Pazar, Ağustos 24, 2008

Proscenium Arch üzerine notlar...

Kaplumbağalarla dolu küvet: Aklımızdan ve sokaktan aynı anda geçen iki simitçi, yıllar öncesinde ve şimdide aynı anda vuku bulan kokular, gelecek bir gözden hiç yaşanmamış bir geniş zamana bakış. Buna şimdi mealen kafa karışıklığı diyerek aynada bunun altına önce bir satır boşluk, sonra bir toplam çizgisi çekelim ve bize ait olmayan yüze bakalım istiyoruz. Burada dil dendiğinde, tıpkı hayaletin de olduğu gibi, baba yadigârı, üstlenmediğimiz ama kayıtsız da kalamadığımız bir iletişimsizlik biçimini kastetmek zorunluluğu var: Böyle söylemek de eksik olur; burada geçirgen bir imgeler bütününün giderek eleğin deliğinde birikmesi, geçirgenliğini yitirmesi, yanlış ışıklandırma yüzünden hemen her karanlık nesnenin bir aşırı parlaması yüzünden görünemez, en azından kendisine bakılamaz hale gelmesi var. Burayı tüketerek tanımlayalım o halde, bize yapıldığı gibi: Büyük “iki nokta üst üste”den yüce “üç nokta yan yana”ya, cühela gündüzün etkilerinin daha geceden belirmeye başladığı simgesel kıyametlerde, seçim takvimlerinde ve bu takvimler için ödünç alınmış parmak izlerinde biriken kitle-lekesel şuur kaybının orta vadede “seçememiş olma”nın şiddetini doğurduğu o günlerde, iletişimi iletişime içrek olan iletişimsizlikten azade biçimde yeniden kurmanın olanakları web sitelerinde aranabilir miydi? İletişimsizlik gerçekten de söyleyecek bir şeyi olmayanın iletişim aracına mı dönüşür zamanla? Ya şiddeti böyle (kekelemeden) heceleyebilir miyiz? Şimdi, kaplumbağaları suda dalgalandıran ve komik anlık bilgileriyle “varolmadığını bildikleri sudaki geçici yüzme egzersizleri”ni kesintiye uğratan Nisan rüzgârıyla içeri dolan ölüm kokusunu, saygının, sorumluluğun bu topraklarda yürüyen bantlarda yürütülmekte olduğunu kanıtlayan tanıdık ter kokusunu duymamanın mekânı mıdır Proscenium Arch? Yoksa basitçe bir alan açma çalışması mıdır? Eskizler yapıt, şantiyeler ev, “egzersizler” kalıcı olabilir mi, bileklerimiz kapanırken? Kısaca değildir desek, anonim bir monotip kurgulasak, flaneur’ler ya da flaneuse’lere dönüşsek, kendimizi evlatlıktan reddedecek denli gözümüzü karartmış, eşimizi dostumuzu evlat edinmeye kalkacak denli tedirgin olsak… Bu yitirme ve yadsıma içinde dahi “iletişime” ihtiyacımız olurdu. Temelinde sessizliğin bulunduğu, “görmek” üzerine kurulu, ses’in, yansımanın sadece bu görme ediminin zorunsuz sonuçlarından biri olduğu bir iletişimden söz etmek olanaklıysa, bu denenecektir kuşkusuz. Ama “iletişim” denen şey, başka bir sorunun yanlış yanıtı burada. Henüz sorulmamış bir sorunun; belki giderek sadece vasıfsız diye kategorize edildiğinde iş bulma olasılığı olan bir işsizin, sadece ona başaramadığı söylendiğinde neyi denemiş olduğunu anlayan bir devrimcinin sormak zorunda olduğu bir sorunun: “Neyi” biriktiriyoruz ve onu yeterince biriktiremediğimizde ortaya çıkan boşlukta neyi biriktiriyoruz?” Artık olanaklı olmayan ne, çok-gözlü deniz? Devrim kumbarasını günün birinde kamuya ait kılınmış bir bankada kırdıracak arzuyu daha başlangıçta bir “açmama bilincine” sahip anahtarla kilitlemiş olan ortodoks algının izlerini olgunlaşma izleri mi zannediyoruz yoksa? Yazıyla bunun ne kadarını anlatmak olanaklı ya da anlatmakla bunun ne kadarı yazılabilir? Anlamakla alımlamak, alımlamakla anlamlamak, anlamlamakla anlamlandırmak arasındaki mesafeyi kat eden Don Quichote’lerin zayıf imzalarının bu metinlerin altından şaka yollu uçmasını düşleyenler varsa, kısa yoldan boş verelim, daha kötüsünü de gördük. Görmeyen var mı? En az üç kez ölmeyen var mı? Simitçi, hurdacının gezici arabasında sokaklara rastlantısal bakışlar atan eski çerçeve ve bu çerçevenin güdülediği algıya bağımlı sinematografik gözü en az bir kez yitirmemiş olan var mı? Bu ve benzeri sebeplerle Proscenium Arch’a bir mezarlığa davranır gibi davranmayı ölü kaldığımız sürece elden bırakmayacağız; ki, “mezar taşımızda karmaşa yazacak”. Ama iletişimin belli bir biçimi iletişimin önündeki engellerden biridir çoğu zaman: Şarkıcıyı ona uygun bir dramatik yapı (ya da yazgı) içinde dinlerken bizi şarkıyla (Epitaph’ı kastediyoruz) şarkıcı arasında seçim yapmaya iten refleks, hangisine kulak kabarttığımıza göre an içinde gidip gelen meta-sorumluluklar, ikisinden biri kolay sunulmayacak ama sunulması da zorunlu olan gerçekten söz etmeye başladığında bizi dinlemekten alıkoyacak denli çok ve yüksek sesle bağıran hayaleti yanıbaşımıza çağırmıyor mu? “Ben babanın hayaletiyim!” Ben aynı zamanda hem baban, hem babanın hayaletiyim. Şimdi bile, şu anda bu yazı makinesi belirlenmiş şablona uymayan bu satırların altını yeşil ve kırmızı çizgilerle okurdan önce çiziyor ve belki biz bu tür alımlamayı burnu kalkık ve büyük Batılının yaban uygarlıklarla karşılaştığında kullanmaya kalktığı yeşil ve kırmızı kalemlerle bir tutuyoruz. Bakınız kaba bir hesapla bu bir tutma yüzünden iletişime kapalı hale gelebilir, giderek son derece politik bir alt metni kişisel çözümleri olan kişisel bir akrostijle bir yazı arkeolojisine gebe bırakabilir, sözlerin altında yazarı yok edinceye dek bu tavanı loğlayabiliriz. Bir metnin yazarı olduğunuz yanılsamasını size hissettiren “birinci tekil mülkiyet zamiri” her seferinde yükselmek gerektiğinde atılacak ilk safra olarak yine sizi seçer. Bunu öyle “ben” diyerek tahterevalliye çevirmek hiç de alkış almayabilir. Şimdi bizi kendi adını milyarlarca yazı arasından bir çırpıda bulabilecek teknolojiyi kullanan arama motorlarının veri sayfalarında “bulunamamanın” bir yolunu arar hale getiren hükümetlerin en saf oldukları nokta da budur: Kalemin hangi anda elden bırakıldığını saptayacak metin teknolojilerini fazladan birkaç yüz milyon ucuz roman satmak adına açık eden yazı piyasasının gerçek “yazı”yı çok iyi saklayabilecek kadar büyümüş olan sürekli aç midesi. Orada mıyız gerçekten? Bunun eşsiz tedirginliğini duyduğumuz şu an, kaplumbağalar içinde uzandığımız küvette yüzerlerken “gerçekten” tedirgin olabilecek miyiz? Hani kalıp alırken iki yüz kiloluk presin altından üç saniyede çekmeniz gerekir elinizi; iletişim kurarken, nefret ederken ya da âşık olurken de orada mı elimiz artık? Guruldayan bir mideden söz ediyoruz: Boş, engin, dar bir sığadan. Kanımızda pişen bezelyelerden. “Yeni kentlerde eski binalara ancak insanların iç dünyalarında rastlayabileceğinizi” biliyor musunuz? Bunu internetin yeni ve şüpheli dev bir iç dünya olduğunu sandığımızdan sormuyoruz, aslında, hakikatin ancak bu gerçeğin parçalanmasından sonra ortaya çıkacağına inanıyoruz. Bu binaların içinde yaşıyoruz, burada “deprem şansı” ile “deprem riski” arasındaki farkı anlayacak kadar yaşadık zamanında İzmit’te. Bu binalar içimizde ikamet etmiş olduğu için ve bu deneyime dayanarak proscenium arch’ın da makul bir sarsıntı eşiği için inşa edildiği, inşa halinde tutulduğu söylenebilir. “Seneye kat çıkma umudu”nun banliyödeki karşılığını inşaatlara bakarak tıraş olmayanlar bilemez. İnşaat, şimdiden bir harabeyle aynı görüntüdedir: Sınırda sınırdan habersiz bekleyen biri ve sınırı, sınırın “geçilebilir” kalması için bekleyen biri gibi, inşaat işçileri burada kendi ruhlarının nöbetçileridir. Evin içinde evin tamamlanmasından çok önce, hem de bir “tamamlanmanın” en kırılgan olduğu zamanlarda yaşamaya başlamış olanların, kuşkusuz harabenin ortaya çıkmasından kederlenmeleri beklenir: Şimdi sözü bu nedenle, bu evin ve inşaat işçilerinin bu kederinin yazgısı üzerinde konuşmak üzere, öfkeye bağlayacağız. Öfkede meraklı bir şey var; sevgide de olduğu gibi, söylenmemiş bir cümleyi öğelerine ayıran bir şey, okumadığı ve okumayacağı bir mektubu taşırken kaybolmuş postacının yazgısı gibi, kendi öfkesini bir yabancı dil olarak öğrenmesi gerekenlerin yazgısıdır bu. Oysa, basitçe, öfke anadilimizdi: İyi düzenlenmiş klavye için öfke notalarının ilki. Bina öfkeyle ve tekrarlarla inşa ediliyordu. Adamın kulakları iyi duyuyor ama gözleri görmüyordu: Yazısını dayandırdığı fonetik temelin nedeni buydu: Tekrar denilen şey, söz konusu olan bir “devrim-oluş”ken, sağlam bir silahtır. Aslında bina öfkeyle inşa ediliyordu da, bizi sınırda tutan şey, açık devre ignoramus’ta da olduğu gibi, kapatılmaya kaynaklık eden gramer bilgisini göz ardı edebilme cesaretinin aranmasıydı. Bu bilgi ölüm döşeğinde ölümsüzlük iksiriydi: Canetti’nin “işaretlenmesini” (kat edilmesini önerdiği,) istediği uçurum kıyısıydı. Kaldırımlardan paraşütle inen ve herkesin bu nedenle alay ettiği, ama sonunda paraşütü açılmayınca bir ayak yükseklikten düşüp parçalanan “deliyi” anımsayan var mı? Herkesin değirmen zannettiği devlerle savaşan “deliyi”? Sınır, böyle işaretlenmesi gereken bir şeydir; ama işaretlemekle çizmek arasındaki fark konusunda hassas olanlar için. Yoksa sınır ve uçurum kavramları imledikleri yeryüzünü kederli tırnak işaretlerinin ve parantezlerin “arasında” tutan politik protezlere dönüşebilirler yazıda. Temkin iyidir. Böyle düşününce, ignoramus’un bile dildeki erk kurgusunu kırmak konusunda “artık” bu kadar hassas olmadığı herkesçe âşikârdı. Nietzsche’nin derinliğini doğrulamak için kendi içinde boğulmayı gerektiren deneyimi, Blanchot’nun, Ulus’un çizmeden işaretledikleri sınırlarda, bize tarihi unutup sohbeti yeniden icat etmemiz gerektiğini öğretiyor. Soldan sağa altı harfli, günün gıcırdayan dişlileri için yeni kulaklar muştulayan kavram: Sohbet. Herhalde en çok önemsediğimiz şey buydu. Kaosun omurgası demiştik eskiden, ne demek istediğimizi yeni yalnızlaşmamızda anlıyoruz: Doğa sanki demonik yönlerini içten içe yorumlatıyordu insana değil mi? Özeleştiri yapmak ister gibi; dağınık bir düşünce ile… Sohbet diyorduk, önemsediğimiz bir şey; insan ama yorumlama bilgisini (plastik olarak bile) en çok kahve fallarında döker ortaya. Mistik bir sohbet, yakın akraba olduğumuz primatlara ve kaosa kadeh kaldırarak üstesinden gelinebilir, uyku kaçırabilir. Kimi an sokak köpeklerine eğilip “Bak yavrum, öyle değil şöyle yapacaksın” diyen, sabah uyandığında balkondan sokağa “Motor!” diye bağıran kişilerdik eskiden; şimdi sadece “daha sessiz, ama dilsiz değil” diyoruz ya da “daha az ışık”. Chaplin’in boynuna yanlışlıkla geçirilen halata bağlı kayayla nehre uçmasını ya da bir dağ kulübesinde dövüşen iki adamın elindeki tüfeğin rastgele dönen namlusundan kaçmaya çalışmasını anımsayanlar, salt coşkulanımın ötesinde şimdiki gündelik hayatın durağan, bedensiz, rastlantısallığa direnen tembel koreografisinin bayağı içeriği karşısındaki çaresizliğimizi anlayabilirler. Yine de yaşamı yeniden düzenlemek fikri özneler varsayıyor ki, bu varsayımda otobiyografik olarak bulabileceğimiz tek öğe yazı’dır ve bu öğe sadece özgürlükle örgütlenebilir. Çok, çok okunaklı bir yaradır yazı… çok okunuşlu bir yara. Okunaklı bir bıçakla açılmış. Ama müsveddelerini sevmiyor muyduk bu defterin? Merkezine âşık bir çemberdir bu imge ya da çemberine tutunmuş bir merkez. Eminönü’nde, sağanak yağmur altında, otobüs durağında bir evren: Önümüzdeki adamı daha az sıkıştırmak için ona karşı mücadele ederken bu evrene gözlerimizi kapadık; bu zamana, şimdiki zamana ulaşmaya çalıştık; aşkta, bu merkezin mi çembere, bu çemberin mi merkeze ait olduğunu soruyorduk kendimize. ignoramus bunun için yeniden, ikinci kez öldü; bizim gibi. Çünkü yazının bulunuşuyla başlatılan tarih, tarihin işbu haliyle unutuluşuyla başlatılacak bir yazı için yollar açmalıdır. Öldürülenler silahla değil çünkü, tarihle, şimdiki zamanla öldürülmüşlerdir ve süren bir cinayettir bu (süren zaman). Olmakta olan, ignoramus’un ağzı konusunda değil, kulakları konusunda bir cimrileşmesidir. Foucault “Peki ama insanların konuşuyor olmasında ve de söylemlerinin sınırsızca çoğalmasında bu denli tehlikeli olan ne var?” diye sorar. Godard yanıtlar: “Artık iletişim yok, sadece iletişim araçları var.” İletişim araçlarının iletişim karşısındaki büyük galibiyeti ignoramus’ta birkaç kez anlam rejimleriyle açıklanmaya çalışıldı. “Açıklama” denilen şey, kendini kaos içinde bile “akort” etmek üzere programlanmış bir dili kullandığı ölçüde, tastaki çakıl taşları gibi kendi doğal hiyerarşisini yaratmaya güdülendi. Anlamlı kalma menzili, çok çekici bir yerdir bu açıdan: Görmekte güçlük çeken insanların “okuma gözlüğü” takmaları gibi, anlam da burada “okuma gözlüğü”dür. Birçok kereler “anlamıyorum”, “dinliyorum”a yapışık bir ikiz gibi, bir protez olarak iş gördü; kimi zaman işe de yaradı. Bu açıdan ignoramus “edinilemeyen” bir alışkanlıkla davranmayı görece de olsa “başarmış” sessiz bir açık alandı aslında, en azından açık-devre kısmında. Kapalı devrede, içe kapanık metinler, okunaklı olmayı bir refleks haline getirmeden okunmayı, uzunluklarına ve serseriliklerine karşın daha iyi başardılar. “Sonra orospu önümde sonsuza dek soyundu.” Sonsuza dek soyunmak, kol saatlerinde, duvar saatlerinde, Robinson’un mağarada patlattığı su saatlerinde mümkündür: Şimdi kirpiye sarılmamızı güçleştiren şeyin ilk adı bu olacak: Artık otomat hale gelmiş bu türden beklentiyi (soyunmanın bir nihayete ermesi yanılsamasını) hızla boşa çıkaracak ustalığı edinmeye çalışıyoruz. Bakınız, bu refleks, diyaloğu “karşısındakini sözle ya da sessizlikle borçlandırmak” olarak görenler için, dahası, açıkça, yeterince sorusu olmayıp da yeterinden fazla yanıtı olanlar, en azından istediği bu olanlar için meşakkatle mülemmadır; ancak, “diğerleri” için, yani sonsuza dek bir otelde yaşayacak (Sivas Katliamı’nın bir otelde gerçekleşmesi?) ya da sonsuza dek Osmanbey’de bir kaldırımda yatacak olanlar (Hırant’ın sokakta, yolda ölmesi) için elzemdir. Güneşin dağınık ışınlarını yazıya odaklamakta, “kağıtta” ideal bir yangın çıkarmakta, kutsal sözcükleri satır sonlarında kuralsız biçimde bölmekte kullanılacak, bu refleks. Hakkında iki kez kovuşturma başlatılan İnkılap Tarihi projesinde, kompozisyon dersinde Türkiye sözcüğünü satır sonunda hecelerine bölerek alt satıra geçen öğrenciyi “bölücülükle” suçlayan ön sıra çocuklarıyla konu hakkında konuşan, “vatan normalde bölünemez ama yazı yazarken, satır sonuna denk gelmişse bölünebilir” gibi ortalama bir cümle kuran genç tarih öğretmeninin boynuna filmin sonunda Atatürk büstü bağlanmış ve kendisi denize atılmıştır. Söz konusu kısa filmi sergilemeyi reddeden güzide güzel sanatlar fakültesine oynanan kolektif oyun icabı, film, sergilenmesinde sakınca görülmeyen bir başka filmin içine özel bir kurguyla gömülmüş ve yine de izleyicisini yaratmıştır. Akla gelmişken bu oyunun başrolündeki Esra K.’ye yeniden sonsuz teşekürler. Onun bozulmasına izin verdiği “rahim-film”in yeni kurguya direnen varlığı bize sinematografi konusunda yol çizmiştir: Bir karşı-kutsallaştırma! Güce tapan, güçle ilişkilendirildiği sürece her türlü erke hayranlık duyan dilin alt edilmesi için, “damarlarında bir serum” denemek. ignoramus’un bu binayı bu öfkeyle inşa ederken işaretlediği sınırın geçici tanımında da bu var: Varlığını kutsal korkular yaratarak sürdüren “kelepçe, zincir gibi” şeylere karşı “savaşmak”. Erkeği bir kilise-erkeğe, kadını bir kilise-kadına indirgemenin kısa vadeli faydasının kalan sayısız cinsiyeti bu ikili arasındaki ara durumlar, “de facto” haller olarak tanımlamak olması gibi, geleneksel akademik sosyal bilimin dili de, kalan sayısız dili havadaki köklerinden soyutlamış, edebiyatın “edebi” olduğu gibi son derece “zekice” (!) çıkarımlarla birden fazla hayat varmış gibi düşünceyi manipüle etmiştir. Ama hayat, birden fazla hayat gibi, birbirine komşu iki ülke gibi yaşanacaksa, bundan en çok “vize” verme yetkisi olanların faydalanacağı açıktır: Proscenium Arch, bu türden vizeleri reddetme refleksinden önce, bunları “görme” isteğinden mürekkeptir. “Size izin verenler de vermeyenler kadar tehlikeli olabilirler.” Makullük, teamüllere uygunluk, akademik hakemliğin rasatı içinde cereyan etmeye çalışmak, dizginlenmeyi beklemek, tümleci, yüklemi, özellikle özneyi doğru yere ve doğru tarihsel konuma yerleştirmeye çalışmak ve bu türden yer göstericiliği hoşgörmek, gündem bağımlılığından hareketle “güncel” bağımlılığı, sürekli izlenen basınla aynı yere aynı zamanda bakmaya alışmak, kendi histerisini çevresindekiler için bir kural haline getirmeye teşne olmak ve gerisi… Sanırız en kötüsü de, tüm bunların yazgı olduğuna karar vermiş olmak. “Konvansiyonel” felsefe dilinin edebiyata “düşmemeye” özellikle çabalayan “tutarlılığı”, örneğin tarihi yeniden yazmaya ve yeniden sineye çekmeye ve yeniden silmeye çalıştığında bile, sonuçta bir “yazma” ediminden kendini alıkoyamayan histerisi, toplumsal historiemizi oluşturuyor işte.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)