Pazar, Ağustos 24, 2008

Sokağın Öğeleri I: Teatral Eylem

YÖK üzerine lanetli ek fiilin geniş zamanında birkaç değini Beyazıt’ta şöyle dendi: “alkışları kaldırın, artık her yer sahne!” Sahne olarak üniversite: Diyelim, kapalı bir uzam olarak sahne, teatral elyazının sayfasıdır. Öğrencinin, sahneye çıkmadan (onda bir anda belirmeden) önce, “sadece sahneye çıkma olasılığı”yla bile, yaşayan bir sözdizimi olarak, toplumsal temsilin ilk dekorunu (böylelikle gerçeğin, kendi imgesini önden sahneye itiştirdiği ve) oluşturduğu bu sayfa, diyelim izleyen el’in tiyatro için özelleşmiş bir dil’de ıslattığı parmaklarıyla çevriliyor. Üniversite / sahneden çıkan uzam binanın izbe yerlerine, oradan sokağa, sokaktan kente yayılır ve onu doldurur; denebilir ki teatral uzam kesintiye uğramaz, izleyicinin arkasını kollama nedeni budur, onun ağzını tıkayıp iyice bir çalkalayın, göreceksiniz! Ki bir uzam değil, bir kesit olarak sahne, oyunun kendi “tabanıyla tavanı” arası dışında hiçbir yere gereksinmeyeceği bir “yer olmayan yer” olarak oyundan önce başlamış ve oyunla bitmeyecek bir süredir. Diyelim tarih da kesintisiz bir tarihtir, gerçeğin sınırını ihlâl edin, ona akınlar düzenleyin… diyen. İknâdan itaatsizliğe: Diyelim, iknâ edici bir yer olarak itaatsizlik sahnesi, bu iknâyı bozucu / onu gerektirici bir öğe olarak bir sahne-olmayan yeri gereksinir. Bütün bir Doğu tiyatrosunun ardında sonsuzca genişleyen ama ustaca daraltılmış bir uzam bulursunuz, denebilirse yerelleşmiş bir evrendir bu. Sonra sonra modern adliyenin mahkemesinin ardında sonsuzca esneyen muhakeme / adalete rastlarsınız; İsâ’nın ardında çarmıh. (ki bu tanrının kendisi midir ya da tanrı bu anlamda İsâ’nın oyununu oynadığı sahne midir?) Çok sahneli bir salonda eşzamanlı süren bir oyun olarak (s)ev(gi)lilik, parlamentoda demokrasi... üniversitede “bilim”… hep orada-olamayanı çağırır ve gerçekliğin karakteri, adalet, tanrı ya da pantomim içeriğinde ereksiyon oyununun sahnesi, sahne-olmayandır. Sahne, iknâ edici bir yerdir. İtaatsizliğin sahnesi üniformalı sivillik değil, sokaktır; kaldırım taşlarının altında kumsal var-dır. İzlenme. Diyelim, salonun sahnesinden sahnenin oyununa geçtik, Kendi başarısını da alkışlayacağı bir oyun oynamaya girişir: “Doğru” izleme yöntemi olarak, eylemi izlerken eylemci gibi davranmak; sözlerin altını çizmek, afişleri üstünkörü geçmek ya da bir “cümleye” takılıp kalmak… İtaatsizliğin en küçük anlam birimi eylemsiz bir cümle olacak. Sokağa cevap verilemez! Biz bu sayfayı itaatsiz bilinçaltı lehine çevirmek ya da “kitabın” arasına çizgi roman konmasını engellemek niyetindeydik. Diyelim ki, izleyici halet-i ruhiyesi bu performans içindedir. Bunu herkes bilir. Medyatik kadraj üzerine: Diyelim, teatral itaatsiz hareketi üreten ya da onun üretilmesi için “uygun toprak” olan toplumsal sahne, ilkesel olarak. Sivil eylemlilik alanı, itaatsizlik kadrajına (sihirsiz küre) iktidardan kaçarken “sığınan” bir kanun kaçağının giysisiyle birlikte “sivil ahlâkını” da bir kostüme dönüştürürken, oyun esnasında sahneden geçen bir böcek bile textte belirebilmelidir. Dilin dilsiz düşünceye ettiğini sahne yaşama eder diyebilir miyiz? Önemsiz bir soru değildir bu. Aynı kareye iktidar da kaçağı kovalarken sığınabilir! Eski bir duvar yazısına göre “üniversitenin modernizmi polisin modernizasyonundan” başka bir şey değil! Bu kovalamacadan âzât için, lütfen, “herkes sahneye artık!” dedik. Sınır: Diyelim, itaatsizlik oyunu, şenlik, toplumsal sahne içinde dolaşır ama onun sınırlarını aşar. Şiirin dil içinde dolaşıp onu aşması, ondan daha uzağa düşmesi gibi ve nasıl oyun esnasında dünyada “gerçek” olan tek yer izleyici koltuklarıysa, şiir esnasında da “şiirsel” olmayan tek yer okuyucudur. Biz böyle dedik, Roller: Diyelim, sahne, oyuncu için bir gerilimdir. Çünkü sahnenin izleyen için oyuncuyu görünür kılan / izleyiciye yeni bir göz veren “meşru” durumu, oyuncu için izleyiciyi görünmez kılar, oyuncuyu kör (olmaya iknâ) eder. İzleyici gören bir görünmez, oyuncu kör bir görünürdür. Sahne, bu kendine özgü adaletiyle oyuncuyu daha baştan eksik, sakat olarak belirler, öğeleri belirsiz, sakat bir dünya içinde. Kimi itirazlar, görünür edilenin oyuncu değil, karakter olduğunu öne sürecek olsa da, bir aktör ya da aktrisin bedenini karakter için bir sahneye dönüştürdüğü anda bile ben (gözle) görünürlüğü olanın klasik anlamda oyuncu (değilse bile oyunculuk) olduğunu söyleyeceğim. Başka kimi itirazlar, üçüncü bir gözle seyircinin de sakat bırakıldığını öne sürecek olsa da, kast edilen elbette yeni bir göz değil, gördüklerini anlamlama ve yorumlama için özgün bir referanslar bütünüdür, bunu herkes bilir. Oyuncu ise seyirciyi “görmez”. Onun varlığının bilgisine geçici bir sözleşme icabı onu yok sayacak kadar bile “haiz” olduğunu düşünmeyiz. Oyuncunun karakter olduğu esnada kanıları ya da yetenekleri yoktur, onun cazibesi karar cenderesine girmeden eyleyebilmesindendir, edimlerinin kökeninde arzular aranmaz, “sakat” metaforunun ye(te)rsiz olmadığı kanaatindeyim. Sahne, oyuncudan aldığı gözü izleyiciye verse de, denebilir ki günümüzde izleyiciyi gören bir oyuncu, oyun(cuy)u gören bir izleyiciden daha sık karşılaşılan bir olgudur. (Maalesef mi?) Bir an olarak sahne. Diyelim, tüm bir oyun süreci, oyuncunun kurmacadan gerçeğe kaçmadan önce / kaçarken sahneye tutunmasıdır. (Sahne kadranının solunda gerçekçi bir dekor-kafes ve oyun bitene dek oradan kaçmaya çalışan bir oyuncu.) Yaşayan sözdizimi (teatral eylem) gündelik gerçeklik dışında yazıdaki kadar rahat barınamaz. Oyundan gerçeğe “geçme” gibi naif bir ifade değil de, “kaçma” gibi “polisiye” bir ifade seçmemin nedeni ilk bakışta karakterin var olmayı sürdürme eğilime sahip olmasından doğan direnç gibi görünüyor, sahne bu açıdan ruhsal bir durum, bir çatışma hali gibi kurulabilir, diyelim oyuncunun kendisi olma eğilimini her an “askıya alan” ya da, denebilirse, onu kısa bir süreliğine “delirten” bir psikoz. Bu noktada “kışkırtıcı” diye damgalanmak pahasına bir soru: Oyuncunun kendi’si, aynı zamanda karakterin kendi’si midir? Diyelim, Othello’yu oynayan biri içinden Othello olmadığını bilir ama oyundaki Othello karakteri kim olduğuna ya da olmadığına dair “içinden” ne gibi bir bilgiye sahiptir ve bu davranışlarına nasıl yansır? Arada dalıp gider mi, burnunu omzuna mı siler ya da fazlaca mı kendinden emin görünür? Sahi nasıl oynayacağız sokakta? Teorik olarak bile bunu yapabilmek için bunun dışında oynamıyor olmak gerekmez mi? İçeride kalmak için dışarıya ihtiyacımız var! Yoksa tiyatro yaşamın aynası değil de aynanın yaşamı mıdır? Bu soru üzerinden biraz ilerleyelim, iyi bir oyuncunun oynadığı karakterin, her şeyden önce var olduğundan en küçük bir kuşkusu olmadığını görürüz ve bu noktada oyuncunun gerçek/gündelik yaşamda bir “yetenek” olarak edindiği “var olma” yanılsamasını yaratan aklını, oynadığı karakterle paylaştığına, dolayısıyla, bir bakıma, oyuncunun aklının, karakterin bilinçaltı olduğuna karar veririz. (Örneğin, olasılık, Othello’nun da yaşama dair “Neyim? Nasılım? Oynuyor muyum?” gibi soruları vardır. İşte buraya bir mim koyalım: Oyuncu’nun yüzündeki “oynuyorum”u Othello’nun “oynuyorum”undan ayıran şey nedir? Omuz silkmeyin hemen, hep kendi kendinizdiniz, hiç başkasının kendisi oldunuz mu? Aşktan mı söz edeceksiniz hemen? Acele etmeden şunu dinleyin: Woody Allen, bir karakterin bir anda gerçek olmaya karar verip, sinema salonunda, gösterim sırasında beyazperdeden “firar” ettiği Kahirenin Mor Gülü’nde bunu dahice işler. Filmin bir sahnesinde “gerçek olmayan” karakter ile onu oynayan, “gerçek” oyuncu, söz konusu karakteri kimin oynadığı konusunu tartışırlar. Bence, denebilir ki, bu kısa sahne, “oynamak” denen edimin tüm “yanıtsız” içeriğini belleklerimize boca eder. (Kahire’nin Mor Gülü’nü koklayınız!) Hayır, sahneyi oyunla karıştırmıyorum. Oyun zaten kendi içinde gerçek-kurmaca zorakî ayrımına gidilmeyecek kadar mutlaktır, kanımca oyuncunun eşsiz “çilesi” olan delilik oyun içinde değil, sahne içinde belirlenmeli. Unutmamalıyız ki Deborah Yr evreni içinde sağlıklıyken, bu dünyada bir Yr’li olarak “anormaldi.” Hadi, deliliği sahnede bir ideoloji olarak teorize edelim, tiyatro sanatının en dip kıvrımlarına ulaşalım... Diyelim, oyuncu açısından sahne, kendine ya da başkasına “sahip” olmadığı biricik, ama izleyicinin bir kitle olarak onu her zamanki gibi “sahip” aldığı alelâde bir yerdir. Aslında gündelik liberal yaşamda ilk durum ne derece göz alıcıysa ikincisi de o derece önemsenmezdir, çünkü bir devletin vatandaşı rolünü ister istemez oynayan her kişi, bu rolün içeriğini ve sıkıcı sorumluluğunu devretmeyi seve seve kabul eder. Oyuncu oyunun ve kişi vatandaşlığın tükenmesinden sonra geriye kendinin kalacağından emindir sanki. Ama diyelim ki, bu iki durumun da ve özellikle tiyatronun da “illet-i iptidaiyesi” çoğunlukla aksi yöndedir. Bu oyunu oynamaya bir kez, sadece bir kez gönüllü oldunuz mu… sonunda geriye kimse kalmaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)