Pazar, Ağustos 24, 2008

Sur l’eau

Özgürleşmiş bir toplumun amacının ne olduğunu soran kişi, insanın gizilgücünün gerçekleşmesi ya da yaşamın zenginliği gibi cevaplarla karşılaşır. Bu kaçınılmaz soru ne kadar yersizse, doksanlı yılların eğlenmeye çıkmış o bol sakallı Natüralistleri tarafından savunulan sosyal demokrat kişilik idealini anımsatan cevabın tiksindirici özgüveni de o kadar kaçınılmazdır. Sadece en kaba talepte dile gelir şefkat: Artık hiç kimse aç kalmasın. Başka her talep, insan ihtiyaçları tarafından belirlenmesi gereken bir duruma, başlı başına bir amaç olarak üretime uyarlanmış bir davranış tarzını uygulamaya yönelir. Ketlenmemiş, canlı, yaratıcı insan gibi bir hayalci imgenin içine, burjuva toplumunda ketlenmeye, acizliğe ve hiç değişmeyenin kısırlığına da yol açan meta fetişizmi sızmıştır. Burjuva tarih dışılığının zorunlu tamamlayıcısı olan “dinamizm” kavramı bir mutlak konumuna yükseltilmektedir; oysa özgürleşmiş bir toplumda, üretim yasalarının antropolojik bir refleksi olara dinamizm kavramının karşısına ihtiyaç kavramıyla çıkılması gerekir. Kısıtlanmamış faaliyet, kesintisiz doğurganlık, sınırsız iştahlılık, çılgınca bir devinim tutkusu olarak özgürlük – bunların ardında yatan anlayış her zaman toplumsal şiddetin değişmez bir veri olarak, sağlıklı bir ebedilik örneği olarak meşrulaştırılmasına hizmet etmiş olan burjuva doğa kavramından beslenir. Marx’ın karşı çıktığı o pozitif sosyalizm reçetelerinin barbarlıktan kaynaklandığı yer de burasıdır, yoksa sözde eşitlikçileri değil. Korkulması gereken, insanın lezzetli bir aylaklığa kapılması değil, evrensel doğa maskesi altında toplumsalın vahşice yayılmasıdır: Cinnete dönüşmüş bir faaliyet olarak kolektif. Üretimin sürekli arttığı ikirciksiz bir gelişme varsayımı da, niceliğin emrindeki bir bütünün parçası olduğu için nitel faklılıktan korkan ve bu yüzden sadece tekyönlü bir gelişmeye izin veren o burjuva zihniyetine özgü bir safdilliktir. Ama özgürleşmiş toplumu tam da böyle bir bütünlükten özgürleşme olarak tasarladığımızda üretimin artışıyla ve bu artışın insandaki refleksleriyle hiç ilişkisi olmayan bazı gelişim çizgileri belirir ufukta. Eğer ketlenmemiş kişilerin dünyanın en sevimli, hâttâ en özgür insanları olmadığı doğruysa, zincirlerinden kurtulmuş bir toplumun da, üretim güçlerinin bile insanın en derin temeli olmayıp sadece onun meta üretimine uyarlanmış tarihsel biçimini temsil ettiğini düşünebilmesi beklenir. Doğru toplum belki de gelişmeden usanacak ve özgür olduğu için de, onu yabancı yıldızları istila etmeye zorlayan bulanık bir dürtüye boyun eğmek yerine, bazı imkânları kullanmayı reddedecektir. Yoksulluk ve eksikliği artık unutmuş olan bir insanlık, yoksulluktan kaçmak için bugüne kadar yapılmış olan ve sadece daha geniş ölçekte bir yoksulluk üretmek için zenginliği kullanmakla kalan bütün düzenlemelerin aldatıcı ve beyhude niteliğini de bir ucundan anlamaya başlayacaktır. Hazzın kendisi de etkilenecektir bundan – tıpkı eğlenmenin bugünkü biçiminin de operasyona, planlamaya, bencil başına buyrukluğa ve tahakküme bağlı olması gibi. Rien faire comme une beté [bir budala gibi hiçbir şey yapmadan durmak, bir hayvan gibi hiçbir şey yapmadan durmak], suyun üstünde sırtüstü yatmak ve gökyüzüne bakmak, “sadece varolmak, başka hiçbir şey olmadan, hiçbir ek tanım ve doyuma gerek kalmadan varolmak” – bu, sürecin, eylemin, tatminin yerini alabilir ve böylece diyalektik mantığın sonunda başladığı noktaya dönme vaadini de yerine getirebilirdi. Soyut kavramların hiçbiri, ebedi barıştan daha yakın düşmemiştir gerçekleşmiş ütopyaya. Gelişmeyi Maupassant ve Sternheim gibi yana çekilerek izlemiş olan gözlemciler, bu ereğin kendi ifadesini bulmasına ürkekçe, onun kırılganlığına eş bir çekingenlikle yardım etmişlerdir. [Theodor W. Adorno, Minima Moralia – çev. Orhan Koçak, Ahmet Doğukan; Metis Yayınları]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)