Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Anlaşma Fesihleri: Milliyetçilikler

UĞURLAMA TÖRENLERİ

Polis araçlarının “eskortluğunda” ve havaya ateş ederek sabahlara kadar dolaşan sürülerden (konvoylardan) öğrendiğimize göre, “vatan bölünmüyor” ve “şehitler ölmüyor.” Kanaatlerin bu biçimde, “ikna edici” tarzda bildirilmesi, imzanın kurşunla ve kanla atılması, “en büyük” olmak dışında başka bir seçeneğe sahip olamayacak kadar seçeneksiz asker arkadaşlarını ölüme nümayişle gönderen ve olası bir tabutu da aynı yüz ifadesiyle taşıyacak olanların varlığı, akla neyi getiriyor? Daha şimdiden bir tabut haline gelmiş uğurlananın bedeni, bütünüyle dilbilgisel bir hatadan kaynaklanan düşsel “vatan”dan bir başka vatana, iadesiz gönderiliyor. Buna alışmış olabilir miyiz? Ve zamanı yeterince geçmiş ise, Kartal MHP teşkilatının sevgililer günü bez afişinden söz etmeden geçmemek gerekiyor: Afişte, beyaz zemin üzerinde, sınırları kırmızı çizgilerle çizilmiş bir Türkiye “siluetinin” içinde büyük harflerle şöyle yazıyordu: “Ülkesini seven herkesin sevgililer günü kutlu olsun.” İşgüzarlık mı? Her türlü sevgi yaklaşımına sirayet etmek isteyen bir üst-sevgi anlayışı mı? Sevgililer pazarını milliyetçilikler pazarıyla beslemeye çalışmak, bir taşla iki kuş vurmak mı? Olanlar o kırmızı çizgiler içinde olup bitiyor; basit grafik baskı mekanizması şöyle diyor: “Burada da buradayız, aman gözden kaçmasın. Sevgi de bir tür milliyetçiliktir. Bugün vatanımıza o vatanın madenlerinde elmas çıkarırken verem olan işçilere rağmen pırlanta hediye edeceğiz.” Bu olanlar ironiden kaynaklanmıyor. Daha çok kalabalığa teslim edilen zihniyetin, sözleri ya da sesi sadece kalabalığın sesi içinde duyulmaz olması koşuluyla varolanların tanımları kendi meşreplerince keskinleştirmek istemesinden kaynaklanıyor. Hiçbir şey “havada” değildir orada: Tutarlı bir mantık zinciri bez afişler ve kurşunlar dışında. Çünkü çocuk delirmiş gibiydi. Yarı belinde dek arabadan çıkmış “vatan” sözcüğüyle başlayan ve biten bir şeyler bağırıyordu. Sözünü ettiği vatan o an bulunduğu cadde değildi; yolun kenarında, hemen önümüzde orta yaşlı bir adam 13-14 yaşlarında çocuğunu bir bakıma korumaya almış, sürünün geçişini izliyordu. Onun yanında üniformalı bir polis, olan bitene çocuk kadar ilgili değildi. Havaya ateş etmek için uygun bir yer değildi; hava, binalardan görünmeyecek kadar uzaktaydı. Sadece balkonlar, pencereler, dükkanlar vs. vardı. Sanki o arabalardan sarkan çocuklar şehitliğe öyle bağımlı derecede bağlılardı ki, hemen oracıkta olası şehitleri kendileri ortaya çıkarmak için de can atıyor gibiydiler. Ne de olsa milli maç sevinçlerinde pencerelerdeki insanları da “şehit” eden onlardı. Ve çevredekileri silahtan değil de, silahlı olanı kendi silahından korumak için polis ekipleri de oradaydı. Şenlik sabaha dek sürdü. Kara harekatıyla PKK’yı “bitirdiği”ne pek memnun bir “nesil” sürekli caddeden geçip durdu; ara sıra sloganlarını o bölgede yoğunlukla yaşayan Ermenilere uyarlamayı da ihmal etmeden. Belki fırsat bu fırsat demiş ve ismin bütün hallerini, ezberlediği bütün mihrakları aradan çıkarmak istemiş sürünün ne kurşunu bitti, ne de sokak başında imza toplamak isteseniz hemen başınızda belirecek kolluk kuvvetlerinin engellemesiyle karşılaştı. “Sürü” diyorum, çünkü sürü aslında kendi simgesel diliyle avlanıyordu orada. Aslında faşizmin de değer sıralamasında “vatan”, en son gelen kalemdir. Kuş yakalamak için kasanın altına bırakılan darı taneleridir vatan, kuşların niceliklerinin niteliklerine baskın geldiği yerlerde. Bu çocukların milliyetçilikleri de aslında temelde anarşizan bir tavır: Vatanın ne olduğuyla ilgilenmemenin vatansever olmanın önkoşulu olduğu zamanda. Öyle ki, bunu en vatansever olduğunuz anda sadece gözardı etmek zorundasınız: Yani kalan her şeyi, teferruatı… Ne de olsa, internette “warez” alanlarında “en görkemli biçimde dalgalanan” Türk bayrağı avatarını üretme konusunda bile an gelip birbirleriyle yumruklaşmak için sözleşebilenlerin bayrak algılarında hastalıklı bir şeyler bulunduğunu varsayabiliriz. Pascal’ın dini inanç hakkında söyledikleri çok mu ilgisizdir burada? “Tanrıyı kendi acizliklerinin farkında olmadan yüceltenler Tanrıyı değil kendilerini yüceltmektedirler.” Delicesine, kendilerine Tanrılar arıyorlar. Mevcut Tanrıya yaltaklanmanın modası geçtiğinden beri toplumsal hayat “kullan-at” Tanrılarla dolup taşıyor. Çok tanrılı rejim, çok starlı pop ve edebiyat piyasaları, havaya ya da birine atılan kurşunlar insanların birbirlerindeki gizemli boşluğu Tanrıyla doldurma çabalarından ibaret. Orada ne bayrağın ne şehidin eklemleneceği hikayeden çok önemi kalıyor. Buna artık “faşizan” demekte zorlanıyorum. Kardeşimle, özellikle bayramlarda bu “sürü” esprisini çok yaparız da, acı acı gülümseriz: Gerçekten de, bir belgesel izler gibi izleyin aşırı toplumsallaşmış bu insanları aşırı tarihselleştirilmiş bu alanlarda: İnce derelerin üzerinden atlayarak geçen çok bireyli sürülerinin kapacak antilop aramasını üzerinize alınmadan izlemeye çalışmayın ama: Bu kadarı iki tarafa da haksızlık olur. Avlayanlar ve avlananlar ayrımı burada anlamlı değil; sadece belgisiz bir “sürü” söz konusu olabilir, delicesine, havada vuracak yeni Tanrılar arayanlar için ya da sıradakine yer açmak uğruna öncekinin doldurduğu boşluğa arkadaşlarınızın cesetlerini yerleştirmek için ön sıralarda yer kapmaya bakın; çünkü tüm bu savaş tantanası içinde, söylenmemesi de söylenmesi kadar yanlış olacak olan şey tedirgin edici varlığını duyurmakta: Amaç aslında sadece bir arkadaş öldürmek bu arkadaşlıkta; böylece bu tür sevgide de sevgili ya “O’nun” ya toprağın, yani başta vatan dediği şeyin oluyor. Yolculuğu bu güzergâhtan ibarettir artık: En kestirme yoldan devletinin kanına karışmak. Kendi demokrasisini de, ancak ve ancak onu şehit olacağı bir savaşa gönderebildiği halde, kendi faşizminin karşısına dikmek. İlköğretimde bu tür okumaları yapabilmemizi sağlayacak bir okuma yazma bilgisinden muaf tutulur, daha çok olası bahane için daha çok makul neden yaratma eğitiminden bu yüzden geçiriliriz: Sadece bize neyin ait olduğunu ve neye ait olduğumuzu belirlemekte özgürce kullanabileceğimiz iyelik ekleri yüzümüze çarpılır. Sonuç ve yanıt burada: “Vatan”ınız sizin içinizde ve üzerinizde yaşayan şeydir. Alıcısı vericisine bağlanmış bir ahize. Bununla beraber, görkemli savaşa uğurlama gösterilerinin de en az savaşın kendisi kadar ve o gösterilerden hemen öncesinin ve çok sonrasının da bütünüyle “sivilsizleşmeye” hizmet ettiğini anlamak için noktaları birleştirmece oynamaya gerek yok: Militarist hegemonya sadece asker yurttaşlardan oluşmayan bir vatandan tiksinmeye güdülenmiştir. Herkes asker olmalıdır; en azından asker olmamanın anlamının belirsizleşeceği bir serbest alanda muhafaza edilebilecek derecede programlanmalıdır. Sivil haklar ve gerisi, teferruattır. Paydalar sürekli orduyla eşitlenir: Hani ünlü kurt adam filminde Kurt Adam sevdiklerini korumak için kendini bir kafese hapseder. Hani ünlü karikatürde erkek kadına “Seni koruyacağım” der; kadının “İyi de artık mağara döneminde de yaşamıyoruz, çevrede aslan kaplan da yok, kimden koruyacaksın beni?” diye sorması üzerine de pişkin pişkin yanıtı yapıştırır: “Erkeklerden tabii.” Bu yüzden “sizi korumaya çok heveslilerden korkmanızı öneririm” buyurmuştu Nietzsche. Savaşla aramızdaki yegane ilişki biçimleri yüzlerce ölü beden ve dört büyük televizyon kanalının ana haber bültenleri olduğu sürece ve şehit anaları ve ana haber bültenleri arasındaki yegane ilişki biçiminin bir “yerine geçme”, O’nun ağıdını diğerlerinden önce yakma yarışı olduğu sürece ve sivillerin haberin kaynağına bakmaları yasak olduğu sürece, dil silahlı memurların dili olduğu sürece, kendiyle ilgili efsaneye inanmak için can atan ve yaşatmayı öğrenmeden önce öldürmeye hevesli, kanla ilgili imgesel aidiyet rejimlerinin anayasa gibi işlediğine iman etmiş, hayatının devletin hayatı içinde küçük bir parantezcik olduğunu sivil cenazelerdeki askeri protokolün himayesinde haykıran, ancak yine de haykıran ağız hareketlerini tezkere almadan “başlayamayacağını” varsaydığı hayatına yapılan resmi dublaja uydurmak için çabalayan bizler, “…korktuğumuz bir şeyin bilincine vardığımız doğru değil midir?” Bütün bu hengame artık bize sahip olsun istediğimiz o iktidar olduğunu bildiren her Godot’nun, her Barbar’ın sözlerine iyimserlikle inanmamızın beklendiği “o” senaryoya son derece uygun. Gürültünün içinde sesimizi yitirmememiz gerekiyor. Haber bültenlerinde ve gazetelerde, devletin aygıtlarının kullanma(ma) kılavuzlarında ve sokakta düşmanları tanımlamak için kullanılan “parça-bütün” eğretilemelerinin kısıtlayıcılığı içinde sıkışmadan, bizim ağzımızda, “konuşmaya bizden önce başlayan ve sözünü bizden sonra bitiren” o kişiyi susturmak için bütünüyle susmayı göze alanlara birer konyak ısmarlayalım cesaretimiz ve kalibremiz elverirse. Yoksa, bırakın adınızı oradan silip buraya yazsınlar, ilk, orta, lise mezunu, bekar, erkek, İslam, Türk, kadın, evli desinler, maktul, şehit, kahraman ya da terörist olarak işaretlesinler… İzlediğiniz en saçma film değil, değil mi?

[Afiş, içmihrak yapımı.]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)