süzgeçten geçiren bu göstergeler kodunu oluşturur.

Bilincin kendisi dürtüler tarafından aktarılan mesajların şifrelenmesinden başka bir şey değildir: şifrenin çözülmesi kendi içinde bireyin kendine malettiği mesajın tersine çevrilmesidir: çünkü her şey sonunda “baş”a ulaştığından (dik duruşta), bu “dikey” durumun korunması için mesajın şifresi çözülür: eğer bu durum alışılan, kendine özgü bir durum olmasaydı, bu şekliyle mesaj olamazdı. Anlam, dik duruşla oluşur: şu ölçütlere göre: yüksek alçak, ön, arka,

Nietzsche, akıl tarafından oluşturulan bir beden “sağlığı” için konuşmadı. Bilincin bedensel durumların bireysel bilinci olmak amacıyla saklayabildiği özgün veriler olarak bedensel durumlar için konuştu. Bu bakış açısı yaşamın tamamen “fizyolojik” kavranışının çok ötesine gider. Beden rastlantısallığın sonucudur: beden, bir grup bireyselleşmiş dürtünün, insani bir yaşamı oluşturan bu aralığı ortaya koyacak şekilde birbirleriyle karşılaştığı bir yerden başka bir şey değildir. Bu bireyselleşmiş dürtüler yalnızca bireysizleşmeyi amaçlar. Dürtülerin bu rastlantısal birleşiminden, bunların koşulların keyfiliğinde oluşturdukları bireyle birlikte yavaş yavaş kendisini uykudan kurtaran bir beyinsel etkinliğin yüksek düzeyde aldatıcı ilkesi doğar; bilinç yarı uykuyla uykusuzluk arasında sürekli gidip gelmek zorundaymış gibi görünür ve uyanma durumu diye adlandırılan şey, her ikisinin karşılaştırılmasından, bir ayna oyunu gibi karşılıklı yansımalarından başka bir şey değildir. Ama sınırsız ayna yoktur: sır, “akıl” temelini oluşturur. Dürtülerin saydam olmayışı sayesinde unutma mümkün olmaktadır. Unutma olmadan bilinç olamaz. Ama sırrı “kazıdığı” andan itibaren, bilincin kendisi de saydamlığı içinde dürtülerin akımı ve ters akımıyla karışır.

Beden, bilinç tarafından kavranıldığı ölçüde, onu kateden ve onu ancak rastlantısal olarak oluşturmak için daha az rastlantısal olmayan bir biçimde beslemeyi sürdüren dürtülerden –dürtülerin bu şekilde bedenin “en üst sınırında” geliştirdikleri organın bu rastlantısal, görünür beslemeyi, korunması için gerekli bir şey olarak ele alması dışında– kopar. “Beyinsel” etkinliği, bundan sonra, ancak bu etkinliği sürdüren ya da daha doğrusu özümseyen güçleri seçer. Beden, bu beyinsel etkinliğin bundan sonra bedeni kendi ürünü olarak benimsemesi gibi yalnızca bu beyinsel etkinlik için kendisini sürdürmesine olanak sağlayan bu refleksleri benimser.

Nietzsche’yi anlamak için, burada organizmanın vardığı altüst oluşu görmek önemlidir: organizma, kırılganlığı nedeniyle, kendi geliştirdiği en kırılgan organın bedeni yönetmesi noktasına gelir.

İnsan bedeninin dik duruşu benimsemesini sağlayan beyinsel etkinlik bedenin varlığını bir otomatizme indirgemekle sonuçlanır: beden, beden olduğu sürece artık kendinin eşanlamlısı değildir: bilincin aracı olarak “kişi” nin adaşı haline gelir. Beyinsel etkinlik azaldığı andan itibaren, beden tek başına vardır, ama artık gerçek olarak bir kişiye ait değildir ve tam da aynı kişiyi yeniden oluşturabilecek bütün refleksleri korumuş olmasına rağmen, onda “kişi” eksiktir. Bu saf bedensel oluşumlar kendilerini ne kadar dayatırlarsa, “kişi”nin dönüşü o kadar çok gecikmiş gibi görünür: bu kişi uyur, düş görür, güler, titrer, ama bunu gösteren yalnızca bedendir: kişi, kendi kendine bedensel duyuların bir yorumundan başka bir şey olmayan güdülerin uyarılmasıyla güldüğünü, titrediğini, acı çektiğini, zevk aldığını ileri sürebilir.

Kendisiyle veya başkasıyla olan iletişimi içinde bu semptomlara kendisine aitmiş gibi sahip çıkan “kişi”, bunu ancak bu semptomlar oluşmadan hemen önce veya oluşmadan hemen önce veya oluştuktan sonra yapabilir. Bilinçli olarak bu semptomlara maruz kaldığını yadsıyabilir ve bunları ancak normal durumları diye düşündüğü şeye uygun görünmesine göre kendi semptomları olarak almaya razı olur: bedenin dik duruşu ile veya “kararlarına” veya tasarımlarına dayanacak her başka durumla bağdaşan her şey. Kişi gülmeye veya kendini ıstırap veya yorgunluk refleksine bıraktığı gibi gülme refleksine bırakmaya karar verebilir. Ama böyle her durumda, kararlar, ancak uyarılmış veya uyarılabilir bir durumdan kaynaklanmaktan başka bir şey yapamazlar. O halde bu kararlar uyarımı öncelemek yerine ondan sonra gelirler; acının veya zevkin şiddeti içinde, özellikle şehvetin içinde, “kişi” bir an için kaybolur ve bilinçten kalan şey böylece bedensel semptomla o kadar sıkı bir şekilde sınırlanır ki yapı bile tersyüz olur: bilinçdışı kavramı burada yalnızca bir unutma imgesidir; kökenini dik durmaya borçlu olan her şeyin unutulması.

Her insan yatabilir, ama her biri ancak ayağa kalkabilmede veya yer değiştirebilmede her zaman aynı olma gerçeğini koruduğu için yatar. O halde her zaman kendi bedeni içinde olduğunu zanneder. Ama bu beden yalnızca, geçici olarak uzlaşan çelişik dürtülerin rastlantısal buluşmasıdır.

Bana ait olmayan bir bedenin içinde hastayım: benim ıstırabım, organizma tarafından köleleştirilen ve rakipler haline gelen belirli dürtülerin ya da işlevlerin savaşımının yorumundan başka bir şey değil: benden kaçan dürtülere karşı bana bağlı olan dürtüler. Bunun tersine, kendimin fiziksel eyleyeni, ona artık tutarlılığını sağlayamayan düşünceleri atıyor gibi görünüyor: yabancı veya her şeye rağmen kendimle özdeş olan fiziksel eyleyenin gereksindirdiği kişiye zıt bir durumdan kaynaklanan düşünceler.

Ama ben’in özdeşliği nedir? Bu özdeşlik bedenin tersine çevrilemez tarihine dayanıyormuş gibi görünüyor: bir nedenler ve sonuçlar zinciri. Ama bu zincir salt görüntüdür: beden aynı fizyonomiyi oluşturmak için sürekli değişir: bu da, kişiyi değişmez kılan ve, “karakter”i sağlamlaştıran, bedenin yenilenme kaynaklarının azalmasıyla olur.

Ama bedenin çeşitli evreleri, biri diğerinden kaynaklanırken, birbirinden farklı durumlardan oluşur: ve beden, tikel bir ben’in bedenle ve bütün değişmeleriyle iç içe geçebildiği ve geçmek istediği ölçüde aynı bedendir: bedenin uyumu ben’in uyumudur: beden bu ben’i ve böylece kendi uyumunu üretir. Ama beden kendisi için, ben’in kendi hayali uyumu içinde ölümden sonra varlığını sürdürmeye can attığı ölümlere ve yeniden doğuşlara göre sayısız kez ölür ve yeniden doğar. Bedenin dönemleri, gerçekte, onu oluşturan ve bozan ve daha sonra onu terk etmeye meyleden dürtüsel hareketlerden başka bir şey değildir. Ama bu dürtüler, öncelikle bedenin kaynakları olduğu ölçüde, bedenin uyumu için tehdittirler de. Bedenin, ben’in özdeşliğinin hizmetindeki tamamen işlevsel olan uyumu, bu anlamda tersine çevrilemez: ben’in dönemleri, bedenin uyumunun dönemleridir, yani bu ben bu bedenin içinde ve bu bedenle ne kadar çok yaşlanıyorsa, o kadar çok uyumunu arzular, o kadar çok çıkış noktasını yeniden bulmaya –böylece kendini yinelemeye– çalışır. Fiziksel parçalanma korkusu, kendi uyumunun geçmişe yönelik bir hayalini gerektirir. Böylece, ben, bedenin bir ürünü olduğundan, bu bedeni kendinin olarak benimsediği ve başka bir bedeni yaratabileceği için, ben’in de kendine ait tersine çevrilemez tarihi vardır.

Ben’in “bedeninin” özdeşliği ile birlikte varolan özdeşliği, bir insan yaşamının tersine çevrilemez gidişatının oluşturduğu bir anlamadan ayrılamaz: böylece anlam, bu özdeşliğin tamamlanışı olarak ondan sonra da varlığını sürdürür. Buradan, ilk ve son kez olarak anlamın sonsuzluğuna varılır.

Nietzsche’de, ben’in hiçbir şekilde içinden çıkamadığı sürece bu tersine çevrilemez gidişatı içeren bir başlangıçsal yazgı kavramı vardır ve bu, ilk bakışta, tersine çevrilemezin ilk buyruğu olarak görünene, fatum’a, yani tersine çevrilemeze olan aşktır.

Oysa, ilk ve son kez olarak tersine çevrilemezle bir kopuş olarak kendini ifade eden Bengi Dönüş deneyiminin başından itibaren kaderciliğin yeni bir yorumu da gelişir: her zaman birbirlerinin içinde karışmış olarak bulunan her amacı ve anlamı, başlangıcı ve sonu açıkça yok eden Kısırdöngü’nün yorumu.

Bu andan itibaren, ele alınan, artık ben’in bir niteliği olarak beden olmayıp, dürtülerin bulunduğu, karşılaştıkları yer olarak bedendir: dürtülerin ürünü olarak beden rastlantısal hale gelir: ne tersine çevrilebilir ne de çevrilemez, çünkü bedenin, dürtülerin tarihi dışında bir tarihi yoktur. Dürtüler açıkça giderler ve geri gelirler ve betimledikleri dairesel hareket, düşüncede olduğu kadar ruhsal durumlarda, bedensel depresyonlarda olduğu kadar ruhun tonalitelerinde anlamını bulur. Bedensel depresyonlar, ben’in bildirimleri ve yargıları, dilde, kendi içinde tutarsız ve böylece içi boş bir niteliği yeniden yarattıkları ölçüde ahlaksaldırlar.

Ama bütün bunlara rağmen Nietzsche bağlanmadan vazgeçmez hem giden ve geri gelen dürtülerle hem düşüncesi ve bedeni arasındaki bedenleştirici bir düşünce olarak yeni bir bağlanma için savaşır: bunu, birçok kez bedenin rehber ipi olarak adlandırdığı yolu izleyerek yapar: bu şekilde, hastalıklı hallerinin birbirini izleyişine göre dürtülerin çizdiği labirentin içinde Ariadne’nın bu ipini tutmaya çalışır.

Nekahet, “düşünen Nietzsche ben’ine” karşı “beden”in –yeniden düşünülmüş bedenin– yeni bir saldırısının işaretidir: böylece yeni bir düşüş hazırlanır: Nietzsche için, bu yeniden düşüşler, son yeniden düşüşe kadar, her defa yeni bir araştırmayla ve dürtüsel dünyada yeni bir yatırımla kendilerini gösterir ve her defasında gitgide artan hastalık bunların bedeli olur. Her defa, beden biraz daha kendi eyleyeninden ayrılır ve bu eyleyen her defa daha fazla güçsüzleşir: böylece beyin, kendisindeki ben’in uyanışı daha yavaş gerçekleştiği ölçüde onu bedensel güçlerden ayıran sınırlara yavaş yavaş yaklaşmaya zorlanıyor: ama ben’in uyanışı gerçekleştiği zaman, işlevsel mekanizmayı ele geçiren bu güçler oluyor: ben daha engin, ama daha kısa bir netlik içinde parçalanıyor: işlevlerin dengesi altüst oluyor: ben sözlerde ve göstergelerin sabitliği içinde uyukluyor: güçler sessizlikleri ölçüsünde daha da fazla uyanık kalıyorlar: artık ancak en uzaktaki dürtülerine göre kendini belirten bellek sonunda beyinsel ben’den kopuyor.

Beden, beyinsel etkinliği ben diye adlandırılan şeyden nasıl çekip alabilir? Ve öncelikle: ben beyin tarafından nasıl yeniden kurulabiliyor? Uyanma  durumu içinde ve onun tarafından sürekli olarak yeniden çizilen sınırla kuruluyor: ama uyanma durumu hiçbir zaman birkaç saniyeden fazla sürmüyor: az veya çok yoğun olan uyarılar her an, karşı konulamayacak denli çok alışın aralıksız  süzgeçten geçirilmesi gereken yer olan beyne akın ediyorlar: daha önceden emilmiş uyarıların izleri tarafından süzgeçten geçirilmesi gereken yeni uyarılar: yeni uyarılar eskilerle ancak özümseme yoluyla birleşebilirler, bu, “alışkın” olunan şeyin yabancı olan şeyle karşılaştırılması yoluyla olur: bundan, çizilen sınır çizgisinin silinemez olamayacağı sonucu çıkar: birkaç saniyenin sonunda beynin önemli bir bölümü uyuklar; kararın kendisini gerçekleştirebilecek bir eylemi düşünmemeye dair alınan her karar, yalnızca önceki uyarıların ben’in özdeşliğinin sürekliliğini sağlayan izinin kabul edildiğini varsayar. Bedenin suskunluğu sayesinde, onu ayakta tutmak için bedeni kendimize malediyoruz ve ondan, düşüncelerimizde ve eylemlerimizde izlediğimiz bi anlamın ya da amacın imgesini oluşturuyoruz: bu, olduğumuzu zannettiğimiz şeyle aynı olarak kalmak demektir.

Düşünceyi “bedenleştirici” güçlere (dürtülere) yeniden kazanmak, eyleyeni, yani beni, bedenden yoksun bırakmak anlamına gelir: buna rağmen Nietzsche beyni sayesinde bu yeniden kazandırmayı ve bu yoksun bilincinin yerinde olmasını kullanıyor: ama bilinçliliğin yuvası, yani ben yok ediliyorsa nasıl bilinçli kalınır? Eyleyensiz bu bilinç ne olacak? Eğer bellek artık ben’e ait olmayan şeylerle bir arada olmak zorundaysa varlığını nasıl sürdürecektir? Artık kendisi dışında her şeyi anımsayan birisi olarak nasıl anımsayabiliriz ki?

Fizyolojik ve biyolojik düzedeki araştırmaları, Nietzsche’nin çift yönlü bir kaygısından kaynaklanır: organik ve inorganik bir dünyada kendi hastalıklı durumuna benzer bir davranış; ve yeniden yaratımına izin veren savlar ve kaynaklar bulmak. O halde Nietzsche’nin anladığı şekliyle fizyoloji, kendi dönemini toplumsal bağlamında yaşanmış çeşitli durumların olduğu kadar kendi durumunun altında kavradığı güçlerin özgürleştirici bir kavranışının öncüllerini ona vermek zorundadır. Nietzsche’nin bilimsel araştırmalara bakışı, sanata, çağdaş veya geçmiş politik olaylara bakışı gibidir. Buradan yola çıkarak, gitgide daha anlaşılmaz bir şekilde kullandığı çeşitli terminolojilere başvurur: çünkü çeşitli disiplinlerden terimler alarak kendi vurgusunu yapar ve onları kurtaracak bir yaklaşımın peşine düşer. Bu vizyon, deneysel doğasından dolayı söz konusu disiplinlere ve her tür “nesnel” görüşe uzaktır.

Beden Kendi olduğu için, bedenin içinde oturan ve bedenle kendini dile getiren Kendi, işte bu Nietzsche için çok temel bir durum olmuştur: bedenin ondan esirgediği her şey, zekanın merkezinden daha büyük bir zeka olan bedensel yaşamın içinde gizli kalır: bütün hastalıklar, bütün ıstıraplar muğlak binlerce dürtüsüyle birlikte bedenin çoğulluğu ile beynin ihsan ettiği anlamın yorumcu inadı arasındaki bu kavgadan kaynaklanır: bütün yaratıcı güçler, değerlendirmeler bedenden, kendi’den fışkırır: istençli bir ben’in, “kendinden yoksun” bir tinin yanılgısıyla başlarsak, öldürücü hayaletler bunların beyinsel tersyüz oluşlarından doğar. Aynı şekilde, başkası, yakın kişi, tinin tersyüz oluşları içinde Kendi’nin yansıtmalarından başka bir şey değildir: ben’in olduğu gibi, sen’in de Kendi saf değişimi dışında gerçekliği yoktur. Sonuçta, Kendi, bedenin içinde Kaos’un uzatılmış bir ucundan başka bir şey değildir – dürtüler, organik ve bireyselleşmiş bir biçim altında yalnızca Kaos tarafından belirlenebilir. Bu belirleme Nietzche’nin muhatabıdır. Bu şekilde kuşatılmış olan beyinsel kalenin tepesindeki bu muhatap delilik adını alır.


Beden, dürtülerin (köleleştirilmiş, düzenlenmiş, hiyerarşiye tabi kılınmış) ürünü olarak kabul edildiği andan itibaren, ben’le uyumu rastlantısallaşır: dürtüler yeni bir bedene hizmet edebilir ve bu bedenin yeni koşullarını araştırdıkları varsayılır. Nietzsche (beyinsel) anlıktan öte, bilincimizle karışan anlıktan sonsuzca daha geniş bir anlığın olabileceğini düşünür.

Nietzsche et le Cercle vicieux, Pierre Klossowski.

Salı, Ocak 07, 2014

Godard, Rusya'da Ağır Eleştirilere Uğradı

Sovyetlerin aylık Sinema Sanatı dergisinin son sayılarından birinde, ünlü Fransız yönetmen Jean-Luc Godard, uydurulmuş bazı metinler kullanarak Sovyetlerin dâhi sinemacısı Ayzenştayn'a iftira etmekle suçlandı. Yazar, Godard'ın Jean-Pierre Gorin'le birlikte çevirdiği son filmlerinden Doğu Rüzgârı - Vent d'Est hakkında geçen aylarda ilerici ve solcu Fransız sinema dergisi Cahiers du Cinéma'da yayınladığı yazıyı suçluyordu. Yazıda, Godard'ın "ne pahasına olursa olsun Sovyet sinemasının ve Ayzenştayn'ın ilk başlardaki devrimci tutumlarını sonradan kaybettiklerini ispat etmeye" uğraştığı ileri sürülüyordu. Yazı şöyle devam ediyordu: 

"Sovyet sinemasına karşı bu saldırılar, Godard'ın politik ve estetik gelişiminin kaçınılmaz bir aşamasıdır. Godard, devrimci gücünü 'burjuva ideolojisinden' çok, toplumsal ilerlemenin ve dünyanın devrimci yenilenmesinin sosyalist ve komünist düşünce tarzlarına karşı kullanmaktadır. Bunu yaparken de, Sovyetlere karşı Pekin'in ağzını kullanmaktadır. Godard ve Gorin'in 'underground' filmleri, dünyanın geçirdiği bunalımdan çok, kendi yönetmen bunalımlarını ve olayların yüzeyindeki düzensiz sıçrayışlarını yansıtan bağıntısız bölümlerden ibarettir. Godard'ın son filmi Her Şey Yolunda  - Tout Va Bien, Fransız komünist partisine ve sendikalara atılan iftiralarla doludur ve Godard'ın da itiraf etmek istemediği kaynaklardan finanse edilmiştir. Godard'ın solculuk serüveni burjuvazi için en küçük bir tehlike bile oluşturmamaktadır, oysa onun Sovyetlere ve sosyalist düşünceye saldırıları, gerici güçlerin son derece işine yaramaktadır."

Fransız sinemacıların sol düşünceye en iyi sahip çıkmış yönetmenlerinden biri olan Godard'a Sovyetlerden gelen bu saldırı, Le Monde gazetesinde yayınladığından beri Fransız sinemaseverleri arasında büyük ilgi görmüş ve tartışmalara yol açmıştır.


Kaynak: Yedinci Sanat, 2. sayı, Nisan 1973

Alp Zeki Heper'e göre 1973'e kadar çevrilen en iyi 10 yerli film

1 - Yaprak Dökümü (1967, Memduh Ün)
2 - Vatan ve Namık Kemal (1969, Duygu Sağıroğlu)
3 - Yangın Var (1960, Ömer Lütfi Akad)
4 - Sevmek Zamanı (1965, Metin Erksan)
5 - Baba (1971, Yılmaz Güney)
6 - Son Kuşlar (1965, Erdoğan Tokatlı)
7 - Üç Arkadaş (1958, Memduh Ün)
8 - Seyyit Han (1968, Yılmaz Güney)
9 - Çalıkuşu (1966, Osman F. Seden)
10 - Dikkat Kan Aranıyor (1970, Temel Gürsu)

Kaynak: Yedinci Sanat, 4. sayı, Haziran 1973

Pazartesi, Aralık 30, 2013

...




… Gezi büyük bir Olay’dır. Ertelenemez bir infilak çalışması haline gelmiş olay, eylemin kusursuzluğundan bir hamle yaratmıştır. Başlangıç ve son arasındaki sanki-zorunlu ilişki politik devinimin beklenmeyen hızı karşısında anlamsızlaşmıştır. Böylece, başlangıçtan başlangıca yönelen bu yeni devinim, hareketi de kendi ateşinde kıpırdatmıştır. “Bu daha başlangıç”, şimdi ve henüz’ün ama daha etkili olarak da eylemin tüm anlarını veya sürelerini devrimin zamanına fırlatmıştır. Devrim bugün itibarıyla “artık” olmak zorundadır. Öyleyse “bu daha başlangıç”, devrimin mümkün olan yeni kavramıdır. Zira her şey hiç bu kadar çok başlangıçtan ortaya çıkmamıştı… Başlangıç, yeni devrimlerin çapraz kesenidir. Böyle bir “başlangıç” da “Ne Yapmalı?”nın tersten olaya kalkışmasıdır.

Olayla birlikte Geziye alan açıldı. Olaydan da saçılıp dökülenlerin çokluğu merkezle çevre arasında yeni bir ilişki rejiminin ihtiyacına yol açmıştır. Dışarı, ilk kez bu genişlikte deneyimleniyor. Merkez ve çevre arasındaki olası en çok bağın kaçışlar ve işgallerle harekete dönüşmesi bildik bir durumken, yeni olan, güncelliğin içinde daima bir tersliğin ortaya çıkarak olumlu bir provokasyon üretmesi ve bir şeylerin meydana gelişi… Öyleyse, Meydana-gelmek!.. Bu durumda yeni olan, merkezi yerinden edip çevre kuvvetlere açık hale gelmiş olan Meydan’dır. Meydan’ın içerisi ve dışarısı onun katmanlarına kıyasla daha az fonksiyoneldir. Katmanlar arasındaki akışkanlık bir kaya kütlesindeki çizgilerde görünür, ister zayıf isterse sert kayalar olsun, hepsinde iç ve dış çizgiler formu kuşatmaktan vazgeçip zamana dokunur. Beklenmedik bir anda ve özellikle de beklenmedik biçimlerde… Eğer yine de bir merkezden söz edilecekse merkez, politik kolektifin ortaya ama ortaya, kendini ama kendini koymasıdır, çünkü büyüklüğündeki ani dönüşümler varlığını aştığında, eylem de öznesinden “yeraltı ciddiliği” talep edecektir: Her yer Taksim! Her yer Direniş!

Gezi yaşıyor, ancak Gezi’yle henüz karşılaşılmadı; çünkü olay, devrim ikliminin sonsuz değişkenliği içinde mümkün tüm gerçekleşmelerini yaşıyorsa da, onun bütünüyle açıldığını söyleyemeyiz. Devrimin her ânı bir başka dünyanın yıkımını tetiklediğinden kararsız güçlerin kıvrımları çekimser kalabiliyor. Olay’ın Gezi’den talep ettiği açılma, kıvrımların dalga dalga sonsuzu gerçekleştirerek, direnişin, mücadelenin yeni görme ve söylem biçimlerini oluşturmasıdır. Açılmanın en küçük formunu bir çiçek oluşturuyorsa en büyük formunu da yeryüzü oluşturacaktır. Çizgi, yol, kenar ve kesik arasında karar-verilemezlikler ise sözceleri karşılar. Ve söylemin yeryüzüne en çok temas ettiği kısmını bu sözceler oluşturur. Bir çizgiyle kesikten kana geçiş yaşam hızında bir olaya neden olur. Buna göre devrim ve “devrim” sözcesi arasında sadece eylem yönünden derece farkı olacaktır. Sözce duvara kazındığında duvar yıkılarak karşılık verir. Buna ek olarak da Düşünmek bundan böyle herhangi bir olayı veya devrimi kazançlar ve çıkarlar rejiminden kurtarmayı da hesaba katmalıdır. Gezi’nin etkileri veya sonuçları demeden, şehirde isimsiz sokakların olabilmesinin ve haritada bunun için yeterli boşluklara tahammül edilebilmesinin de sözceleri üretilmelidir… çünkü bu sokaklar hâlâ en tehlikeli yaratımların gerçekleşeceği uç bölgelerdir, ve yeraltıyla yer üstü arasındaki tünelleri oluşturlar:

Sokaklar her daim sokulabilir! –Bu daha başlangıç..!



Roza N. Legere

Gezi Çoklu Devrim Tehlikesidir; siber gnosis, sayı 6.

Salı, Aralık 24, 2013

Haas hücresini beş mahkûmla paylaşıyordu...

... İşler Farfan adlı mahkûmdan soruluyordu. Kırklı yaşlarındaydı ve Haas'ın o güne kadar gördüğü en çirkin adamdı. Alnının ortasından kıllar fışkırıyordu ve gözleri av arayan yırtıcı kuşların gözleri gibiydi. Göbekli ve leş gibi kokan biriydi. Bıyığında sık sık yemek artıkları olurdu. Güldüğü ender zamanlarda sesi eşek anırmasını andırırdı. Haas koğuşa getirildiğinde Farfan'ın ona sataşmasının uzun sürmeyeceğini düşündü. Adam onunla kavga etmediği gibi, işe yaramaz mahkûmlar arasında kaybolmuş gibi görünüyordu. Diğer koğuşlarda onun gibi arkadaşları vardı: hepsi sert adamlardı ve Farfan'ın arkalarını kollamasını istiyorlardı. Tek gerçek arkadaşı, en az onun kadar çirkin olan, Gomez adlı cılız bir herifti. Adamın sol yanağında yumruk büyüklüğünde bir doğum izi ve gözlerinde, insanda sürekli uçtuğu izlenimi yaratan boş bakışlar vardı. Yemekhanede ve bahçede sürekli birlikteydiler. Yan yana olmadıkları zamanlarda birbirlerine bakıp başlarını sallar, daha büyük bir grubun içindeyseler sonunda gruptan ayrılıp bir köşeye çekilir veya basket sahasından parmaklıklara doğru düşünceli adımlarla yürürlerdi. Fazla konuşmazlardı çünkü konuşacak bir şeyleri yoktu. Farfan o kadar yoksuldu ki hapse düştüğünde devletin atadığı avukat bile onu ziyarete gelmemişti. Gomez kamyonları soyduğu için hapisteydi, avukatı vardı ve Farfan'la arkadaş olduklarında avukatına Farfan'ın evrak işlerini de yaptırdı. İlk sevişmeleri mutfak binasında oldu. Daha doğrusu Farfan, Gomez'e tecavüz etti. Onu çuvallara yasladı ve iki kez becerdi. Gomez o kadar öfkelendi ki Farfan'ı öldürmeye kalktı. Bir öğleden sonra Farfan'ın bulaşıkları yıkayıp çuvalları taşıdığı mutfağa gidip sustalıyı ona saplamayı denedi ama Farfan daha güçlüydü. Sonuçta Farfan ona bir daha tecavüz etti ve Gomez'in üstünden inmeden böyle durumların tek bir çözümü vardır, dedi. Durumu eşitlemek için Gomez'in onu becermesine izin verdi ve sonra pantolonunu indirdi. Poposu açıkta öylece dururken Farfan her zamankinden çirkin görünüyordu ama Gomez yine de onu becerdi ve arkadaşlıkları kaldığı yerden devam etti. 

Roberto Balano, "2666"
çev. Zeynep Heyzen Ateş
Pegasus Yayınları 2012

Pazar, Kasım 24, 2013

Pazar, Kasım 03, 2013

Ruhun başkasına devredilmeyen payı...



gillesDELEUZE


… O halde, bireysel ruhu ve aynı zamanda kollektif ruhu kurtarmak, ama nasıl? Nietzsche, Deccal’i, ünlü Hıristiyanlığa karşı Yasa’sıyla bitiriyordu. Lawrence da Vahiy yorumunu, bir tür manifestoyla bitirir – buna karşılık bir yerde “nasihatler duası” adını verecektir: Sevmeyi bırakmak. Sevgi yargısının karşısına “sevginin asla yenemeyeceği bir kararı” koymak. Artık hiçbir şey veremeyecek, dahası alamayacak, artık hiçbir şey “verilemeyeceğinin” bilindiği noktaya, Harun ya da Ölen Adam noktasına gelmek, zira sorun başka yere, bir akışın akabileceği, ayrılabileceği ya da bitişebileceği kıyılar inşa etmeye kaymıştır. Artık sevmemek, artık kendini vermemek, artık almamak. Bu şekilde kendinin bireysel payını kurtarmak. Zira sevgi bireysel pay değildir, bireysel ruh değildir: Daha ziyade bireysel ruhtan bir Ben yapandır. Oysa bir ben, verilecek ya da alınacak, sevmek ya da sevilmek isteyen bir şeydir, bir alegori, bir imge, bir Öznedir, gerçek bir bağıntı değildir. Ben, bir bağıntı değil, bir yansımadır, bir özneyi meydana getiren küçük ışıltı, gözdeki zafer ışıltısıdır (“küçük kirli sır”, der kimi zaman Lawrence). Güneşe hayran Lawrence, bir bağıntı yaratmaya yeten şeyin, güneşin otun üstündeki huzmesi olmadığını söyler yine de. Bundan bir resim ve müzik görüşü çıkarır. Bireysel olan, ben değil, bağıntıdır, ruhtur. Ben, dünyayla özdeşleşme eğilimindedir, ama bu şimdiden ölümdür, oysa ruh, canlı “sempati” ve “antipati”lerinin arasına bir ip gerer. Kendini, kendi dışında kendinde, başka akışlarla bağlantılı olarak, bir akış, bir akışlar bütünü gibi yaşamak için, kendini bir ben olarak düşünmeyi bırakmak. Ve seyreklik bile bir akıştır, tükenme bile, ölüm bile akış haline gelebilir. Cinsel ile simgesel, aslında aynıdır, asla başka anlama gelmemişlerdir: Kuvvetlerin ya da akışların yaşamı. Benin içinde, İsa’da bir alçalış ve Budizmde bir varış yeri bulan bir yok olma eğilimi vardır: Lawrence’ın (ya da Nietzsche’nin) Doğu karşısındaki kuşkusu bundan kaynaklanmaktadır. Akışların yaşamı olarak ruh, yaşama-isteği, mücadele ve kavgadır. Mücadele ve kavga olan, akışların yalnızca ayrıklığı değil, aynı zamanda bitişikliğidir, bir kenetlenmedir. Her uyum kakışır. Savaşın karşıtı: Savaş, benin katılımını gerektiren genel yok oluştur, ama kavga savaşı reddeder, o ruhun fethedilmesidir. Ruh, savaş isteyenleri reddeder, çünkü onlar, savaşı mücadeleden ayırt edemez, ama mücadeleyi yadsıyanları da reddeder, çünkü bunlar da mücadeleyi savaştan eyırt edemez: Militan Hıristiyanlık ve barışçı İsa. Ruhun başkasına devredilmeyen payı, bir ben olmayı bıraktığımızda ortaya çıkar: Bu son derece akışkan, titrek, mücadeleci payı ele geçirmek gerekir. 




Perşembe, Ekim 31, 2013

DELEUZE...


(18 Ocak 1925 - 4 Kasım 1995)

...

7. Uluslararası Deleuze Çalışmaları Konferansı 14-16 Temmuz 2014

Bu yıl İstanbul'da düzenlenecek olan Uluslararası Deleuze Çalışmaları Konferansı'na İTÜ Mimarlık Fakültesi ev sahipliği yapacak.

Felsefe, mekan, mimarlık, sanat, sosyal politika gibi farklı disiplinleri biraraya getiren konferans, Deleuze ve Guattari çalışmalarıyla ilgilenen araştırmacılara bidiri çağrısı yapıyor. 14-16 Temmuz 2014 tarihlerinde İTÜ Taşkışla'da yapılacak konferansın detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.



Contact
Dr. Emine Görgül
gorgule@itu.edu.tr

7th International Deleuze Studies Conference
Models, Machines and Memories
Istanbul, July, 14-16th 2014


Hosted by Istanbul Technical University, School of Architecture, Department of Interior Architecture.

Models, Machines and Memories: 7th International Deleuze Studies Conference in Istanbul 2014 explores the themes related to the works of Deleuze and Deleuze and Guattari, and brings together scholars from a wide variety of disciplines and geographies. Exploring the relationship between the philosophy, space, architecture, arts, socio-political studies and sciences, through enriched views of trans-disciplinary perspectives, Models, Machines and Memories offers an open invitation to all scholars with an interest in the work of Deleuze and Guattari.

2014 Deleuze Studies Conference is hosted by ITU-Istanbul Technical University. It will be held in the beautiful Taşkışla Building of ITU-School of Architecture. One of the great cities of the world, Istanbul is a unique, historically rich and multi-layered city. Its extraordinary urban life, will provide the perfect milieu for the Deleuze Conference and the Deleuze Camp.

The conference will accept papers from across a very broad range of areas including, not limited to, the following:

•Space, Architecture and Urban Planning
•Aesthetics and Artistic Practices,
•Film Studies,
•Digital Realm and New Media,
•Literature and Literary Criticism,
•Philosophy, Ontology and Metaphysics,
•Sociology and Politics,
•Gender Studies,
•Psychology,
•Law Studies,
•Pedagogy,
•Education,
•Science and Technology,
•Economics

Çarşamba, Ekim 16, 2013

6. Ulus Baker buluşması:

Resim yazısı ekle


"Çokluğun Direnişi - Direnişin Çoğulluğu" 
25-27 Ekim, ODTÜ Mimarlık Amfisi

Salı, Ekim 08, 2013

Sonra...

Maurice Blanchot


 ...
[1]
-Bir şeyler söylemek için yaz.
-Yapıt değil ama kendilik tecrüben, sana dair olan bilinmezin bilgisi!
-Bir yapıt! Reel bir yapıt, diğerleri tarafından tanınan ve diğerleri için önem taşıyan.
-Okuru imha et.
-Okurun huzurunda kendini imha et.
-Hakiki olmak için yaz.
-Hakikat için yaz.
-Sonra, yalan ol, zira hakikat gayesiyle yazmak, henüz hakiki olmayan ve belki de asla hakiki olmayacak bir yazmaktır.
-Ne olduğu fark etmez, hareket etmek için yaz.
-Yaz, hareket etmekten korkan sen.
-Bırak kendine konuşma özgürlüğünü.
-Ah! Kendine, bir sözcüğe dönüşme özgürlüğünü bırakma.

[2]
Hangi yasayı izlemeli? Hangi sesi dinlemeli? Ama tümünü izlemek gerek! Ne kafa karışıklığı, peki duruluk da yasalardan biri değil midir? Evet, öyledir. Şu halde buna itiraz etmek, kendini doğrularken kendini yadsımak, sonu gelmeyen bir ışığa asla başlangıç vermeyen bilgisizlikte günün kolaylığını gecenin derinliğini bulmak gerekir. Dünyayı kurtarmak ve derin olmak gerekir, varlığı aklamak ve sözü var olmayana vermek; zamanların sonunda, evrensel bolluğun içinde olmak gerekir ve yalnızca doğan'ın doğumu olan kaynaktır bu.

[3]
Hepsi bu mu? Edebiyat, kendi içinde hepsi’dir.
Ama, olmak isteyip de gerçekte olmaması daha iyi değil midir?


Çarşamba, Ekim 02, 2013





-gilles deleuze

… Her yazı yazdığımızda, başka birini konuştururuz. Örneğin klasik dünyada, konuşanlar bireylerdir. Klasik dünya bütünüyle bireysellik biçimi üzerine kuruludur; burada birey varlıkla eş olarak konumlanmasında görürüz. Romantik dünyada, konuşanlar kişilerdir ve bu çok farklıdır: kişi burada temsille eş varoluşta olarak tanımlanır. Yeni dil ve yaşam değerleriydi bunlar. Bugünkü kendiliğindenlik, yalnızca anonim güçlerden de kaynaklanmayan sebeplerle, belki hem bireyden hem de kişiden kurtulmuştur. Biz uzun süre şu alternatifte esir kaldık: ya bireyler ve kişiler olacaksınız, ya da farkların silindiği anonim bir zemine katılacaksınız. Oysa biz birey-öncesi, kişisiz tekillikler dünyasını keşfediyoruz. Bunlar ne kişilere, ne bireylere, ne de farksız bir zemine gönderme yapıyorlar. Birinden diğerine geçen, çalan ve uçan, zor kullanan, taçlanmış anarşiler oluşturan, göçebe bir mekânda oturan, hareketli tekillikler bunlar. Sınırlar veya çitler uyarınca, sabit bir mekânı yerleşik bireyler arasında paylaştırmakla, açık bir mekânı çit ya da mülkiyet olmaksızın tekillikler arasında paylaştırmak arasında büyük bir fark vardır. Şair Ferlinghetti dördüncü tekil şahıstan bahsediyor: konuşturmayı denememiz gereken bu.

Perşembe, Eylül 26, 2013

O'''layı çatmak, onu ortaya çıkarmak...


-gilles deleuze

[1] Olay hiç de şeylerin durumu değildir, o, şeylerin durumu içinde, bir cisim içinde, bir yaşanmışlık içinde güncelleşir, ancak durmadan güncelleşmesinden çıkan veya ona eklenen gölgeli ve gizli bir parçası vardır: şeylerin durumunun tersine, ne başlar ne de biter, ancak tutarlılık kazandırdığı sonsuz devinimi kazanmış ya da saklamıştır. Güncelden farklı bir gizildir olay, ama artık kaotik olmayan, kendisini kaostan çekip alan içkinlik düzlemi üzerinde tutarlı ya da gerçek haline gelmiş bir gizildir. Güncel olmaksızın gerçek, soyut olmadan ideal. Sanki şeylerin durumunu yukarıdan seyrettiği için aşkındır, ama kendi kendisinde ve düzlemin üzerinde kendiliğinden yukarıdan seyredebilme yeteneğini ona veren şey saf içkinliktir. Aşkın olan, aşkın-inişsel olan, daha çok içinde güncelleştiği şeylerin durumudur, ancak, bu şeylerin durumuna gelinceye kadar, o, gerçekliği buna bağlı olmadığı için, güncelleşmeyen ya da güncelleşmeye ilgisiz kalan şeyin saf içkinliğidir. [2]Olay maddesizdir, cisimsizdir, yaşanmazdır: o saf yedektir. Olaya en çok nüfuz etmiş Péguy ve Blanchot’ya baktığımızda, biri, bir yanda benim bedenimle, benim kendimle en azından gizil-güç halindeki bağlantı içinde olan, tamamlanmış ya da tamamlanma gücüne sahip şeylerin durumunu; öte yandaysa, gerçekliğinin bile tamamlayamayacağı olayı, ne kesilen ne de başlayan, gelmediği kadar da bitmeyen, benimle ve bedenimin de onunla bağlantısı olmayan olayı, sonsuz devinimi ayırmak gerektiğini söyler – ve öteki de bir yanda bizim kendimizin ve bedenimizin, içinden geçtiğimiz şeylerin durumunun ve öte yandan da içine gömüldüğümüz ya da tırmandığımız olayın, asla başlamadan ve bitmeden yeniden başlayan şeyin, sonsuz içkin’in olduğunu söyler.

Bir bulut ya da bir akım bile olsa, herhangi bir şeyler-durumu boyunca, belli anlarda değişkenleri yalıtmaya çalışırız; bir gizilgüçten başlayarak yenilerinin ne zaman devreye girdiğini, hangi bağımlılık ilişkileri içine girebildiklerini, hangi tekilliklerden geçtiklerini, hangi eşikleri aştıklarını, hangi çatallanmaları kazandıklarını görmeye çalışırız. Şeylerin durumunun fonksiyonların alanı içinde kalır (örneğin biri dışında bütün bağımsız değişkenlerin elenebileceğinden yola çıkarak). Fizik-matematik, mantık ve yaşanmışlık arasındaki farklılıklar da fonksiyonlara aittir (cisimlerin şeylerin durumlarının gösterdiği tekillikler içinde, veya kendileri de tekil terimler olarak tanımlanırlar. Bu nedenle, Bergson, ne kadar yakınlaştırılmış olursa olsun, iki an arasında her zaman için zaman bulunur dediğinde, henüz fonksiyonların alanında çıkmış olmaz, sadece bir parça yaşanmışlık dahil eder.

[3]Ancak, gizile doğru çıktığımızda, şeylerin durumu içinde güncelleşen gizilliğe doğru döndüğümüzde, bir noktadan ötekine, bir andan öteki ama neyin geçtiğini artık aramak zorunda olmadığımız bambaşka bir gerçeklik keşfederiz, çünkü bu gerçeklik olabilecek her türlü fonksiyondan taşar. Bir bilim adamına atfedebilecek tanıdık terimleri kullanırsak, olay “bulunduğu yer konusunda kaygı taşımaz ve ne kadar zamandan beri varolduğunu bilmek de umurunda değildir, asıl olay bir ara-zamanda bulunmaktadır: ara-zaman sonsuzdan gelmez, ama zamandan da gelmez, haline-gelmeğe aittir. Ara-zaman, olay hep bir ara-zamandır, hiçbir şeyin peşisıra ortaya çıkmaz, anın ya da rastgelişin zamanıyla, ama bir zihinsel sezginin tuhaf ilgisizliği içinde, onu hâlâ gelirken ve hanidir geldiği ara-zamanlar üst üste yerleşirler, oysa ki zamanlar peşpeşedir. Her olayın içinde, hep eşzamanlı, birçok ayrışık bileştirici bulunur, zira bu bileştiricilerin her biri bir ara-zamandır, hepsi, ayıredilemezlik, karar-verilemezlik bölgeleri aracılığıyla onları birbirleriyle iletişime geçiren ara-zamanın içindedirler: bunlar değişimlerdir, dalgalanmalardır, ‘intermezzi’lerdir, sonsuz bir yeni düzenin tekillikleridir. Her olay birleştiricisi sonsuz bir yeni düzenin tekillikleridir. Her olay birleştiricisi bir anın içinde ve olay da, bu anların arasında geçen zamanda güncelleşir ya da kendini gerçekleştirir; ama birleştiriciler olarak ara-zamanlardan ve birleştirilmiş haline-geliş olarak bir olaydan başkaca bir şeyi bulunmayan gizliliğin içinde hiçbir şey cereyan etmez. Orada hiçbir şey cereyan etmez, ancak her şey haline haline-gelir, öyle ki olay, zaman geçmiş olduğunda yeniden başlama ayrıcalığına sahiptir. Hiçbir şey cereyan etmez ve yine de her şey değişir, çünkü haline-geliş, yeniden birleştiricilerinden geçmekte ve ötelerde bir yerde güncelleşen olayı, bir başka ana getirmektedir hiç durmadan. Zaman geçtiğinde ve anı götürdüğünde, olayı getirmek üzere her zaman için bir ara-zaman vardır. Olayı, haline-gelişini, ayrılmaz değişimlerini kavrayan bir kavramdır, oysa ki bir fonksiyon, zamanı izleyen bağlantılarıyla birlikte, bir şeyler-durumunu, bir zamanı ve değişkenleri yakalar. Kavramın, fonksiyonun söylemsel gücünden farklı bir yineleme gücü vardır. Güncel durum fonksiyonlarının, cisim ve yaşanmışlık fonksiyonlarının tersine, kavram, üretilişinde ve yeniden-üretilişinde bir gizilin, bir cisimsizin, bir aldırmazın gerçekliğine sahiptir. Bir kavram çatmak, iki yanda da devinim olmakla beraber, iki şıkta da dönüştürme ve yaratmalar olmakla beraber, bir fonksiyon çizmekle aynı şey değildir: iki ayrı çokluluk tipi kesişir.

[4]Hiç şüphesiz olay yalnızca ayrılmaz değişimlerden yapılmıştır, kendisi de içlerinde güncelleştiği ya da kendisini gerçekleştirdiği şeylerin-durumundan, cisimlerden ve yaşanmışlıktan ayrılamaz. Ama bunun tersi de söylenebilir: şeylerin durumu da aynı şekilde, her yandan güncelleşmesinden taşmakta olan olaydan ayrılabilir değildir. fonksiyona gönderimlerini veren olaya kadar da çıkmak gerekir. Bir öznenin yaşayabildiklerinin tümünden, kendisine ait olan bedenden, kendisininkinden farklı olan bedenlerden / cisimlerden ya da fizik-matematik alandan, bunlara hiç benzemeyen ve savaş alanını kaplayan bir buğu yayılır –savaş ve yarayı saf bir olayın birleştiricileri veya değişimleri olarak anlıyoruz ve savaş alanında yalnızca durumlarımızı ilgilendiren şeye dönük imâ varlığını koruyor. [5]Devasa bir imâ olarak felsefe. Olayı, güzellikle ya da zorla, şeylerin-durumu içinde devreye soktuğumuz her kezinde onu güncelleştirir ya da gerçekleştiririz, ama şeylerin durumlarından kavramını çıkarmak üzere onu soyutladığımız her kez olayı tersine-gerçekleştiririz. Olayın “amorfati” olarak felsefeden hiçbir zaman ayrılmamış bir vakarı vardır: olayla bütünleşmek, ya da kendi olaylarının çocuğu olmak – “benim yaram benden önce de vardı, ben onu ete kemiğe büründürmek için doğdum” [Joe Bosquet]. Onu olay olarak ete kemiğe büründürmek için doğdum çünkü şeylerin durumu ya da yaşanmış konumluluk olarak onu bedenimden boşaltmasını bildim. Felsefesinin amor fati’sinden başkaca etik yoktur. Felsefe hep ara-zamandır. Olayı tersinden gerçekleştiren kişidir. Mallarmée ona Mim adını veriyordu, çünkü şeylerin-durumunu savuşturur ve “aynayı kırmadan sürekli bir imâyla yetinir. Böylesi bir mim, yaşanmışlığı taklit etmediği gibi şeylerin-durumunu da yeniden üretmez, bir imge vermez, ne ki kavramı kurar. Olup biten şeyde fonksiyonu aramaz, ama ondan olayı ya da kendini güncelleşmeye bırakmayan şeyin payını, kavramın gerçekliğini çıkarır. Yakınan ve kendini savunan, ve mimikler içinde yiten sahte istençle olup-biteni istemek değil de, olayı çatmak, onu ortaya çıkarmak, canlı kavram içinden onu çekip almak üzere, yakınma ve öfkeyi olup-bitene karşı döndükleri noktaya taşımak... [6]Olaya yakışır hale-gelmek, felsefenin başkaca amacı yoktur ve olayı tersine gerçekleştiren de, özellikle kavramsal kişiliktir. Mim kaypak bir addır. Sonsuz devinimle iş gören kavramsal kişilik, odur. Sonsuzun değil de haline-geliş’in adına, geçmiş ve gelecek savaşlara karşı savaşı, bütün ölümlere karşı can çekişmeyi, ve bütün yara izlerine karşı yarayı talep etmek: kavram yalnızca bu bağlamda bir araya getirir.



Salı, Eylül 24, 2013

Maurice Blanchot… doğumu, Eylül 22. 1907.

Maurice Blanchot… doğumu, Eylül 22. 1907.
         

Sanata dönüş

Burada, bize yöneltilmiş olan sorunun bütün gücü içinde kendisine her türlü yanıtın geri döndüğü çelişkiyi ortaya çıkardığı noktaya ulaşıyoruz. Yapıtın söylediği başlangıç sözcüğüdür. Yine de bugün yapıt sanat yapıtıdır, sanattan kalkarak yapıttır ve kökenini oluşturan ve özü onun görevi olan sanatı söylediği zaman başlangıcı söyler. Ama nereye götürdü bizi sanat? Dünyadan öncesine, başlangıçtan öncesine.

Bizi başlama ve bitirme gücümüzün dışına attı, bizi içi olmayan, yeri olmayan ve dinginliği olmayan dışarısına yöneltti, yanılgının sonsuz göçüne bağladı. Onun özünü arıyoruz: Gerçek olmayanın temel nitelikli hiçbir şeyi kabul etmediği yerdedir o. Onun hükümdarlığına yöneliyoruz: Krallığı yakar, kökeni yıkar, onu yolundan sapmış sonsuzluğun gezici uçsuz bucaksızlığına geri götürür. Yapıt, yeniden başlamaya bir yandan bağlı olan sanattan kalkarak başlangıç sözcüğünü söyler. Varlık der, varlığın kaçınılmazlığını söyleyen edilgenliği, biçimi olmayan söz uzatıcılığı söyleyen sanatı söyleyerek seçim, egemenlik, biçim der ve, seçimin içinde, bizi hâlâ içinde, her türlü başlangıcın berisinde, içerisinde gizlenmenin karanlık alçalma ve yükselmesinin homurdandığı temel bir Evet ve Hayır içinde tutar.

Sorun budur. Aşılmamış olmayı gerektirir. Yapıtın, tam olarak köken onu kendisini yitirebileceği yere çektiği için ve ne başlangıcı ne sonu olan şeyin acımasız diretmesinden bir sıçramayla kaçmak zorunda olduğu için başlangıç sözcüğünü söyleyebilecek durumda olması, onun bu sıçrama olması ve kendisinin olmayan gerçek ile onun kendi başına buyruk olmasını engelleyecek açınlanmamışın söz uzatıcılığı arasında, -anlama olanağı olarak ölüm ile olanaksızlık korkunçluğu olarak ölüm arasında- gizemli bir biçimde devinimsizleşmesi, belirsizin ve biçimsizin en yakınında gerçekleşir olmasının onda ölçüyü, bağı, uygunluğu ve sınırı yüceltmesi, tüm bunlar söylenilebilir, tüm bunlar bir yanıtın kendi kökeninin kaygısında olduğu, öz olmayana yakın olanın özünü görev olarak aldığı ölçüde, kararlılıkla yanıt verilemeyen “Sanata sahip miyiz?” sorusu içerdiği sürece yanıt ne anlama gelir?


Salı, Ağustos 20, 2013

...nin... aud



Şu an yaşanan tartışmalar içinde kişisel özgürlüğün diğer tüm zaferlerden çok daha üstün olduğuna inanan tüm özgür insanlar, tüm hakiki devrimcilerin benim safımda olduklarından eminim.
...
O halde bu konuda hepimizin çekinceleri aslında ortak. Sürrealistler de bu çekincelerin çözümü için eylemden yana gibi görünüyorlar. Ancak ne zaman eylemin gerekliliği açıkça karşılarına dikilse, anında buna vakıf olmadıklarını ilan ediyorlar. Onlar bu düşünce yapıları nedeniyle bu âleme ebediyen yabancı kalmaya mahkûm olacaklar. Ben de öteden beri kendim için aynı şeyi söyleyip durmuyor muyum sanki? Gerçi benim psikolojik ve fizyolojik şartlarımın vahim anormalliği lehime gibi duruyor ama yine de bunu kendi yararlarına kullanmayı öğrenmeleri imkânsız.


Antonin Artaud
“Karanlıklar içinde, ya da Sürrealist Blöf”, içinde; metnin  tamamı için, e-skop e -dergi.

Pazartesi, Ağustos 12, 2013

Deneyim nasıl yalnızca mümkün oluyor?


Michel Foucault
[Dispositif] Bu terimle açıklığa kavuşturmayı amaçladığım şey, ilk olarak söylemler, kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari önlemler, bilimsel sözceler, felsefi, ahlâki ve hayırseverce önermelerden -kısacası, söylenmemiş olduğu kadar söylenmiş her şeyden- oluşan, bütünüyle heterojen bir bütünlüktür. Dispositifin unsurları bunlardır. Dispositifin kendisi ise, bu unsurlar arasında kurulabilecek ilişkiler şebekesidir.
İkincisi, bu dispositifde saptamaya çalıştığım şey tam da bu heterojen unsurlar arasında var olabilecek bağın niteliğidir. Böylece belirli bir söylem belli bir anda bir kurumun programı olarak görünebilir, başka bir anda kendisi sessiz kalan bir pratiği haklı göstermenin ya da maskelemenin bir aracı ya da pratiğe yeni bir rasyonellik alanı açarak, ikinci düzeyde yeniden yorumu işlevi görebilir. Kısacası, söylemsel olan ya da olmayan bu unsurlar arasında bir tür oyun vardır.
Üçüncüsü, “dispositif” teriminden, belirli bir tarihsel andaki başlıca işlevi acil bir ihtiyaca karşılık vermek olan bir tür formasyonu anlıyorum. Demek ki dispositifin baskın bir stratejik işlevi vardır. Bu, örneğin, özünde merkantilist bir ekonomi açısından yük olabilecek hareketli bir nüfusun asimile edilmesi olabilir: Burada, zaman içinde deliliğin, akıl hastalığının ve nevrozun denetimini sağlayan ya da kendi boyunduruğu altına alan bir dispositifin matrisi işlevi gören stratejik bir zorunluluk var.


Pierre Klossowski
… Böylece Nietzsche bu süreci kaynağına kadar götürerek, düşüncenin yalnızca gölge olduğu olgusunu yeniden keşfeder: direnme gücü. Aslında, eyleyenlerin yalnızca tasarımlar üretme gücü olması için anlık nasıl oluşmuştur.
Her tasarım, önceki bir olayın yeniden fiiliyata geçirme hazırlığından başka bir şey değildir. Ama olay kendi açısından, eyleyenin kendine göre tasarımı içinde, ya bitiş ya da başlangıç olarak yalıttığı bir süreklilik anından başka bir şey değildir. Ve eyleyen bunun üzerine tefekküre daldığı andan itibaren, kendisi de şeyin bitişinden veya başlangıcından başka bir şey olmaz.
Bize gelen her tefekkür, bize katılmış olan önceden yapılan bir tefekkürün izinden başka bir şey değildir; bu, bizi oluşturan ve şimdi “faydasız” hale gelmiş eylemlerin önceden yapılan bir tefekkürüdür, öyle ki kendi tasarımımız kendi organizasyonumuzdan önceki olayları yeniden ele geçirmekten başka bir şey yapmaz. Anlığın tasarımının ve ürünlerinin, bizi yeniden önceden tefekküre dalmaktan vazgeçiren düşüncelerimizin kökeni budur. Ama her bir kişiye özgü organizasyonun belki de farklı bir kökeni vardır. O halde bir şey bizde bugüne kadar direnebilmiştir: bu direnme, anlığın tutarlılığı düzeyinde değildir. Bu, gelecekteki eylemlerin yeni bir önceden tefekkürü olmayacak mıdır?...*
* “Yaşam süreci, ancak bir şekilde önceden katılmış olan sayısız deneyime her zaman yeniden başlamak zorunlu olduğu için mümkündür.– Organiğin temel sorunu şudur: “Deneyim nasıl yalnızca mümkün oluyor?” Yalnızca bir anlama biçimimiz var: kavram –özel durumu kapsayan genel durum. Bir durumda, genel olan, tipik olan bize deneyime aitmiş gibi görünüyor; - bu anlamda ‘canlı’ olan her şey bize ancak bir anlık aracığıyla kavranılabilir görünüyor: Bununla birlikte, başka bir anlama biçimi vardır: – yalnızca kendi üzerinde etkili olan büyük bir eylem miktarına karşı korunmayı ve kendilerini savunmayı bilen organizasyonlar varlıklarını sürdürürler.” (Nietzsche)
Bundan dolayı, Nietzsche’nin aforizmaları, düşünme eylemine her tür “kavramsallaştırma”ya direnç gösterme niteliğini vermeye, eylemi anlığın “kuralları”nın berisinde tutmaya ve bu şekilde “kavramlar”ın yerine değerler adını verdiği şeyi koymaya yönelmektedir – her “kavram”, düşünce için değil de herhangi bir gücün zaferi için olan etkin bir edimin izinden başka bir şey değildir.



Perşembe, Ağustos 08, 2013

Düşünce ve Devingen...



…on tane siyaset yanılsamasından dokuzu sadece, artık hakikat olmaktan çıkmış bulunan şeye hakikat diye inanan yanılmalardır. Fakat en vahimi olabilecek olan onuncusu ise, bir şey hâlâ hakikat olduğu halde buna hakikat değildir diye inanabilecek olanıdır. Genel olarak, eylem sağlam bir dayanak noktasını gerekli kılar, yaşayan varlık esas itibariyle etkili eyleme doğru gider. İşte bundan dolayı da biz, eşyanın herhangi bir dengeleşmesini şuurun ilkel görevi diye gördük.
Henri Bergson, La Pensée et le Mouvant

…Eylemin sonu yok. Ve yarın yeniden başlıyor, yarın cumartesiyi yaratıyoruz. Birileri Fransa’ya giden terene biniyor, birileri Hindistan’a giden gemiye. Bazıları artık bir daha bu odaya hiç gelmeyecekler. Biri bu akşam ölebilir. Bir başkası bir çocuk doğuracak. Her türlü kurma eylemi, politika, serüven, resim, şiir, çocuk, fabrika fışkıracak bizden. Yaşam geliyor, yaşam gidiyor, biz yaşamı yaratıyoruz.
Virginia Woolf, The Waves



Pazar, Ağustos 04, 2013

Üç çocuğun.


Cumartesi, Temmuz 20, 2013

Salı, Temmuz 16, 2013

Ölümünün Altıncı Yılında Ulus Hoca


Ölümünün Altıncı Yılında Ulus Hoca from Proscenium Arch on Vimeo.

tahakküm edenlerin komünist, tahakküm edilenlerin kapitalist...

Aynı ölçüt Aristoteles’te aynı seçimi doğurur. Ama akıl yürütme biçimi tam tersidir. Zanaatçılar aslında demokrasinin yıkımıdırlar – çok fazla boş zamana sahip oldukları için. Sokaklarda a-ya da agora’da sürtecek kadar bol zamanları vardır. Böylece bütün meclislere katılabilirler ve gelişigüzel her işe burunlarını sokabilirler. Buna karşı, köylülerin demokrasisi en iyi demokrasi, yani en az kötü demokrasi olacaktır. Köylüler tarlalarda alıkonulmuşlardır, meclis çok uzaktır. Oraya varacak ve erklerini kullanacak zamanları yoktur. Bu sayede işler daha iyi gider. Çünkü eğer meclise gitselerdi hatırı sayılır biricik boş zamana, yani düşünmek için gereken boş zamana sahip olmayan adamlar gibi davranırlardı. En az kötü demokrasi onlarınki olacaktır: demokratların erklerini uygulayacak zamana sahip olmadıkları demokrasi. Ama aynı sebeplerden dolayı da, iyi yönetilen bir Devlet’te yerleri yoktur. 

...

Argüman değişime uğrar. Kunduracıdan iyi savaşçı olmamasının nedeni, öncelikle iyi bir aşık oyuncusu olamamasıdır. Göründüğü kadar yersiz değildir bu argüman. Zira aşık oyuncusu ile savaşçı, dülgere ya da kunduracıya verilmeyen bir ayrıcalığı paylaşırlar: fazladan birer çocukturlar. Aşık oyuncusu bize savaşçının yalnızca lüks ve av merakı yüzünden gerekli olduğunu hatırlatır. Bu arada gelişmenin mantığını da gösterir. Şehirde diğerlerinden daha önemli “işlerin” ortaya çıkması, görevler ve erdemler hiyerarşisi olarak adaletin mümkün olması için, bu fazlalık avı, yalnızca kendi işini yapma ilkesinin bu ihlali gerekmiştir.

...

Komünizm sınıfsız toplumdaki kardeşlik değil, emek ve mülkiyetin mantığından ideal olarak sıyrılmış bir sınıf tahakkümünün yarattığı disiplindir. Felsefenin bu dört köşeli dairesi esasen kolayca formüle edilebilir: Şehrin iyi örgütlenmiş olması için, tahakküm edenlerin komünist, tahakküm edilenlerin kapitalist olması gerekli ve yeterlidir. 

...

Zira devrimci eylemi tehdit eden temel risk, mücadeleyi kaybetmek veya mücadele sırasında ölmek değildir. Komedidir. Hegel bunu diyalektik alanında iyi göstermiştir: Gülünç öldürür. Lucianus’un hicivleri Grek tanrılarını mezara götürmüştü. Modern devrim ise ona aktör olarak hizmet eden komedyenlerin içeriden saldırısına uğrar. 


Jacques Ranciere