Perşembe, Ağustos 21, 2008

Hamle Et Hamlet!

İlk gösterim için ham metin - 29.12.2007 tarihli Özlem Z. düzeltisinden geçmiş hali: Etkileşimsiz Sahne için Kadıköy Hamlet Araştırmaları Örgütü 11. Çalışma Notları a) Cinsiyetsizleştirilme b) Fiil kiplerinin düzenlenmesi c) Özlem Z.'nin deneme çekimlerinde esas alınan koreografi (3 saat 45 dakika) d) Filiz U.'nun taslak çizimleri ile mekânlar e) İkinci gösterim için Ozan K. tarafından eklenen 5. bölüm hariç Ayşe Batur'a... Birinci Yolculuk: Eldeki Mürekkep “... Başımızı soktuğumuz bütün evlerin anılarından, oturmayı düşündüğümüz bütün evlerin ötesinde, içtenlikli ve somut bir öz çıkarabilir miyiz? Öyle ki, bu öz, içimizde sakladığımız tüm içtenlik imgelerimizin benzersiz değerini doğrulasın? İşte temel sorun bu.” [Gaston Bachelard] [Kadın pencereyi bozdu. Önceden, bildiğiniz gibi, sıradan bir çerçeve içinde birbiri üstüne binmiş, iç içe geçmiş birkaç dikdörtgendi; şimdiyse yerinde eylemsiz, gri bir karmaşa belirene dek eliyle hızla bozdu… öyle ki cam siliyor zannederdiniz. Kaotik biçim beton üzerinde kapandı: maddenin boşlukta bıraktığı leke. Biraz eline pencerenin mürekkebi bulaştı. Dışarıdan gelen sesler kesildi; önceden... çocuk seslerini mi, uğultuları mı, gürültüyü bozanları, kör inançlı âsileri -bunlar çocuktur işte-, umut safdillerini, sersem dengecilerin yaygarasını mı duyardı? Kadife bir bezle sildi elinden mürekkebi, siyah çelimsiz iplikler eskiden üretilmiş bir fal töreninin güzergâhını belirleyerek bir kıvrımla kesilen kanalı doldururken.] “Elin bedeninde köyün delisidir. Çıplaklığı ahlâksız bulunmaz; çünkü yığını heykele dönüştüren bu eller heykeli de aynı ustalık ve estetik beğeniyle yığına dönüştürebiliyor, şiddetin iki ayrı maskesini yüzünde ancak belli belirsiz, incelikle yanıp sönen bir karşıtlık biçiminde seçebileceğiniz sıklıkta değiştirebiliyor. Öldürülürseniz, katilinizle annenizi aynı duyarlılık içinde, birlikte sevebilirsiniz. Ölümün ve annenin eli, yok ederek üretir, bağışlanma talep etmez. Kararın kederli tortusunu bulamazsınız içinde, [huuu] şşt, duydunuz mu? Neydi o? Ete bürünmüş çatısıdır yazgınızın. Marifet ölümken anne, anneyken ölüm olmamaktadır; doğduğum yerlerde böyle derlerdi ve mevsimin dağılmasına yakın anneleri ısırgan korusunun girişindeki taş dairenin içinde toplar, imanlılar Allaha dua ederek, imansızlar bu duaları çocuklara tercüme ederek tören ederlerdi. Ben bunu hayalle karışık anımsıyorum.” [Elini bağışlayıp bezi tezgâha bıraktı. Giysisinin eteğiyle avuçlarını ovuşturdu. Pencereyi silme işini hızla yapmak istediğini bilerek ama yine de bu bir andalıkla afallamış, yarı kapıya yöneldi.] “Pencereyi bozdum. Bu bir öykünün başıydı değil mi? Bozup ondan mum yaptım, -göstererek- işte... Bununla içeriyi aydınlatabilirsem pencere hâlâ biraz pencere demektir. Işıklar arasında ayrım yok diyorsak (Işıklar-arasında-ayrım-yok.) ve hâttâ ışıkla karanlık arasında yok bir ayrım. Pencereden giren karanlık mumdan da girebilir odaya. Ne? Küçümsüyor musunuz? Sayın lütfen: Dört tarafı duvarla çevrili kara parçasına “oda” denir; dört duvar arasında kalmış bir kişi beşinci olmasının ötesinde, en önemli duvardır da. Evet bir zamanlar Maskesiz adlı bir fanzini çıplak elle okuyanlar söylemişti bunu. Lütfen gözünüzde canlandırın: köşeli parantez biçiminde duvarların arasında bir duvar, bir duvar daha... görünür ama telaffuz edilmez. Kanımca pencereyi bozmamı anlayacaksınız, hâttâ belki -sanmıyorum- zekice bulacaksınız bunu. [Durur, tablo: pencere görüntüsü üzerine binmiş kapı, kapı görüntüsü üzerine binmiş pencere sesi.] “Elimden sildim yazıyı işte, dedim, dahası mı var? Üzerimde kokuyor ekşi ekşi bir şeyler.” [Bir takım plastik nesnelere baktı. Geçmişin parmaklığı içinden, üzerlerine güneş karanlıklı çizgiler halinde vuruyor. Sıkıntılı istif mantığı hep: ev gereçleri, intihar nedenleri ve bunların her birine özenle, ataçlar ve amalarla iliştirilmiş sayısız cayma. Mektuplar ayak izleri ve çok fazla kül, namuslu ev kadınları ve gizlice renkli kavanozlarında konserve edilmiş, sözü edilen “rafine” namusları.] “Çocukluğumun sazlık yerleri, et sineği kolonisi ince dikenli borulara boca edilen ispirto, çakılan kibrit. Dünyayla tek iletişimim yabancısı olduğum şiddet. Bir tabloda Hz. Ali’nin eteğini çekiştiren kazlar bir başkasında avluda kıstırıyorlar beni, tıslamaları kulağımda hâlâ ve ağızları nedense dışkı kokuyor. Ne bu? Kravatı gevşetilmeden gömülmenin sıkıntısı gibi. Bir ara kurtulmalı hepsinden, kızım… [dedi iç sesiyle] … elinden silerek yazıyı yiğitlik edeceksin… [şiir söyler] … oysa ruhunda akciğer “direlin”, soluk alır üzerin “detuvalin.” [Şiir biter. Aklında Ludwiglerden birinin öfkeyle buruşmuş, hızla soluyan yüzü belirip kaybolur bir an] Hangi Ludwigsin söyle, besteci olanlardan mı filozof olanlardan mı?” [İtti. Kapı kapı olma nedeninin çevresinde bir tur atıp açıldı. Eşyanın önünden gururla geçecekti, gururuna yetişmek için hızlanınca tökezledi. Önemsiz bir iki kapıdan daha geçince “küçük bahçesinin büyük içi”ne çıktı.] “Küçük bahçe ve büyük iç mi? O bir ara derdi ki, Edip Cansever, Yusuf Atılgan’ın yazdığı bir karakterdir! Yemin ederim, bak dudak bükmemek, burun kıvırmamak gerek hemen. Cemal Süreya da Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dizesi miydi sadece? Cemal’in Süreyya’dan attığı y’yi sonradan Süreyyya Evren bulmuştur sanırım. Nerede mi? Kim bilir? Bir şiirde olsa gerek, camî kapısında olacak değil. Bense talihli değilimdir bu kadar. Evlât edinecek çocuk bulamayışımdan belli değil mi? Biliyor musunuz evli değilseniz çocuk vermiyorlar, evlenirseniz çocuk istiyorlar, çocuğunuz olursa evlendiriyor, olmazsa belki boşandırıyorlar, çocuksanız evlendirmiyor ya da gerçekten evlat edinmekse bile niyetiniz izin vermeyebiliyorlar; benim durumumda asıl engel hastaneye yatmış olmam. Çocuk alamadığım, bir de resmi daire kapısında alaya alındığım yetmezmiş gibi şiirler ya da bit pazarı tezgâhları arasında dolanıp dursam da böyle bir kutlu –y gibi kıymetli atıklar rastlamaz bana. Düşünsenize, bir tezgâhta telden örülmüş ekmek sepetiyle Rus malı Votka Tchaikovsky şişesi arasında zarif bir –y öksüzce durmakta olsa da ona rastlayamam ben, talihli değilimdir bu kadar; çünkü talih okuma bilmeyi gerektirir: Tezgâhı okumayı bileceksiniz (bir tür tevekkül yani), kendi canınıza okumayı bileceksiniz. … Saksılar, masa, sandalye... annemin ucuz süslerle pahalandırdığı vitrini gibi, basit, yararcı bir yer: [huuu] Üç binanın da sergilenmeyen arka cephesi ve bir yarım duvarın bölüşemediği ‘beyaz kare içinde beyaz bahçe!’ Kaç kez boşaldım içine kabımdan. Topraktan saksılarda adamotları eski aşkların adamları gibi; sesleri kurumuş çoktan; kokularının sona ermesiyle yalnızlaştığım, yalnızlaştığım... ama o adam ‘bitkisel konular toplumdışı olaylardır’ demişti. Öyleyse kim sökecek, kim bulacak bu düğümdeki boğumu?” [Mürekkep ağzını acıttı. Masanın kenarına ve yere kustu. (Şimdi bir eli karnıyla dizlerinin arasında yerdedir.) Soluğu rahatlasın diye bir gökyüzü içinde olduğunu düşündü:] “Bir gökyüzü, ama Tanrı keşke ondan önce, mesela Dali’yi yaratsaydı da dünyayı ona çizdirseydi denebilecek kadar sıkıcı, kuru bir gökyüzü bu; o olsaydı şimdi ‘Tanrı ne ki?’ derdi: ‘Sanatsal beğenileri, belki her şey için tek modeli kendisi olduğundan ve belki sadece daha ustaca bir resim için bu evreni başlı başına bir model olarak yarattığından, belli bir avangardizmden [huuu], duydunuz değil mi? Hayaletler dolaşıyor bu evde! Avan-avangardizmden öteye gidememiş işte; şu göğe baksanıza, astarını sulandırmış çokça; kişisel rüyalarda hep kolaycı renkler, toplumsal olanlarda korkak fırça darbeleri; mızmız bir iyelik; cılız bir bilek; şu gazoz kapağına bak!’ İnsan bedeni aceleye getirilmemiş mi sence? Şöyle yapmaya elverişli değil mesela. Şöyle... ya da şöyle; beden eğitimi derslerinde saçma sapan taklalar atabilirsiniz ama şöyle yapsanız, şöyle yani, eskiden yapabiliyordum bunu, işte deli olduğunuz kanısına varırlar hemen. Hem, zamanda ve sonsuzlukta yüce bir estetik yargıdan çok arayış içinde bir kavramsal sunum yok mu? Her şey “Benim!” diye bağırıyor... ama, ama bak rakıdaki buzun kadehin dibinde tel tel oluşturduğu sis dersen, uğraştırmış besbelli, işte ona diyecek bir şey yok; onun izini türlü izlerine yeğlerim dünyanın. … Sonra tuhaf adlı bir sürü katmanla atmosfer, dünya, soyun onu! Sonra uzay loşluğu, sonra giderek yine atmosfer ve dünya, Tanpınar demiş ki “lahana gibi, yaprak yaprak, kat kat... Benimki gibi!” [Ruhundakinin kaslarını gererek doğruldu. Yukarıda gökyüzünü ararken yeryüzünü buldu] “Birkaç kullanılmayan pencere, tuvalet, banyo gibi yerlerin... kimse bunlardan başını uzatıp Manzarayı seyretmeyeceğinden yalnızım; bu kimseler oraya bir Manzara konulmayacağını bilirler (zannederler) ve kırıtarak derler ki ‘Efendim Tanrının bizim sayısız penceremiz var diye her yere Manzara koyacak hali yok ya!’ [Kusunca beden ısın da azaldı, rahatladın değil mi?] … Evet, evet. Masa da lekelendi şimdi. Süpürgesinden inip, yaşlı cadı, sorardı, eskiden: ‘Şimdi bu karta bak yavrum, söyle bakalım, neyi çağrıştırıyor?’ Aaa! Lekelenmiş kartınız, silivereyim hemen! Bırakın silerim ben! Bırakın beni! … Bu benim, bağıran. Üçüncü tekil kadın. Var olmayan bir kadına böyle eziyet edildiğini okuduğunuzda anlayın ki yazar ya terk edilmiş ya terk etmek üzeredir... neden söz ediyordum ben? Kart neyi mi çağrıştırıyor? İzin verin düşüneyim biraz. Eh, ne fark eder ki artık?” [İçeri girdi. Daha içeri.] “Evimin en iç odasına -ki bu oda benim içimdir- kilitlenebilir dört kapıdan geçerek girilir. Evet, hemen fark ettiğiniz gibi sadece gardiyanlar yok. Son kapı ise... Ne? Öncelikle bunu mu tahmin etmiştiniz? Hak ediyorsunuz övgüyü, lafı ağzımdan aldınız (bu ne lânet tat!); evet, başlı başına bir gardiyandır zaten (öğğ), ama içime nasıl girileceğini bildiğinizi sanıyorsanız, kapıda kalmayı da hak ediyorsunuz; girmek çıkmaktan zor. Girmek, çıkmaktan zor.” [Ünlü masaldaki kadın, sınırları mavimsi tüyler, gergin, nevrozlu bir allıkla belirlenmiş beyaz bir yüzü ve sanki bu yüze görünmez iplerle bağlıymış gibi ona koşut devinip duran elleriyle, ay ışığıyla yağmur ışığı arasında bahse girip kaybeden, avurtlarına hüznü cephane gibi yüklemiş, sanki tüm kurşunlarını savaş alanının ücrâ bir köşesinde çalı diplerine boşaltmış ve sanki ona nişan alan hiç kimse öldüreceği kişinin aslında intihar ettiğini bilmiyor gibi... yıllardır bir şeyi yansıtmakta başkalarının aynalarından hep birkaç dakika geri kalan aynasının karşısında, yüzünün var olmadığı yerde yavaşça belirmesini bekledi; üzerinde aksaklığı zorlukla edinilmiş bir ritimle varlık süren, quartz camı buğulayan alaycı bir tersinleme(nin), insanın sıkıcı evrimi(nin), kimi eski aşklar(ın izini) süren bir kadın yüzü bu ve şöyle ince işaret parmaklarıyla paranteze alındığında…] “Bu benim. Bu yüzde sona ermeyi hak eden nedir?” […ve kadın bir çözülme içindedir.] İkinci Yolculuk: Akıldaki Mürekkep “... Tarihin eğlendirici yanı kadının ölümü olmuştur. Kadın sonu gelmeden önce bir kez daha isyan etse de, lezbiyen olsa da, kesici dişlerini ameliyatla sertleşmiş erkeklik organına dönüştürüp onlarla kendi çocuklarının kanını emse de bu böyle; çünkü erkek toplumu dünyayı bozdu.” [Elfriede Jelinek] “Ah, Henri, Ülküsel Düş’ün içine at kendini! Şu yeryüzünde mutluluk, ne acıklı bir durumdadır. Onun uğruna başeğmesi için çok aşağılık biri olması gerekir kişinin. “Mutluyum” sözcüğü, “Ben bir yüreksizim”, daha doğrusu “Ben bir budalayım” demekle eş anlama geliyor neredeyse.” [Mallarmé] [Evini bir dilbilgisi kuralına göre dizmişsin işte, kuşatıyor, dölevinden geçiriyor seni.] “Demek bu söz içinde barınabilirdim de. Evler binalar ve binalar evler gibi okunabilir çünkü; ama o adam ‘Kendi kendiyle çelişiyormuş gibi gösterilebilecek bir şey bul, bu çelişkinin metnin ana mesajı olduğunu iddia et ve üzerinde bir iki değişiklik yap’ demişti, ki ben evime bunları yapmadım. Pelin Ziyâ ise daha insaflı değil, ‘yapıkatliamı’ diyor.” [Koltuğun arkasında durdu, okudu:] “Koltuk-ben.” [Çevirdi:] “Ben.” [Başının çevresinde sinir bozucu vızıltılarla uçuşan zamirleri kovaladı.] “Önceki kiracı delinin tekiymiş, tığ gibi kalemlerle tel gibi bıçaklarla evin her dibine benbenben diye yazıp durmuş; bu böceklerin kökünü kurutamadığıma göre silememişim hepsini.” [Birkaçını cebine sokuşturdu.] “Sevgili koltuğum, hiç gerek yokken yüzünün tamamı yamanmış, çok koyu bir beyaz. Satıcı adam gece mavisi mi demişti? Ben de bilgiç bilgiç ‘beyefendi beyefendi’ demiştim, ‘tüm renkler beyazın türlü koyuluklarıdır, mavi değil o koyu beyaz koyu beyaz anladınız mı?’” [Gülümseyerek] “Böyle deli gibi söylendim durdum ‘koyubeyazkoyubeyaz’ diye. Hantal, bir sürü ipi yere sarkan sevgili koltuğum, seninle temelsiz ama temelciyiz [huuu] ya da tersi bunun. Valla Tapu Dairesi denen bir yere gittim, bana ‘Hanfendi bu ülkede burjuvazi yok!’ dediler; kovdular beni.” [Oturdu. Bir iki yaylandı.] “Koltuk-ta ben.” [Çevirdi:] “Oturmak mı? Bu kadar basit mi? ‘Hakikat yazan elin yazıdan eksilttiği şeydir değil mi Tapu Bey?’ ‘Hanfendi yok’ diyor başka bir şey demiyor aşağılık adam. O kadın ‘Derrida Limited ve Ortakları, inşaat ve her türlü yıkım işleri’ diyordu; ben de ‘Tehlikeli ve Yasaktır’ diye şaka yapayım dedim, beyaz saçlı profesör susturdu beni… hem bana âşıktı hem aptal buluyordu demek… Aile Kasabı da denebilir, satır tak tak... yapıkıyım!” [Kasap girer.] “Beyaz önlüğü kan içinde. Ustalıkla evcilleşmiş öfkesiyle kemiği etten, eti deriden ayırıyor... öyle hızlı ki sanki hiçbirine dokunmadan yapıyor bunu.” “Jackie Efendi, kolonyal kuzunun metafiziğinden bir kilo yağsız boz bana.” “Hemen yenge! [tak tak tak tak]” “(Tam sırası sormanın, ya şimdi ya hiç) Jackie Efendi, şu, duvardaki tablo, fotoğraf mı, yoksa…” “Fotoğraftır yenge. Erzincan, bizim oralar. Çok güzeldir.” “Ha, anladım. Güzel, evet. (Bana ‘yenge’ diyor uyanık. Tapınakçılar da sadece anneleri, kardeşleri ve yengelerini öpebilirlermiş, kurallar gereği; Eco’nun karakteri… Belbo muydu? Yoksa diğeri, ruhsuz olan mı? ‘Ben olsam yenge konusunu bir daha düşünürüm’ diyordu; evet, doğru ama bu bir hakikat sorunu değil öyle değil mi Jackie Efendi? Bu bir alışveriş; seni zorla evlat edinenlere topuğunun gizini açık edeceksin ve karşılığında...)” “Yenge bir şey mi dedin?” “Yok kardeş sana değil, sana... sana zahmet bir kere daha boz.” “Baş üstüne yenge. [tak tak tak tak]” “Yani, demem o ki, tezat değil mi biraz? Doğa, mutlu koyunlar, kuzular... hemen yanında şu kancada sallanan da aynı kuzu belki?” “Tezat mı?” “Demek istediğim... (demek istediğim, karşılığında salt öle-de-bileceğini kanıtlayarak artık tam ve tüm bir tanrı mertebesine erişeceksin, ne kara mizah ama!) Kasap efendi be, sizin işiniz de zor vallahi.” “Zor be yenge. [tak tak] İki ucu çoklu değnek [tak]. Neden dersen, çünkü eğer kökü ve içerdiklerinden ötürü gösterge [kolonyal kuzu] kavramı baştan başa metafizikse [yabancıysa], sistematik olarak stoik ve ortaçağ tanrıbilimleriyle [kendi kökeniyle] dayanışma içinde ise [tak], onun bağımlı kaldığı -garip bir şekilde aleti de olduğu- iş ve görev [kimlik-tak] değiştirmeler [değiştirmek zorunda kalışlar] (déplacement), “sınır [ve de hedef kültür / edebiyat] parçala(n)ması” (dé-limitants) etkilerini oluşturmuştur: bu iş ve görev, veya yer değiştirmeler, bu kavramın [kuzunun / yabancının] içinde doğduğu [ülke / Cezayir / otlak] ve hizmete başladığı sistemin [ülke / Fransa / mezbaha?] sınırlarını aynı anda hem belirterek (marquer), hem de gevşeterek (desserrer) ve böylelikle, belli bir noktaya kadar, onu öz toprağından kopararak, bize gösterge [Avrupalı kolonyal kuzu] kavramının metafiziğe [Batı’ya] aidiyetini eleştirme olanağını sağlamıştır. … Ama yetmiyor ki, derman olmuyor ki yenge! Gece uykularımda böyle sayısız parantez tırnaklarını kulaklarıma geçiriyor canına kıydıklarım! Hiçbir şey duyamıyorum ve duymamışım ki feryâdedip yardım çağırayım. Metinde mürekkepli irinleri söze akan yaralar gibi biri kapanmadan öteki açılıyor parantezlerin... Uyku sersemi ve aç bir uygarlığın tüm kötü (niy)etlerinden kesip incelttiğim, harflerden mürekkep dokularla bir tür sırat köprüsünün inşasında ve dolayısıyla üzerindeyim. İnanma, on bir yazı iç içe geçmiş ve aynı anda anlamlı bir dizi bulut odamın göğünden yağmur bırakıyor. Tek arzum ‘o en büyüğü’ne varana dek tüm parantezleri kapatmak. Aşkın sözünü, gölgeli eşiğini ve ölümü mesele çıkartmadan sevebilmek... Senin başka bir arzun var mıydı yenge? Yenge? Yenge iyi misin?” “Başka bir arzum yok, hayır, ölüm, tek arzum ölmek.”{[(Aile)kasabın(ın) karabasanı(nda olanlar): “Ucu bucağı olmadığı bile(rek) görünmeyen, (çeyreği uzun sürmüş bir söz’le kaplı) yüzümün dörtte üçünü ör(t)en bir (den)izde, öyle ki büyük, anaç bir kıyıyı onu(nla) yit(ir)meden iç(s)e(lleşti)rmiş ve yıllardır kendi kıyısı ve kıyısızlığı arasında (kar)arsız dalgalarla geli(şi)p (süre)giden bir (den)izde, bir sal(acak) üzerinde savruluyorum; dalgalar (yabancı(sı olduğum(u sandığım)) bir dilde adımı y)azdıkça, (d)e(li)rmiş ve asıl (ölümcül) de(li)lik deli(li)ği tanımlamak değilmiş gibi, yapmam gereken şeyin tam tersini yapıp her birinin (ön)kabuğun(d)a (gizlenmiş bir (yüz)ey) için(e) türlü yazılar kazınmış tomrukları (d)iplerinden çek(iştir)ip (ona kanımı) k/em-(d)-i(-r)(t)i)-yor, birbirinden ayırıp (ert)elemey(l)e (kendi(liği)mi) (uğr)aşıyorum. Kur(t)uluşum(uz) buna (ulaştığım(ız)) bağl(anm)ı(ş) sanki. Son/u(cu)ndaki yıkı(lışı)mı(zı) (seze)bilmeme karşın ipleri(n düğümlerini, boğumlarını kafamda yıllardır bu denizin suyuyla suladığım darağacına) (d)işliyor, (bir bakı(şı)m(l)a) (tırn)ak(l)ıyorum... Kan(aatlar)ımın (t)adı t/uz(-un tısl(ama)lar/ıy)-la ve suy(un ayıltıcılığıy)la bir/leş(e çevril)ip (m)idemi bulandırıyor. zor(oluyor)(l/ama/m/l)a çöz(ül)üyor [ ] sal(acak) (kendi(ini)ni). (S)onun/da (lân)(etini) tek bir tomruk üzerinde zar zor ona tutunm(ma)aya (ç)alışarak (k)alıyorum. Sökecek, çözecek bir şeyler(e var)arıyorum üzerinde ((ku-)/sup/-dururken) (z)ama(nla) kabuğu ısla(nara)k ve kalın(laşarak) (kop-)(a/r-/ı(p)/-(a)t-maya çalışıyor sanki beni üzerinden.). (C)esaret de (e)demeyeceğimi (pl)ânladığımda diğer tomruklar(ı) çoktan gözden yit(ir)miş oluyor(um); her seferinde, bir yüzyıl önce frengili o adam’ın da aynı biçimde (bilinç)altından söktüğü(nü) (sandığını) her nasılsa çok iyi bildiğim kimi (yabancı) tomruklarla karşılaştı(rdı)ğımda, ar(t)ı(k) ip(ler)e sahip ol(a)madığımın ve daha(acı)sı, olsam bile onları(n (dol)am(b)açlı (işl)evselliğindeki (lân)eti) (kull)anabileceğimden emin olmadığımın ayrımına varıyorum... ve dahası, kanımca başlangıçta da ben iplerle bağlanmış tomrukların değil, tomruklarla bir araya getirilmiş iplerin üzerindeydim. Uğultular ve gökyüzündeki devâsâ gözlerin gıcırtıyla açılması hep bunu ayrımsadığım o anda başlıyor ve ben son tomruğuma bu kez pençelerim olmadan sıkı sıkı sarılmış, düşmemeye çalışırken, ter ve kan içinde uyandığımda, içimden, sözcükler kıyıdan fazla açılamaz, diyorum. Dahası, açılmamalıydı.)]} Anlamıştım. Anlayacak hiçbir şey olmadığının kesinliği, benim erincim, sevincim olmalıydı. Ama ben, her şeyi anlamış, buradayım. Beni arıyorlar; Onlar’ın pintice istedikleri açınlamanın bende olduğunu düşünerek. Başkaları kabul etmez, sorgulamayı sürdürürlerse, anlamış olmak yetmez. Beni arıyorlar, Paris’te izimi bulmuş olmalılar; şimdi burada olduğumu biliyorlar, Harita’yı istiyorlar hâlâ. Harita diye bir şeyin olmadığını ne denli söylersem söyleyeyim, daha çok isteyecekler onu. Belbo haklıydı: hassiktir, budala! İstediğin nedir, beni öldürmek mi? Hadi, öldür öyleyse; ama Harita’nın olmadığını söylemeyeceğim sana; git, kendi başına öğren... [Kasap çıktı. Kadın bakışları olup olmadığını anlamak için çevreye baktı; yok gibi öyle değil mi? Canı sıkıldı. Yüz cebinden birini biraz karıştırarak Ben’i eline aldı.] “Bu ben, ben bu... Kral’ın et filtresi gibi, elekle deliğinde kalanların bir ve aynı şey olduğu yolculuktan geliyor; kendi öğelerini ayrıştırıyor ama aile yok ki artık kasabı olsun! Bu çevrimi boşalan zembereği o bile yineleyemez... Ne? Göksel bir aile mi var? Onların aile kasabı Nietzsche denen adamdı. Üstelik Meryem de etten bir filtreydi; İsâ’nın onun içinden geçirildiği söylenir: Doğal seleksiyon!” [Gülerek] “Kötü bir espriydi ama teoloji dersinde dilimize dolamıştık bir zamanlar, -benim başımın altından çıktığını itiraf etmeliyim- bu kurguya göre İsâ Tanrı’nın oğlu ya da evlatlığı değil, çocukluğuydu. Tanrı Meryem’in divanında -burada gülme krizine girerdik- kendi yüksek zâtına psikanaliz uygulamış ve çocukluğuna kadar inmiş ya da incelmişti. Yani Hıristiyanlık ilâhî bir depresyonun ürünüydü. Hocamız -yemin ederim her an firar etmeye hazır bir hapishane gardiyanının görev bilinciyle dindiremediği susuzluğu arasında salınır durur hep- böyle yapılan akıl yürütmenin ‘çağa uygun moda bir cehalet’ olduğunu her söylediğinde varsayımımızı inatla ve aslında iyi de temellendiriyorduk ama şimdi... hak veriyorum ona. Miktarlarla sorunum olmuştur hep; kahveye sütün, çaya şekerin, çorbaya tuzun, düzüşmeye şiddetin, Heidegger’e Nazizmin, aşka nefretin, dostluğa aşkın, felsefeye matafiziğin, İsâ’ya Tanrı’nın ne kadar konulacağı konusunda özgün ya da en azından kabul edilebilir oranlar tutturamadım hiç… Her seferinde bir önceki düş kırıklığı, alay konusu olma ya da başarıyı unuttum, ama yoksunluğun rengini ve tadını da unuttum, düştüğüm eşsiz çukurlara kerelerce yeniden düşüp duvarlarına yeni çentikler attım... O yıllarda hem Büyük Tutunamayan’a deli gibi âşık olduğumdan, rüyalarımda falan onunla günlüklerini yazdığı hasta yatağında tedirgin ve cılız bedenini hırpalayıp kederlendirerek, pervasızca sevişip sırılsıklam uyandığımdan, hem de onun gibi İsâ’yla uğraştığımdan… [Gülümseyerek] … bana Selin Işık derlerdi. Selin aşağı Selin yukarı.” [Zamiri yeniden cebine koydu.] “Demek bir kaçınılmazlık sonucu olmayarak evin ünlü, ünsüz öğeleriyle arandaki bir ilişkidir hakikat. Dilin onu telaffuz ederken ke-kekkke-kekkele-lediğibir, birar-birarzzu ola-olararak-olarakha-haki-hahakikat’ten yadaaara- araçççsal / arararaçlı a-kıl’dandem vura-vurayım, ne olsa beylik, ne dersem diye-yyyim sonuçta bir aidiyet gggib-gibigö-görünecek... ve böylece dekoratif bir dizilimle tedavülden kaldırılabilir hale gelecek değil mi?! Evet! Böyle oluyorsun sonunda! Yalnızcılık oynuyorsun!” [Yalnızcılık oynar mısın?] “Evet. Elbette. Hadi, oynayalım mı?” [Koltuğu okuma biçiminin aptalca kendi kuyruğunu yutmak olduğunu da anlayabilirsin zamanla ama bunun üzerine şık bir örtü de örtebilirsin. Tablo: Kadın bir ev içindedir. Bir ev ve bir dil “içeriye” doğru da genişleyebilir.] “Ciddiyim ben; şu öykü okur gibi yapmanız yok mu? Öyle kırıcı ki! Ben diyorum ki kaçmanız için hapishanenizi çok iyi bilmeniz gerekir. Bir evden ve bir dilden onun içinden kazılan bir tünelle de kaçılabilir. Kaçamazsanız da üzülmeyin, işler daha kolay yürüyor artık: Büyük, kapitalist, ondan kaçınılamaz bir aygıt kurmaktan daha ekonomik ve zahmetsiz şey insanları bunu yaptığınıza inandırmaksa, lütfen aynı formülleştirmeyi firarınız için de yapın!” [Koltuğun çevrimi sensin! Onu hızla bozdun! Yerde, altında gri bir karmaşa küçüldü! Buna! Karşın! Aklındaki! Mürekkepli! Küre! Büyüdü! Sayfa silindi! Şimdi oku koltuğu!:] “Hayır! Sence oturmadan okuyamam öyle mi? Sen beni ne sanıyorsun? Benim bu konuda çok kullanışlı, çok anlaşılır pergel, gönye, cetvel-i efkâr gibi şeylerim vardır. Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Şşt… [Fısıltıyla] … cetvel-i efkâr, düpedüz neydir. Onun çalgı olduğunu söyleyenlere inanmayın: Ney bir ölçüm aracıdır. Ben bu gibi gereçleri kullanabilme becerisinden yoksunum ama onları gün boyu birer rüya gibi görürüm, birer suçlama gibi dünyanın çevrimsel döngülerine yöneltirim [huuu], basarım tetiğe! Koltuğu koltuk sözcüğünden, iki nokta arasındaki en yanlış mesafeyi en doğrusundan ayırt edebilmeyi onlarla beceririm: [huuu] Şşt… [Fısıltıyla] … Duydunuz mu? En kısa olana Doğru demişler; şunu bilin ki bunu ironik buluyorum ve kıçıma değmiyor diye zavallı koltuğumu da yok sayacak değilim. [Bağırarak] … Okuma yazmam var benim! Çözülmeden söz ediyorsun, neymiş? [Gülünçleştirerek taklit eder.] … Kadın bir çözülme içindeymişmiş! Benim cinsiyetim bile bir bakıma rumuzdur! Onu bozabilirsin yazar bozuntusu ama onunla oynamanı önermem, seni... seni aşağılık... [Ceplerini aranır.] … Ben kendisinin başarılı bir projesi olanlardan değilim anladın mı? Aklımdaki mürekkep kulaklarımdan boynuma sızacak birazdan, bu oyunun naif kuralı içinde silinmiş, evime kapanmış yalnızcılık oynuyorum işte! Bu senin bozduğun biçimleri bile belli bir düzen içinde ve dekorasyon / gramer ilkelerine uyarak, az çok bir burjuva ahlâkı içinde dizebilirim çevreme. [Slogan atarak] … Yaşasın re-construction! Tek yol evrim! Buldum! Ama benden...[Sakinleşerek]… Ben’den... hakikat olmak ve onu anlamak arasındaki ayrımı istemeyin, bu herkese haksızlık olur, elbette, hakikate de... Mevlâna ‘meğer ki defineyim Kârun değilim’ demiyor mu? Neden yok benim de böyle bir hakkım? Meğer ki hakikiyim hakikat değilim... Çokça emelin âmili... âmil dedim de, okur, siz de amma safmışsınız, tanrısal terazide ikiden fazla kefe ve denge vardır! Bunu kaldıramayacaksanız şunu da buyurun: Tanrı terazinin başında durmaz, bizzat o terazi olarak kefelerinden birinde oturur! O kendi ağırlığının peşindedir ve yalnız bunu merak eder; yazarın size göre durumu gibi. Yapıtı içinde oturur bulacaktır kendini, hiç kullanılmamış bir şifreyle yazılan, hiç beklenmedik bir zaafla bozulan akrostiş, asla okunamayacak bir mektup olarak. Bir hakikat araman boşuna, okur. Bir kerede kullanılıp atılacaksın sen de. Benim gibi mi? Evet, benim gibi! Bununla mı yaralayacaksın beni? Kendi acziyetini böyle benim kağıttan damarlarımın karşısında etten kemikten ve kumaştan durarak mı unutacaksın? Öyle yap! Ama ya okuyan bensem seni? Böyle, en mahrem anlarında sevgili rahmetli nineciğinin ruhu olarak izliyorsam seni? Utançtan ölüyorsa, sararıp soluyorsa kadıncağız sen mastürbasyon yaparken çüküne “İyi ki varsın, iyi ki varsın” dediğinde? Ama bırakmıyorsam ben huzur içinde uyusun? Ensesinden tutup izletiyorsam zorla? Ben okuyorsam seni ne olacak? Ve hem de üçüncü sınıf postmodern bir romandan daha değerli bulmuyorsam? Ne olacak o zaman? Çıkın evimden artık hiçbirinizi istemiyorum hiçbirinizi! Duyuyor musun yazar bozuntusu? Tipik bir yeniksin sen de! Yo! Bırak konuşayım, bak sakinleştim. [Derin bir nefes alır. Ağlamaklı.]… Tamam. Hepinizden özür dilerim. Nine falan yok, onu sizi üzmek için uydurdum. Sadece ben varım. Sadece ben… Bir dinleseniz belki yazmak da okumak da zorunda kalmayacaksınız artık, lütf...” Üçüncü Yolculuk: Mürekkebin Gerilimi “... Bu yüzden solucan klasik sanatın sükûnetini kucaklayamaz. Bunun yerine, renklerin artık renk olmaktan çıkıp kan lekelerine dönüştüğü ekspresyonizmin dikenli ormanında bulur kendini. Solucan o dev saksağanın gövdesinde bir lif olmanın eşiğindedir ve dünya görüşünde bir iyileşme olmaz. Sevdiklerinizle baş başa mutlu bir gün geçirmek daha iyi bir kaderdir kuşkusuz, Tanrı olduğunuzu veya en azından Leonardo Da Vinci olduğunuzu hayal ederek.” (Franco Ferrucci) “... Tabutlukta duvara biri to be or not to be yazmış. Altına birileri her dilden buna benzer bir şey eklemiş. Saydım 19 dil. Slav dillerini anlamıyorum ama, Sapşıkça bile var. Altına ben de bir şey yazayım dedim. Yazmak değil tabii, kazıdım. Ne yazayım? Ya herro ya merro diye yazdım, bir de altına toplam çizgisi çektim.” (Ahmed Arif) “... 16 Nisan, bugün, virgülü, örendim, bubi virgül (,) bi nokta, kuyruklu, Miss Kinnian, önemli diyor, çünkü, yazmayı, kolaylaştırır, insan, bisürü para, kaybedebilir, eyer, bi virgül, doğru yerde, deyilse, dedi, benim, hiç param yok, ve bi virgül, nasıl kaybetmeyi, önler, anlamıyorum, ama o, herkes, virgül kullanır, diyor, ohalde, bende, kullanıcam,” (Daniel Keyes) [Tablo: Kadın, duvara dayanmış bir boy aynasının önünde, bir sandalyede oturmaktadır. Yerde dağılmış objeler, çoğu bezden, kalıplarından kopan, geometrinin kareli batağından yeryüzüne düşüvermiş mecalsiz çizgiler gibi sayısız iplikle karmaşmış, kimi metal oyuncaklar, bir azizle gravürü, bir el bombası ve yanında kopmuş bir el, bedeninize ovaladığınızda bol kir çıkaran Kağıt üstünde bir dua ve yanıtının iç içe geçmiş, tanınamaz durumda sözleri, eski, ucuz tenekeden bir enfiye kutusu içinde solgun ve sabırla parıldayan cadı peltesi, içine sayısız küçük, renkli taş konmuş eski bir boş, birkaç pil... Geçmiş ve gelecekleriyle değil, tümüyle şimdi ve burada, kendileri ve diğerleriyle birlikte.] “Ama nesnenin şimdisi, onunla birlikte içinde yer aldığımız ve de bu iç’i oluşturduğumuz doğrusal -‘duygusal’ diye düzelttiğinizi mi duyuyorum? İlginize teşekkürler ama kanımca aynı şeyden söz ediyoruz.- zincir içinde nerededir? Bizim şimdimizle aynı yerde ve üst üste mi? Sanıldığının aksine, nesnenin şimdisi, geçmişi ve geleceği ortasında, ikisine de eşit bir uzaklıkta yer almaz çok kez. Fotoğrafik lânet onu sürekli ve delirmiş bir geçmiş içinde tutar. Karbonlu mumyalama! Karanlık odalarında kükürt soluyan umacılar! Şimdi bende hiçbir eksik yok; birbirlerinin etlerinden dişleyip kopardıkları parçalarla, birbirlerinin kimliklerinden ezberledikleri medenî hallerle, birbirlerinin neliklerinden emdikleri kanla Adenin tedirgin ve homurdanan dallarını süsleyen nesnelerim tamam. Isırdıklarım ağzımda.” [Kadın aynadan aldı yükünü. Yansıması tarafından hiçlenmiş biri; bu eşyanın kimisiyle ne çok övündü. Kimi adına umudu kırıldı: Tuvallerle ciltlenmiş kitaplar, ova ova cini kaçmış ışıldaklar, yıllar önce kendinde öldürülebilecek, yaşayan bir şey bulmuş bir dostun yarısı içilmiş sigarası, yarısı giyilmiş sutyeni, mektuplarında yarısı bile yaşanmamış yaşamı... duvarlarda Farrokh Bulsara’ya yazılmış her şiirin üzerinde o ağıt sırasında ağlanmış biraz gözyaşı ve o ağlayış sırasında boğazına dolanan birer şarkı, tarihi hakkı verilerek yorumlanmamış tahta yüklükler, vazoların içinde kaotik ve acımasız bir dünya belki ve belki kimi adına yeterince yorumlanmaktan ne çok ürktü. İnsan ürkmez, atlar ürker, insan korkar. “Hayır, ürktüm işte düpedüz ürktüm!” [Yüzünü bir kadın yüzü resmine çevirmek için fazlaca boyandığı zaman, ayna da bu yükü devredememekten ne çok korktu.] [Ayna:] “Düpedüz korktum, ama yaptım değil mi? Evet, geçip karşımda durdu -ki bu kadın çoğu kez bende gördüğünü duvarda, duvarda gördüğünü bende görmeyi arzuluyor gibidir- (Rıfat Ilgaz); ama başardım, kendine imanını yükledim ona… başardım değil mi? Direnecek gibi değildi. Bu arkası simli tabloya tüm ressamların tüm kadınları gibi uysallıkla yerleşmiş, boyalarla yüzüne kübik çizgiler çizmişti ama içine tekdüze bir soluma gibi yayıldığı resimden ayırt edilebiliyordu yine de yüzünün Manzarası.” [Bakınız tuvalet pencerelerinin karşısına Manzarayı koymayan Tanrı bilinmeyen bir nedenle bu kadının yüzüne koymuştur ve ona baktığınızda modelle yapıtın aynı şey olduğunu sanıyorsunuz ya da izleyenle izlenenin; tersine bir perspektifin sizi içinde küçülttüğü beğeniniz dilini ve gözünü yitiriyor gibi oluyor. Yine de bu yüz birini, mesela bir âşığı ya da tam kendini anlamak için kendi yaşamına bir casus olarak sızmış birinin yüzüne de benziyor. Geniş bir yaka içindeki başını alay edercesine yana eğdi. Aynada hiç temsil olanağı kalmayıncaya dek yüklendi görüntüsünü. Dikkatle kıstı gözlerini:] “Aynanın içinde bir yerimiz olduğunu savunmak olanaksızdır elbet. Ama bu aldanı üzerinde durup düşünmeyi hep savsamışızdır. Kediler bizden daha meraklıdırlar aynaya; kızarlar, sinirlenirler, elleriyle aynanın arkasında araştırmalara girişirler. Gördüklerinin kendileri olduğunu anlamışlar mıdır? Bir şey diyemem. Ama hem görünüp hem olmamak onların aklına aykırı gelir. (Melih Cevdet Anday)” [Geriye yaslanıp gözlerini ovuşturdu:] “Yalan söyledim size sayın okur; yazamıyorum, yalnız okuma bilirim ama bu aynayı da kedilerden fazla okuyabildiğimi söyleyemem. Annem ben küçük bir kızken ‘aynaya fazla bakma delirirsin’ derdi; sonra akademideyken bir tan vakti bu yöntemle deliren münzevi bir ressamdan söz edildiğini çok duydum. Buranın burasıyla aynanın orasının bile ve her şeyin iki -ve tanrı bilir kaç- görüntüyü birbirinden ayıran o soğuk çizgi içinde olup bittiğine inanıyorum ben. Bu yüzden kimyadan nefret edip fiziğe taparım; çizgi film karakterlerinin ölmeyişlerine herkesten çok şaşırırım. Aynayı anlayamıyorum bu yüzden, yine de karşılıklı alıyoruz verdiğimizi onunla, görüntülere inanmıyoruz; ezgisini yitirmiş sevişmeler gibi yıllardır birbirimizin içinden geçip duruyoruz, birbirimizde değil. Öyle ki karşısındayken aslında onun baktığı bir aynaymışım gibidir ama çabuk kırılan bir kuraldır bu. Deli değilim ben. Bunu anlamanız çok önemli. Hele aynaya çok baktığım için hiç değil. Şakadan, ama sadece şaka olsun diye, yoksa deli olduğumdan değil… kimi kez işte diyorum ki ‘Ayna ayna söyle bana benden daha güzel var mı dünyada?’ Biraz olsun eğlendiriyor bu düşünce beni. Buna hakkım var, çünkü çok yalnızım. Deli olduğumdan değil, bunu şimdi çok söylüyorum diye kafayı taktığımı da düşünmeyin sakın. Umurumda bile değil! Yani, değilim, yanlış anlamayın ama olsaydım bile umursamazdım, demek istediğim buydu. Şöyle söylüyorum, yalnız hissediyorum kendimi ve içimde beni kapı dışarı etmeye çalışan biri var; içimden konuştuğumda bile muhatap bir kulak bulamıyorum artık. Çok sessiz olduğunda bu ev, işte diyorum ki… [Ağlamaya başlar] … ‘Ayna ayna söyle bana, benden, başka… benden başka biri var mı dünyada?’ Okur, bana bir mendil verebilir misiniz?” [Tablo: Aynanın çerçevesi var mı diye bakar, yok. Peki gerçekten duvara mı dayanmıştır? Burnunu çekerek.] “Evet, açık bu, aslında tam o temas noktasını göremiyorum ama zaten yetersiz bir metafor olurdu; adamotlarının sonuncusunun bedeninde onun etlerini bastırdım içine. Aklım sıra dokunuşun görüntüsünün berraklaşacağı bir yer araştırıyordum, orada âşık olup kurtulacağım kendimden… [Şiir söyler.] … Bastırdım sıkıştırdım / Olası değil / Sardım geçtim içinden orası değil / Sanki bir jelatinle sarılmıştı bedenim / Derim sanki dokunmamı engelleyen bir jelatin.” [Şiir biter. Aynayla duvar arasında geometrik bir ilişkinin, kara deliğin, patlak balon parçalarından küçük kabarcıklar emilerek daha küçük bir takım baloncuklar oluşturulması gibi, boşluk içinde boşluktan bir yudum alarak belirdiğini gördü. Bir takım nicelikler -ama sayılar değil- gelişti burada, zeminin ayna ve aynanın duvarla yaptığı birkaç açı içinden yayıldı yere, başka çizgileri belirleyerek kadının ayakları altından sınırlarını arandı evde. Fısıltıyla.] “Bir takım, fısıltıların, kimi, yarıkları, doldurduğu, duyuldu.” [Kadın gözlerini kapadı. Küçük sayılabilecek gözler bunlar ama büyük kapanıyorlar. Ellerini, koltuk altlarını sıktı; bacaklarını birbirine yapıştırdı iyice; karnını gerdi; soluğunu tuttu; ağzını kasarak yarı açtı, kapadı; bedenindeki tüm algının zayıfladığını duydu o an. Dünya zardan kanatlarıyla başının çevresine, gürültüyle kulaklarına üşüştü. Ellerini yumruk yapıp kesik hareketlerle salladı ama kovmaya çabaladığı gerçekten birkaç sinek olsaydı bile oldukça yetersiz kalacaktı bu hareket. Soluk soluğa gözlerini açtı. Ayna. Duvarlar.] “Bir, iki, üç, dört... beş.” [Altında bir sandalye mi? Daha çok bir iskemle gibi görünüyor şimdi. Gürültüsüz, halinden şikayetsiz bir iskemle.] “O, ‘tüm eş anlamlılar birbiri yerine kullanılamaz’ derdi; söz gelimi sandalye başka bir şey, iskemle başka. Tıpkı bestekârın besteciye göre daha tutunamamış bir kimliği olması gibi.” [Duvarda bir örümcek yürüyor, durup yine yürüyor. Kadın görüntü bulanıklaşmayacak kadar yaklaştırdı gözlerini örümceğe. Hayvan durdu. Bekliyor.] “Soluğumu mu hissetti?” [Örümcek soluğunu tuttu, duvardaki yarığa girip gözden kayboldu ama hızla yine çıkıp durdu.] “Neden bakıyorsun öyle bana? Burası benim evim.” [Kadın bunları söyleyip eğilerek ağı yavaşça ağzına aldı; beriki can havliyle yarığına girerken köşenin tamamını ağdan temizlemişti, başını uzaklaştırdı.] “Kabul et, ne olur... Tüm pencereler ve odalar arası ayırım bozuldu ama ben hâlâ kadın diye çağrılanım. Militan bir özgürlük açlığı çekebilmem çok zaman aldı benim ve içinizden kimileri bu nedenin intihar biçimimi seçebilmek ve dünyaya yeniden gelmemenin özgün bir yolunu bulabilmek olmasını anlaşılır bulabilecekse, meramımı biraz olsun anlatabilmiş sayacağım kendimi... Yine de bu ad, bu meram ve bana seslenen bu ağız da kendi gıyabında bozulmalıdır: Batı’nın ağzı değil bu, dokuz kez kustum ondan, suyunda ezdiklerimi, liberal görgüsüzlüğü, yıkıntı harita parçalarının kırık dökük gölgesinde dokuz kez kustum. Evet, birileri söylediklerinin gerçek olmasından korkacaksa bu en çok Borges olabilir. Belbo, Casaubon ve Diotallevi’nin korkusu, gerçeği -Plân- bire bir çakışımla kurmaca olarak yeniden var etmiş olmaktı; bu biraz Don Quichote’nin aynısını yazmaya benziyor. Borges ise zaten kurmaca olanı ‘gerçek’ olarak var etmiş olmaktan korkabilirdi. Ne yani? Temel mesaj, gerçeğin anlatı, anlatının gerçek olabilecek olmasıydı. Belki Tanrı halihazırda var olan birşeylerin üzerinden ışıklı, kutlu, fosforlu bir kalemle geçti. Batı’nın batıda olmasının pratik yararları olan ağzı bu; şimdi yitirebilirim bu ağzı artık, söyleyecek yasak sözler bulmalı!” [Göbek deliğinde başlayan bir tür hastalıkta gezdirdi elini.] “Neler oluyor? Yazı hakikatin faturasıdır Tapu Bey! Bu gece bu çözülme içinde göz kararı ödenecek… bakın bu göksel fatura bu batılı ağız tarafından üstlenildi!” [Hakikatin sahnesiydi yazı ve bu mayınlı sahne kadının tedirgin adımlarından gıdıklanmış, tiksinmişti. Onda sahnenin bile kanmadığı, kaşındıran bir şey vardı ve bu gotik havayla kadın, sanki oynadığı bu kadınsı rolle gizli ve daha büyük, yalnız kendisinin oynayabileceği bir rolün provasını yapar gibiydi. Anımsa, ağlamaklı konuşmanın yolu karnını kasmaktır; kırık bir ses, acındırıklı bir öykü ve öyle ki sözler kopar gibi çıkmalı, seyirci kanadığını görmeli ağzının; dilini ısıracaksın icâbında! Yıkkın olacaksın! Başın bir iple asılmış tavana, hesabı kaçmış bir sarkaç gibi salınıyor, öyle duruyorsun ayakta, boş bir çuval gibi sallanıyor bedenin, rüzgârında acının:] [Sahnenin önüne dek yürüyerek.] “Uzun zaman oldu. O zamanlar dünyanın belleği, benim onu anımsamamdan önce, bir parmağın bir elin bağlamından, bir imgenin bir şeyin içinden çözülmesi gibi bedenimin bir karış çevresindeki kozada, ergenlik içinde bir çocuktan bir kadın oluşturuyordu… [Olağan ve kakışık şantiye sesleri:] … Erkeklerin traji-komik nasyonal sosyalizmi: ‘(Kadını) Üreten bizsek tüketen de biz olmalıyız!’ ve Tanrı hakkı için, şaşırtıcı başarıları… kadın, soyun onu, geriye kal. ‘Bütün olmuşlarla olanların ve bütün olacakların, o kelimelerin içinde kendisine varmadan eskidiği’ (Özdemir Asaf) bunca yılın, tüm bir ıvır zıvırın, kozamın ve benimin bu bedene daralmasının ve sınırlarımın tutkulu âşıklarca ihlâl edilmesinin üzerinden çok zaman geçti. Öyle ki insan yazının büyük bir takvim gibi kaleminden yapraklarını döktüğünü kuruyor kafasında. Şimdi bir çözülme içindeyim derken, kadın diyen ağzın kendi çözülmesini kast ediyorum; ama ya ben, daha mı açık görebilmeliydim kendimi? Size iki kez yalan söyledim, yazmam var, okumayı bilmem ben asıl.” [Kadın, odanın kenarında bir merkez olarak, cinsiyetini taşımayı kabullenmiş egosuyla bir cinsiyeti(-n ne) olduğundan habersiz egosunun şık çatışmasını içinde âni bir azarlamayla durdurduğunda, aynayla duvarın arasında oluşan bunalım bileklerine dek yükselmişti yerden ve hareketleri yavaşlamış, tepkileri gecikiyor ve belleği basit roller için bile yetersiz, dahası ilgisiz kalıyordu. Aynada bir kadın yüzünü toparlamaya uğraşırken, yeni bir simya üretmeye çok yakınken duraksadı. Aynaya koklayarak dokundu.] “Ardında mı önünde miyim bunun? Borges’in söz ettiği şu... şu hep karşı tarafın yaptıklarının aynını yapmaya mahkum edilmiş varlıklar hangi tarafta? Belleğim esaretini yazgısı sanıyor olmasın? Ya aklım deliliğini sağlık?” [Şık bir takım elbise biçimindeki deli gömleği içinde, Lacan’ın yüzü belirir; gerilimli, hızla soluyan bir yüzdür bu. Kadın dokunduğu yeri sildi.] “Ona seslenebildiğim biri olarak, ben kadın mıdır? Herkes için ortak ve güvenilir, uysal, şirin, beyaz bir kobay. Bu örgü kimseye haksızlık etmeden neresinden sökülür? Modernliğin komik fallusları arasında benden esirgenen mahremiyet, Ben’in mahremiyeti de sökülmeli mi çevremden? Romeo ve Mecnun birbirlerini düzsünler! Ben bir sözleşmedir değil mi? Taraflardan biri olmadığım bir sözleşme! Kadınlığın Ben’i, onu görmemek için hep ve hep içinde yer aldığım… bir, bir cinsel organdır. Modern kapitalizmin onun başka cinsel organlarla sayısız birleşmesinden koca bir farklılıklar uygarlığı yarattığı! Oysa Tanrı’nın kaybolmayalım diye boynumuza taktığı renkli bir tasma değil miydi Ben ve üzerinde adresimiz yazmıyor muydu? Firar etsek de çıkaramayız onu, istesek de okumayı unutamayız; evine iade edilir giderek daha fazla parçası.” [Ağlar] “Kendim, gir içime! Bozulan yaylar gibi aşkların külünü ele!” [Çevresine baktı. Sürpriz yok. yerde yükselmekte olan karanlık bunalımın içinde yüzen objeler arasında annesinden kalan koyu beyaz, parlak kumaştan iğne yastığına takıldı gözleri.] “Ben mi yapmıştım bunu? Demek benden kalmış. Okuldayken mi? Bodrum kattaki bir salonda Türkçe’yi içinden üzerimize tükürür, ondan kurtulur gibi konuşan bir öğretmenin eşliğinde yapılan elişi dersinde, Bir Parça Kumaşın İçine Başka Bir Yığın Kumaş Parçası Doldur(t)up Bohça Gibi Büz(dür)erek Büzülen Kısmı Küçük Biraz Uzunca Bir Baklava Biçimindeki Vernikli Tahtanın Ortasındaki Delikten Geçir(t)ip Arkasında Aç(tır)arak Raptiyele(tmişlerdi)! Kızlara o günlerde yaptırılan birçok işin içinde iğneler vardı. İnsan alışıyor, lânet iğne bir türlü eline batmıyor. O İrlandalı adam ‘Dikensiz gül olmaz’ mı demişti? Aklı sıra katlanıyor! Metresi için söylüyor bunu üstelik! Gül sandığın şey diken çıkmasın da!” [Eğildi. Yükselenbunalıma değmeden, parmaklarının ucuyla aldı şey’i.] “Annem nerede? O da yaşadı mı bu çözülmeyi?” [Kendi alçakgönüllü iflâsı içinde annesi kadına ‘Doğurduğumda ben girdim senin içine’ demişti. Şimdi onu hayal meyal anımsıyor; çünkü akşamları işten dönerken çocuklarla panayırı andıran sokağın başında bir düş gibi belirir, pencerede onu izleyen kızına bakmadan eve doğru yürür, varınca da durmaz, geçip giderdi sanki. Babası ise kül tablasıyla yatıp kalkan pek doymaz mideci. Kimsenin yakamadığı çakmakları yakmakla meşhur, naklen kaybettiği maçı banttan kazanmayı uman, yörenin sayılı tombalabilimcilerinden... hüzünsüz biri.] “Aşağılık herif, annemi bir oyuncak gibi atmıştı önüme, demek oluyor ki bir annem vardı benim de. (Cansever) Düşündükçe, ‘bir mezar içindekinden bambaşka biridir’ diyesim geliyor; kızını, kendisinin ölümü olarak karısına gömen bir baba; kendini, kendi doğumu olarak kızına gömen, belki doğmamış olan’ın, yani hiç yaşamamış olan’ın, yani ölü olan’ın ilk mezarı olan bir anne ve gelecekte bizzat kendi mezarı olacak kendine gömülü bir çocuk... Kanımca uygarlığın bunca kazma kürek kullanması gömülü şeylerin günün birinde oradan çıkarıldığında arkeolojik bir bulgu olarak değerli bulunması arzusudur. Tanpınar’ın “mucizevî manivela” dediği psikanaliz, gömerken de çıkarırken de aynı aygıtları kullanır. Süpürgesinden inen ruh mühendisi tarafından, aklın mezarlığı olan bilinçaltından bir bakıma ruh çağırır gibi çağırılan / çıkarılan veri, dışarıdan bir tarihsellikle yıpratılmış bir ‘ziynet eşyası’ olarak, önceden bir tutam rasyonel kurbağa bacağının iki tutam olgucu örümcek ağıyla karıştırılmasıyla elde edilen iksire batırılarak bilinçaltının mezarlığı olan akla takılır. Bu, sizi, kimi lânetlerden koruyacaktır artık: Özyıkım lânetinden, direnişten, yasabozuculuktan. Ben o çocuğun tabutuyum yalnız desem melankolik mi bulacaksınız bunu? Sorunlu bir yetişkin olmam gerekirdi öyle değil mi? Ve sürecektir değil mi? İçine girmek için bir anne de ben doğurabilirim. İğnelere ve kozalara alıştırıldım ama kadınlığı, dişiliğin onun içinde zayıflayıp bir işleve dönüşeceği kuramsal bir dölevi olarak kuranlar büyük olasılıkla erkekti. Yoksa ne? Ondan uzak kalma hakkım karşılığında ona ‘tâbî’ olmam. Anlatabiliyor muyum? Bir annem yoktu benim ve hiç olmadı. Ne bir ilk nesne ne bir geçiş nesnesi olarak. Yine de bunu bir melodrama çevirecek değilim; acıma organınızı boşuna diktiniz yüzüme öyle sevgili okur! Onunla çok gülünç oldunuz!” [Karnına baktı.] “Şu küçük kararmayı saymazsak sıradan, sıkıcı bir karın bu. Tanrı’nın kadını yaratırken daha bir özenli olmasını istemek âdil olmazdı evet ama işte insan göz alıcı bir karna sahip olmak da istiyor. Olasılıkla yüzüm ve ellerim gibi mağrur bir beyaz. O adam ‘Kadın tanrının her yedinci gündeki aylaklığıdır’ mı demişti? Üstelik ağzını saklamak için dev bir bıyığı bile vardı. Bu yüzden mi çok şey söylemeye cesaret etti? Ya defterine böyle yazdığı bu arkacı vecizeyi daha sonra kitabına ‘Şeytan tanrının her yedinci gündeki aylaklığıdır’ diye değiştirip aldığını biliyor muydunuz? Kadın diyen ağız derken neyi kast ettiğimi anlıyorsunuz değil mi? Yine de... evet, içimde olduğu doğru annemin. Benim beklenmedik çocuğum; eksilecekler arasında bu da var: Bir anne imgesi, sınırlı bir şiddet, korkunç bir sevgi. Şu filmdeki gibi gece vakti yatakta birden yapışsaydım dudaklarına... ama yo, ben tam sorunlu biri olamadım. Psikanalizin yüz karasıyım. Ben Selin Işık’tan çok Hayriye İrdal’ım!” [Akılda durmaz şeyler geveledi kadın ağzında. Elinde pembe iğne yastığı, üzerinde hiç iğne yok, delik de yok.] “Sizce de öyle mi? Belki vardır. Görünmüyor. Benimki de görünmese... boşluğun içinde kara delik!” [Aynaya baktı.] “Ben, kadın, ne arıyorsun aynada? Bir hakikatinin olması alçaltmaz mı seni? Kıskanmaz mıyım onu?” [Yanağına dokundu.] “Kendine güvenen bir yüz benimki. Hiç de anonim sayılmaz. Gözüm kapalı geçebilirim üzerinden, yüzümün altına atabilirim imzamı. Her an kuşkuyla geriye eğilebilecek bir baş, kuşkumun altına imza atamam. Evet, abartmaya gerek yok. Şimdi, açıkçası soyut bir karna sahibim ve sırtım psikanaliz yükünü taşıyamıyor: Hem psikanalist kiralık katildir; ne zaman ve nerede olacağını bilemeyeceksin, kaçışın anne! Sakın ha onarılmayın, hele benim içimde hiç! Eh... ne çıkar bundan? Diyelim sözlerim ağzımın çevresinde şişip sarktı, sıkıyor beni; kendi mememi kemirir gibi kemiriyorum diyelim bu yığını. Birinin karnımdan konuşarak açık etmesini arzuluyorum hakikatimi; bir bebeğin değil, annemin değil, adamotunun değil, yazar bozuntusununsa kadınlardan korktuğu ya da bıktığı belli…” [Kadın biraz yaklaştırdı yüzünü aynaya.] “Evet? Sende bir hakikat var mı yüzüm? Söyle! Ulan bir parça ucube gibi iliştirilmiş, emanet mal gibi iğreti duruyorsun kafamda konuş biraz!” [Bir yansımadan bir derece fazla bir temsil belirdi karşısında. Neredeyse bir taklit.] “Sahtesin sen! Bir robot gibisin! Demek yaşlı kör haklı olabilir!... Demek aynada beni oynayan batının en hızlı aktörü var olabilir!” [Kendinin yüksek sesli bir icrâsı korkutucu göründü kadına. Kaşları korku ve merakla çatılmış, çıldırmış sanki…] “O’ysam çıldırmışım sanki! Biri geçmiş karşıma boyuna o ne yaparsa aynını yapıyorum!” [Boynundaki fuları gevşetti biraz.] “Önünde mi ardında mıyım senin? Söylesene!” [Bir sessizlik.] “Musluğun birinden su mu damlıyor? Saat tıkırtıları mı? Yolun uğultusu? Yolunda giden şeylerin tekdüze sessizliği? Milyonlarcası birden aynı kof huzurun kaşıntısıyla elini kıçına mı uzattı? Esneyen tahta? Değil.” [Aynaya yaklaştırdı, tam kulağına dayadı kulağını. Fısıltıyla:] “Söyle... konuş biraz.” [Yüzünü çekmeden yanağını bastırdı aynaya. Kendini çenesinden öptü ve alnını hafifçe alnına vurdu. Çekti başını. Aynadaki dudak izini sildi. Tümüyle yapamadı bunu. Sesi titreyerek konuştu:] “Ayna kanla silinir… Ne olur... yardım et bana. Birimizden biri bir fazla ya da eksiğe sahip. Bunu anlamamı sağla bu gece. Yoksa bak bu ev siliniyor çevremden. Balkabağına dönüşmeden...” [Elini aynaya uzatırken] “Hadi, ne olur... Ah!!!...” [Aynanın birden çatlamasıyla gözlerini kapatıp korkuyla çekti elini.] [Sessizlik.] [Aynaya baktı. Boynundaki çatlağı hareket ederek ağzına denk getirdi ve dudakları acıyla titredi; mürekkeple karışık bir iki damla kan... ve bir çözülme içindedir ve tasması hızla daralır ve dünyanın palavraları hızla ucuzlar. Hiçbir evrim eşiğinden geçmemiş birçok, birçok saplantısının ayrımına varır.] “Yazı bir ana fikir oluşturuyor çevremde ve o benim yitireceğim hakikattir.” [Aceleyle bozulmuş, bir zamanlar mutfak olan ama şimdi bir mutfak eskizini andıran o odaya çok yakın bir dolapta yasal, sadece intihar için tasarlanmış, şu tok ya da aç karınla alınması pek bir şey fark etmeyen ama afili olsun diye mucitlerinin aç karınla alınmasını önerdikleri ilaçlardan olmalı.] “Piyasaya çıkması tıp çevrelerinde olay olmuştu. Herhangi bir sinir hapından bir kutu almak da ölmek için yeterli olabilecekken bir süre sonra her intiharcı advitamon’u tercih eder oldu. Öyle ya, bu ülkede bir şeyin çok satması için çok sattığını iddia edin yeter; sermaye bu topyekûn cinnet halinin pazar payını fark edince fırınlara intihar için özel düğmeler kondu; bu düğmeye basıldığında gaz, kilonuza, yaşınıza, direncinize göre sizi öldürecek kadar odaya verildikten sonra sistem otomatik olarak duruyor, böylelikle başka kimse zarar görmüyordu. Bir başka firmanın fırını kolunuza bağlı bir elektrot sayesinde öldüğünüz ânı daha kesin olarak saptayabiliyordu. İster kişisel ya da iki kişilik, ister aile boyu olarak kullanılabilen portatif giyotinler, kullanıcı hatasından doğan arızalar, tüketici davaları derken ordunun da baskısıyla sağlık bakanlığı olaya el koydu ve tüm intihar ilaç ve gereçlerinin üretimi ve elbette intihar da ikinci bir emre kadar yasaklandı; pazar yeraltına yöneldi. Ben de bu ilaçları böyle, elleri pardösülü bir adamdan aldım… [Şiir söyler.] … Lirik değillerdir olmayı da istemezler zaten isteseler de olamazlar ama hamarattırlar uyku hapları ve bir sürü zımbırtıyla ölümü magazinleştirecek kadar. (Cemal Süreya)[Şiir biter.] … İşte buyum ben! Bu ülkede burjuva var diyorum size! Beş kuruşum yok ama benim o bu ülkede! Siyaset sosyolojisi dersinde, dedim ki bir keresinde, okulda, zayıf ve çok sert bir bayan hoca azarladı beni, dedim ki: Burjuvanın üstleneceği role bu ülkede aydınlar talip olmuşlardır. Böylece onun yerine bir tür kurtuvazi oluşmuştur işte... ister Hanım değişsin ister şair, aşkın üstyapısı aynı kalır; kendisine her gün tıpa tıp benzer. Şairler politikaya bulaşmamalı bu ülkede, onun yerine tarihçiler şiir yazmalı! Bir yerde okumuştum, adam diyordu ki... ” “Sen” dedi hoca, “gençsin daha, karıştırıyorsun.” “Ama” dedim, “aydın rolü boş kalmıştır işte, onu da aristokrasi üstlenmiştir.” “Peki onun boşluğu?” “(Aklı sıra küçük düşürecek beni kaltak.) Toprak ağalığı! Hem toprak ağalığı her rolü üstlenecek kadar şark kurnazıdır değil mi? Onun boşluğunu soracak olursanız yanılırsınız; onun boşluğu yoktur.” dedim. “Bu saçmalıklarla zamanımızı harcıyorsunuz küçük bayan. Öğrenci rolünü palyaçoların üstlendiğini iddia ettirmeyin bana.” “Ya da öğretmen rolünü sivil memurların!” “Yeter artık, sarhoşsunuz siz, derhal sınıfımı terk edin!” “Asıl siz, terk edin sınıfınızı... ama sınıf mınıf kalmadı diyorlar artık; homojen bir ezilenler güruhu, burjuvası da işçisi de aynı derecede mağdur oluyormuş yani. Şaka yapıyor olmalılar. Sınıfımı terk edinmiş! Nereye gideceğimi söyleyin bana. Terk et demesi kolay... terk edin sınıfınızı! Fransız kolejlerinde Fransızca düşünerek Türkçe’yi anlamış, piyano öğretmenleri, edebiyat öğretmenleri, yurtdışı gezileri... gelmiş bana sınıfımı terk et diyorsun! Terk ediyorum ulan sınıfınızı!” “Hayır, hanfendi, bakın burada yazıyor, yok; bir tane varmış, yetmiş beşte nezleden ölmüş.” “Var diyorum, var, var, var!” “Hamaratlık mı?... [Gülerek] … Evet, belki... aklınızın ucundan bile geçmeyecek bir anlamda, hep hamarattım ben.” [Meraklı bir olanak çevresinde hevesle dolaştı, bileklerini, boynunu, şakaklarını okşadı; bunalım beli hizasında sanki şimdi kadını araştırıyor ama yorumlayacak yeni bir şey bulamıyordu.] “Ve biliyor musunuz, bu biraz kendi deli gömleğini tasarlama sorunudur; ‘amor fati’den ‘ya herrü ya merrü’ye… Bu deyim, özgün bir intihar yöntemiyle tarihe geçmenizi sağlayabilir; örneğin, Galata kulesinden atlayıp Üsküdar’a düşmek! Son uçta, amaçlanan bu olmasa da deli gömleğiyle kendinize sıkı sıkı sarılmış bulursunuz kendinizi. Kaç sabah ben kollarımda uyandım. Kaç kez çizdim rüyamın aklında kolları sonsuz açık ve rahat, dünyayı onunla sarabileceğim yepyeni bir gömleği. Bilseniz, ne görüyordum, kısa film senaryosu gibi bir geçmiş: Küçük bir kızmışım da o zamanlar annem bu deli gömleğini örüyormuş bana. Bayram ya da buna benzer bir şey için, sabırsızca bekliyormuşum ama bitmiyormuş örme işi. Öfkeleniyor, küfürler yağdırıyormuşum anneme, ‘Alçak!’ diyormuşum; sonunda bir gün, bilemiyorum, belki de o beklediğim günü kaçırmama çok az kalmışken bitiyor gömlek. Sevinçten duramıyorum yerimde. Annem böyle bitkin, kuşağına asılı iğne yastığından birkaç iğne çıkarıp son rötuşlarını yapıyor giysinin; işte tam bu aynanın karşısında hevesle giyiniyorum ki, yüzümün hali değişiyor, ağlama krizinde ‘Dur!’ diyorum anneme, ‘Dur vazgeçtim istemiyorum çıkar şunu üzerimden çıkar!’ Ama annem emeğinin sonucunu görmekte inatçı, arkadan bağlıyor kollarımı, şöyle bir bakıp ‘Melek gibi oldun, meleğim benim’ diye şakağımdan öpüyor; sonra sirenlerle gelip götürüyorlar, o yere kapatıyorlar annemin meleğini. O yerde gömleğini annesi dikmiş tek melek ben(d)im, bütün diğerlerininkiler hep aynı(ydı), bir örnek... Elbette daha el emeği harcanarak örülmüş bir deliliğin daha kolay söküleceğini söyleyeceksiniz bana şimdi, ama yine acele ediyorsunuz... Sevgili gömleğimi üzerimden sökmeleri annemin onu örmesinden çok daha fazla zaman aldı. ‘Sevgili’ diyorum çünkü ilk anda nefret etmiş olsam da ben onu, onu... çok sevdim... çok... sevmiştim. Yıllar önce önerdikleri gözlüğü takmayı gözlerimi bozar diye reddedip dünyaya buzlu bir camın ardından bakmayı sürdürdüğüm gibi, hastaneden çıkınca da gömleğimi çıkarmayı reddettim. Dinleyin! Tetikte olmalıyız! Gözlüklere, sigorta poliçelerine [huuu], oy pusulalarına, tüm pusulalara, kitap arkalarına, trafik ışıklarına, işaret parmağı yerine yüzük parmağını [huuu], yüzük parmağı yerine orta parmağını kullananlara, armağanlara, imzâlara [huuu], silahlara karşı... teşekkürlere, gramerde batıl inançlara, gücün karanlık yanına, indirimlere, pazarlıklara [huuu], toplu itaatsizliğe, toplu taşımaya, toplu sevişmeye, toplu intihara, toplu fotoğraflara, ikiz, üçüz doğmaya, tekerlemelere, fa majör opus 10’da size eşlik edecek hayaletin eline, yürüyen merdivende size eşlik edecek hayalet basamağa [huuu], kitaplarda yazara eşlik eden hayalet çevirmenlere [huuu], cinsel tatmine, başta damak zevki olmak üzere tüm burjuva alışkanlıklarına [huuu], evcil hayvanlara, evcil çocuklara, bütün çocuklara, en sevdiğiniz gömleğinizi sizden almak isteyenlere, tek gömleğinizi…” [Kadın hâlâ “kadın” diye kendisinden söz edildiğini sanıyor ve belki bunu umuyor, yıllardır orasında hışırdayan ve kanını emen evcil hayvanını taşıdığını sanıyor hâlâ... ve aynadaki sahnede kendisini kendisi olmadan bile oynayabilecek denli çıldırmış temsilinin yükünü yükselen matematiksel bunalıma devretmek için, rafa uğramalıdır.] Dördüncü Yolculuk: Raftakiler “... ‘Züht’ makamlarını ilk sınıflandıran kişinin İbrahim olduğu söylenir. Dokuzuncu yüzyıldan sonra sık sık görüldüğüne göre, üçlü ayrım daha sonraki bir kaynaktan çıkmış olmalı; bu ayrım şöyledir: a) Terk-i dünya, b) Terk-i ukbâ [dünyayı terk etmenin vereceği mutluluğu terk], c) Terk-i terk.” (Annemarie Schimmel) “Burada, biraz intihardan yana bir tavır almak istiyoruz.” (Michel Foucault) “Yine de şu ölüm ne garip bir arzu. Düşlenmeyecek bir şey; sırasıyla bir arzu oluyor bir dehşet, yerleşiyor bilince. Entelektüel son. Düşüncenin cenaze töreni.” (Paul Valéry) [Kadın, mürekkepten çizgiler biçimindeki saçlarında, bir kaba daldırır gibi gezdirdi elini. Olağan sesler kesildi. Cebinden çıkardı yükünü. Ezgiyle söyledi:] “Kaçarın yok zamircik, pişeceksin kaşıkta, ya Ben’im olacaksın, kara toprağın ya da.” [Ezgi biter. Ama bunalım üzerinde yüzen onlarca objenin hiçbiri kaşık değildi. Cesaretini toplayıp elini daldırdı.] “Bir şey yok gibi. Bir gözlüğü olan ama nedense hep onun üzerinden bakan bir ontoloji hocamız vardı. ‘mev’ini ve ‘pan’ını sanki telli bir Latin sazının klavyesi üzerinde söyler gibi tınlatıp vurgulayarak ‘mev!-cudiyet metafiziği çocuklar, bir hastalığın pan!-zehiri olan bir başka hastalıktır’ derdi; el kaldırmıştım bir keresinde, ‘hocam, içinde, önceden çok büyük miktarda Yoklukla karıştırılmış Varlık çözeltisi bulunan bir havuza A musluğundan birim sözcükte şu kadar miktarda Kurmaca akıyor ve buna göre’... dirseklerimi göremiyorum, seni nasıl içmeli zamircik?” [Tirat söyler] “Ne? Mızmızlanıyor musun? Kıvranıyor musun elimde? Bekle, kağıda sararım ben de. Şurada bir masal kitabı var işte, ağızlar ve kulaklar bekleyen ve belki kulaklarında dili olan bir ucube doğurmuş bir anne tarafından el değmeden üretilmiş bir Tanrı’nın kullanma kılavuzu olan masal kitapları ve bunların tanıtım ve dağıtımından sorumlu ‘snob’ yalvaçlar, derler ki gerçekte var olan tek şey Tanrı’dır; ama örneğin kahve fincanı da vardır ama diyorlar ki Tanrı da vardır kahve fincanı da ve hâttâ Tanrı fincanın içinde de vardır ama yerinde değil! Kağıda sarmalı seni ve yitirmeli, dil bile olanı olmamış edemezken aşka neden öfkelenmeli?!” [Tirat biter] “Kutlu mantık ‘Tanrı her yerdedir’ diyordu; daha altı yaşındaydım, bir korkudur aldı beni! Hep takip edildiğimi sanıyorum. İkide birde dönüp bakıyorum Tanrı manrı yok; yollarda tedirgin, hızla ve başım önde dönüyorum eve... Bir gün artık canıma tak etmiş olacak, bir deli cesareti doldu içime; akşamüstü oyundan dönüyorum, (sahnede kendisi küçük bir çocuk olarak geçer) bir anda, benim de kendimden beklemediğim bir hızla döndüm arkamı ve... ve Tanrı’yı şaşkınlıktan dona kalmış ve yok olmaya fırsat bulamamış halde karşımda buldum. (tanrı kendisidir) Neye mi benziyordu? Saçma bir soru bu sayın okur, elbette hiçbir şeye! Ama size, tüm kainattan daha büyük olduğunu söyleyebilirim. Bir süre ikimiz de korkuyla bakıştık öyle, sonra kekeleyerek, zorlukla bir ‘Sobe’ diyebildiğimi anımsıyorum. Zaten yaşamım o sobeyle değişti. Yumma sırası ondaydı. Kendi koyduğu kurallara uyacaktı, var mı öyle arkama saklanmak! Ama sorun şu ki, gözlerini yumamıyordu, olmuş olan ve olacak her şeyi görmek zorundaydı sanki hep, sanki iradesini bir an bile varlık üzerinden çekse her şey yok olacaktı, yine de bu riski göze aldı sanırım, Tanrı oluşunu bir an için, saklanabilmem uğruna askıya aldı. Ne yaptım dersiniz? Tanrı’yla saklambaç oynarken siz nereye saklanırdınız? Yanıtınızı bekleyemeyeceğim, ama altı yaşındaki o küçük kız, o anda hızlı düşünmek zorundaydı ve öyle yaptı; kendi tarafından bile bulunamama pahasına o korkunç yere saklandı... ama saklansam, şimdi görünmesem bile varım ben. Var olayım diye varlıktan tıpkı benim biçimimde bir boşluk yok ediliyor her an. ‘Edilmiyor olabilir, varlığının sonucunda bir varlık, yok olman durumunda bir yokluk çıkmayabilir ortaya’ mı diyeceksiniz? Tersine inanmalıyım bunun; biraz merhametiniz varsa aklımı çelmeyin okur, son uçta, o gün bu gündür sobelenmedim ama artık yaklaştığını hissediyorum ve inanın tanrısal sobelenme ânında yanımda olmak istemezsiniz!” [Kitaptan gelişigüzel kopardığı bir sayfaya yaydı yükünü. Bunalım göğsüne ulaştığından kolları havada, rafın üstünde özenle ince bir çizgi halinde sardı kağıdı; düşte gerçeğe bir içimlik kıyı, dilinin ucuyla kenarını ıslatıp kapattı. Kibrite uzanırken anahtarı fark etti.] “Vay, demek sen de buradasın, tüm oyuncaklar tamam... ama bekle biraz.” [Kibriti aldı. Sarmasının ucu zayıf çıtırtılarla yandı. Sayfadaki sözler o içine çektikçe kağıttan silindi.] “Sözler... kıyı... kıyıdan...” [Başı dönmeye başladı. Aklında beliren görüntüler, tüm sise karşın belirgindi: Bir yılanla konuşuyordu, bahçe gibi bir yerde, kendi bahçesinden farklı, çok daha büyük ama havası daha basık. Yılan bir şey gösteriyor kadına.] “Bir elma mı? Yo, teşekkürler, ben elma sevmem. Hem burayı tanıyorum, ben küçük bir kızken meyve çalardık bu bahçeden [Ezgiyle], dikkat et yılancık, aksi adamdır sahibi, uyuyakalıp kaçırmıştır, eceli olan kıyameti [Ezgi biter]. Sopayla kovalardı eskiden bizi. Ne? Sen misin fırça bıyık? Hayır, öldüğünü sanmıyorum. Seni de gömer o beni de, emin ol bundan. Gerçekten sevmem elma... üff, iyi, ısrar ediyorsan bir tane yiyebilirim; ama başımız belaya girerse Sorumluluk senin. Yedi günde bir değilsen elbette!” [Sürünen ‘evet’ anlamında başını sallayınca kadın ağaçtan bir elma kopardı. Kaygıyla çevresine bakınırken, o an, yerde, sırtını süreksiz bir dağılma içinde, dallarından elmalara uzanan olgunlaşmamış eller sarkan ağaca dayamış, göğsü ameliyattan yeni çıkmış gibi sargılı Adam’ı fark etti.] [Kaburgasız.] “Ne oldu sana? Kaza mı geçirdin?” “Hayır, bilmiyorum...” “Yaralı mısın?” “Bilmiyorum. Acıyor sadece. Burada uyuyordum, birden bir şey, bir…” “Anladım. Ama acemice olmuş bu sahne. Eski bir öyküdür bu: Göğsüne dokunulup tüm okudukları unutturulan bir sûfi vardı, adı... adı, Ömer’li bir şeydi; her neyse, yemek tarifi gibi bir şey, Adam’ın göğsünden bir kaburga dünyevî bilgiyle birlikte alınır ve ondan bir kadınla birlikte uhrevî bilgi inşâ edilir, servis yapmadan önce boşlukları ilm-i ledün’le doldurunuz! Günah bu! Nasıl izin verirsin! Seni kafir!” “Bilmiyorum, emin değilim... bana bir şey söylenmedi.” “Bir şey söylenmemişmiş! Elma mı çaldın yoksa? Doğru söyle!” “[Adam, bir anda telaşla oturduğu yerden fırlar ve acıyla kasılarak göğsünü tutarken] Hayır, ben hiçbir şey çalmadım. Hem o elmalardan yememelisin. Sahibi çok kızıyor.” “Ama yiyeceğim. Çünkü kadınım ben, aptalım ya, anlıyor musun? Maksat gönlünüz hoş olsun!” “Ne?” “Yiyeceğim ve sona erdireceğim tüm bu güzellikleri ve üstelik umrumda da değil, ‘Güzel olduklarında kim yaşadıysa bunları, gelip geçiciliklerine de onlar katlansın!’ (Feyza Hepçilingirler) Bu yılana kanılacaksa kanan ben olmalıyım; ve hâttâ seni de kandırabilirim, cazibem var çünkü, lânet cazibem!... ama, biliyor musun? Ne olursa olsun… [Bir anlık bir duraksamadan sonra, kararlı] ben bu elmayı yerim arkadaş!” [Kadın elmadan gururla, edepsiz bir ısırık aldı; gökyüzü karardı, ısırılan elinde tiz çığlıklarla kıvrandı, aldığını büyüttü, kıvranan titredi, kararan gürledi, rüzgâr gri bir dumana sarıla takıla dönelerek şiddetlendi, sonunda elma hırsızlarının çevresinde bir duvar olarak kendinin gerisinde bekledi.] “Al, sen de ye! Bir lunaparka çevirebiliriz burayı! Al hadi bak benim cazibem varmış almalısın, hem bak çıplakmışım da ben! Ye bakalım sen de çıplak mısın?” [Adam sessizce konuştu:] “Ama başımız belaya girerse Sorumluluk senin.” [Kadın evet anlamda başını sallayınca, kısa bir kararsızlıktan sonra uzanıp elmayı aldı; ağzına götürüp ters tarafından küçük, kaygılı bir ısırık aldı. Rüzgârlı duvarın içinden o eski kapı açıldı, o eski adam kasketini düşmesin diye başında sağlamlayıp elindeki o eski sopayı sallayarak onlara doğru koşmaya başladı. Kadın heyecanla, bir aslandan kaçmayı oyun olarak gören yavru antilop gibi sekerek koşuyor ve bir yandan bağırıyordu:] “İşte, işte yine geliyor! Çocukluğumun kovalayanihtiyarı! Haydi kalk! Hayır! O yöne değil! Yavaşça, bizi gözden yitirmeyeceği kadar uzağında kaçalım!” [Tablo: Adam koşmayı kesmiş, bir yandan korkuyla kadının elmayı ona zorla yedirdiğini, kendisinin bir suçu olmadığını anlatmaya, bir yandan da öfkeli ihtiyarın telaşlı sopa darbelerinden korunmaya çabalıyor. Kadın uzakta durmuş histerik çığlıklarla bağırıyor:] “Hey, ben yedirdim elmayı ona! Hey! Beni kovala, kovala hadi! Bırak o pısırık kaburgasızı! Ona kalsa açlıktan ölür, beni kovala, hey!” [Bağırdıkça görüntüler silindi ve kendi sesini bile birçok perdenin ardından duyuyormuş gibi giderek yitirdi, midesi bulandı.] [Kaburga.]“O bahçede kaldı birazım; birazım başka kutsuz bahçelerde, yaprak havuzları başında, birazımı saksı, biraz bahçe, biraz hâlâ çamur olarak kendi içimde bekleterek, kendi duvar dibimde bir dilenci gibiydim son anda, işte yaralarım... hak ettiğimi verin, sayın okur.” [Evinden sökülen, boğazına dek yükselmiş sır içinde, ünlü rafın önünde kendine geldi. Bunalım çenesine değiyordu, başını kaldırdı.] “Yükseliyor.” [Anahtarı aldı, el yordamıyla bulduğu bacaklarının arasındaki kilide soktu. Çevirmeye çalıştı ama başaramadı. Daha güçle denedi, kilit biraz gıcırdadı. Artık başı da bunalımın içindedir. Çevresindeki geometrik algı sınırlarını bir an yitirip buldu.] “O, bacaklarının arası da aşılması gereken bir mesafe, bir aradır derdi.” [Tekrar denedi. Anahtar kilidinde bir tur döndü. Kapı açıldı ve tüm bunalım bir havuzun tıkacının çekilmesiyle su nasıl akarsa, öyle aktı içine.] “Ben kadın değilim. Bir adım var. Tam olarak değil. Hiç yoktan iyi olan bir kadınlık. Özür dilerim. Adım. Şimdi eteğim kapıya takılsa kurtarmayı beceremeyebilirim; bununla birlikte... denemeyebilirim de.” [Sobe!][Tüm varlığının yerinde, yıllar sonra, sonunda kendi eli de değmiş bir karanlık, renk tayfının yavaş ve karmaşık işleyen dişlileri arasında bir paslanma olarak belirdi ve üzerine ıslak bir giysi gibi yapıştı. Varlığın dokuları arasındaki sökülme sırasında tüm ‘mevcut ve nâmevcut formlar’ aynı anda her biri olarak büzüldüler; tüm kapalı ve açık uzamlar ‘dolmaya’ başladı. Boşluktan daha yaşlı bir boşluk kendi üzerine bir edilgenlikle uygulandı; şeyler ve adlar kesinliklerle ayrıldı; zaman ve ölüm izlenemeyecek derecede hızlandı. Kadının tüm yok oluşları kopyalarını ürettiler ama bu öyle hızlı oldu ki her son kopya asılla aynı anda var olmuş oldu ve kadın sessizlik içinde yok olmayı ve hiç var olmamış olmayı diledi. İradesi kendini olumsuzladı. Lânet sona erdi. Aynadaki sınır kalktı. Yokluk ve varlık yer değiştirdi. Sonsuz ‘hayır’ sonlu ‘evet’i bastırdı ve bu andan sonra yokluğun hiçbir sözsel ve yazınsal uzamda bir yer kaplayamayacak kendine özdeşliği kendi içine doldu… anahtar kilidin içinde bir tur döndüğü an işte bunlar oldu ve kadın “Karanlık olsun” dedi ve hiç ışık kalmadı.] Pelin Ziyâ için sondeyiş: “Rakı şişesinden dev bir akvaryumda yaşam, doğru kulaçlar ve doğru boğulma biçimlerinin arayışında uğultulu müzik. Bir gün ciğerlerimiz yepyeni bir soluma biçimiyle tanışacak. Hayatımız kısalsa da yaşamamız artacak... Saracak yeni mekânları aklımızın, bu sonsuz mekânı.”

4 yorum:

  1. Metinlerin yayınlanmaya başlamasına sevindim ama öncekilerin neden silindiğini anlamadım. Bu arada bu benim son gönderdiğim metin değil. Ama görmek iyi oldu. Emir tonlarını iyi ayarlamamışız. Sahnede zorlanılır.

    Bir karar ver!!!!!!!!!!!!

    YanıtlaSil
  2. -parantez sahnesini üç sesli versek ne olur?
    -sözcüklerin söylendiklerinde nasıl bozulduklarını perdeye yansıtsak ne olur?
    -plastik çubukları birkaç tane değilde bir sürü yapsak ne olur? zaten malzemenin çoğu elde kaldı.
    -acele cevap.

    YanıtlaSil
  3. - Fazladan gaip sesler metafizik dengeyi bozar diyoruz. Ama aynı ses-kolajı diyorsan sonuçta metin yine anlaşılmaz kalacak. Kekelemeye ne dersin?
    - Perde yansıtılmak üzere rezerve edilmiş durumda, diğeri için.
    - Plastik çubukları parantezler biçiminde eğmek mümkünse, yani öyle sabitleyebiliyorsak çok iyi olur. Kafes ya da tel hücre gibi bir şey de düşünülebilir ama kim yapacak?

    YanıtlaSil
  4. - tamam ses kolajı yok. yukarıda düzelttim. çok yavaş akış ile çok uzun sürüyor. bu iş olmayacak. buna ne dersin?
    - perdeyi seviyorum. ısrarlıyım.
    - çubuklar tamam. hatta birkaç örnek yaptım.
    - anlaşamıyoruz. egon fazla güçlü.
    - tekrarlanan sözcüklere bakalım. onlardan birkaç örnek verelim ve gerisini seyirciye bırakalım.

    YanıtlaSil

"Words Words Words" (Hamlet)