Çarşamba, Eylül 03, 2008

Dilsizleşmeler: III. FİİL TEORİSİ

[Michel Foucault - Kelimeler ve Şeyler; İmge Yayınevi; çev. Mehmet Ali Kılıçbay; s. 147 - 153] ... Temsil düşünce karşısında ne ise, cümle de dilin karşısında odur: biçimi aynı anda, hem en genel hem de en başlangıç düzeyindedir, çünkü onu bölümlere ayırır ayırmaz, artık karşımıza söylem değil de, onun dağınık malzemeler gibi olan unsurları çıkmaktadır. Cümlenin altında birçok kelime bulunmaktadır, ama dil onlarda tamamına ermektedir. İnsanın başlangıçta sadece basit çığlıklar attığı doğrudur, fakat bunlar dil olmaya, ancak düzen ile cümle arasındaki düzen olan bir ilişkinin içine kapatıldıkları gün başlamışlardır –bu kapatılma isterse tek bir hecenin içinde olsun-. Kavga eden vahşinin uluması, ancak bunun onun duyduğu acının yanlamasına ifadesi olmaktan çıkıp, “boğuluyorum” cinsinden bir yargı veya açıklama değeri kazanması durumunda gerçek haline gelmektedir. Kelimeyi kelime haline getiren ve onu çığlık ve gürültülerin üzerinde ayağa diken şey, onun içine gizlenmiş olan cümledir. Aveyronlu vahşi, eğer konuşmayı başaramadıysa, bunun nedeni, kelimelerin onun için şeylerin ve bunların zihinde yarattıkları izlenimlerin sesli işaretleri halinde kalmış olmalarıdır; bunlar cümle değeri kazanmamışlardır. Kendisine sunulan çanağın karşısında “süt” kelimesini telaffuz edebilir; bu, “bu sıvı gıdanın, onu içeren kabın ve o sıvıya yönelik isteğin karışık olarak ifade edilmesinden” başka bir şey değildir; kelime şeyin temsili işareti haline gelmemiştir, çünkü vahşi hiçbir zaman sütün sıcak ve hazır olduğunu veya beklendiğini söylemek istememiştir. Nitekim, sesli işareti dolaysız ifade değerinden kopartan ve onu dilsel olabilirliğinin içinde egemen şekilde oluşturan cümledir. Dil, klasik düşünceye göre, ifade değil de, söylemin olduğu yerde başlamaktadır. “Hayır” denildiği zaman, ret bir çığlıkla anlatılmamaktadır; “koskoca bir cümle, yani, bunu böyle hissetmiyorum veya buna inanmıyorum” tek bir kelimenin içine sıkıştırılmaktadır. “Doğrudan doğruya gramerin başat konusuna gidelim.” Dilin bütün işlevleri burada, bir cümle oluşturmak için vazgeçilmez nitelikte olan yalnızca üç unsura indirgenmiştir: özne, yüklem ve bunların arasındaki bağ. Özne ve yüklem aynı doğadandır, çünkü cümle birinin diğerine özdeş veya ait olduğunu iddia etmektedir: demek ki, bunların bazı koşullar altında işlevlerini değiş tokuş etmeleri mümkündür. Tek, ama belirleyici farklılık, fiilin indirgenemezliğinin ortaya çıkardığıdır: Hobbes, “her cümlede, dikkat edilmesi gereken üç şey vardır: özne ve yüklem (prédicat) gibi iki adı ve bağı (copule) bilmek. Bu iki ad, zihinde tek ve aynı şeyin fikrini uyandırmaktadır, ama bağ, bu adların bu şeylere dayatılmalarına yol açan neden fikrini doğurmaktadır” demektedir. Fiil, her söylemin vazgeçilmez koşuludur: ve onun olmadığı yerde –en azından potansiyel olarak bulunmalıdır-, dilin bulunduğunu söylemek olanaksızdır. Adsal cümleler, bir fiilin görünmez mevcudiyetine yataklık etmektedirler ve Adam Smith, dilin, ilkel biçimi altında, yalnızca kişisiz fiillerden (“yağmur yağıyor” veya “gök gürlüyor” cinsinden olanları) meydana geldiğini ve söylemin diğer bölümlerinin bu fiilsel çekirdekten, türev ve ikincil kesinlemeler olarak koptuklarını düşünmektedir. Dil eşiği, fiilin ortaya çıktığı yerdedir. Öyleyse bu fiili, diğer kelimelerle aynı yasalara boyun eğen ve aynı uyum bağlantıları içinde yer alan bir kelime, hem de onların uzağında, konuşulan şeyinki değil de, içinde konuşulan olan bir bölgede yer alan karma bir varlık olarak incelemek gerekir. Fiil, söylemin kıyısında, söylenmiş olanla kendi söyleminin bitişme noktasında, tam olarak işaretlerin dil haline geliyor oldukları noktadadır. Onu işte bu işlev içinde –onu, sırtına binenlerden ve karartanlardan kurtararak- sorguya çekmek gerekir. Aristoteles’le birlikte, fiilin zamanları işaret ettiği (zarf, sıfat, ad gibi birçok başka kelime de zamansal anlam taşıyabilir) olgusunda durmamak. Scaliger’nin yaptığı gibi, fiilin eylemleri ve tutkuları işaret etmesine karşılık, adların şeyleri işaret ettikleri ve bunu sürekli bir şekilde yaptıkları olgusunun üzerinde de durmamak (çünkü bu aynı “eylem” bir addır da). Buxtorf’un yaptığı gibi, fiilin çeşitli kişilerine önem vermemek, çünkü bazı zamirler de işaret etme özelliğine sahiptirler. Ama, onu oluşturan şeyi hemen gün ışığına [çıkarır]: fiil iddia eder, yani “söylemi, bu kelimenin kullanıldığı yerde, yalnızca kelimeleri kavramakla yetinmeyip, onları yargılayan bir kişinin söylemini” işaret eder. İki şey arasında bir ikame bağlantısının olduğu iddia edildiğinde, bu şudur denildiğinde, cümle –ve söylem- vardır. Tüm fiil türü, işaret eden bir tek unsura indirgenmektedir: olmak. Diğer hepsi, gizlice bu tek işlevden yararlanmaktadır, ama onu, onu gizleyen belirlemelerle örtmüşlerdir: ona yüklemler eklenmiştir, ve “şarkı söyleyenim” yerine “şarkı söylüyorum” denilmektedir; ona zaman işaretleri eklenmiştir ve “eskiden şarkı söyleyenim” yerine “şarkı söyledim” denilmektedir; son olarak da, bazı diller fiille bizzat öznenin kendini bütünleştirmişlerdir, örneğin Latinler geo vivit değil de, vivo demektedirler. Bütün bunlar, çok ince, ama öze ilişkin bir fiil işlevinin üstünde ve etrafındaki çökelti ve birikimlerdir, “bu sadeliği korumuş olan… bir tek olmak fiili vardır.” Dilin bütün özü, bu kendine özgü kelimede toplanmaktadır. O olmasaydı, her şey sessiz kalırdı ve insanlar, tıpkı bazı hayvanlar gibi, seslerini ne kadar kullanırlarsa kullansınlar, ormandaki çığlıkları asla dilin büyük zincirini meydana getirmezdi. Klasik çağda, dilin ham varlığı –sorgulamamızı icra etmek üzere, dünyaya bırakılmış olan şu işaretler kitlesi- silinmiş, ama dil kullanılması daha güç yeni ilişkilerin varlığına bağlanmıştır; bunları kavramak daha güçtür, çünkü dil bu varlığı bir kelimeyle ifade etmekte ve ona kavuşmaktadır; onu kendi içinden olumlamaktadır, ama eğer bu kelime önceden mümkün her söylemi desteklemezse, dil olarak var olamaz. Varlığı belirtme biçimi olmadan dil olmaz; ama dil olmadan da, onun bir parçasından ibaret olan olmak fiili olmaz. Bu basit kelime, dil içinde temsil edilen varlıktır; ama aynı zamanda dilin temsili varlığıdır da –bu, onun söylediği şeyi iddia etmesine olanak vererek, onu hata veya doğru yapabilir kılmaktadır-. Bu açıdan, işaret ettiklerine uygun, sadık, uyarlanmış olabilen, ama asla doğru veya yanlış olmayan diğer bütün işaretlerden farklıdır. Dil, işaretler sistemiyle işaret edilenin varlığı arasında köprü kuran bir kelimenin bu benzersiz gücü sayesinde, tepeden tırnağa söylem’dir. Pekâlâ, bu güç nereden gelmektedir? Ve kelimelerden taşarak, cümleyi kuran bu anlam nedir? PortRoyal gramercileri, fiilin anlamının iddia etmek olduğunu söylüyorlardı. Bu, onun mutlak ayrıcalığının dilin hangi bölgesinde olduğunu işaret ediyor, ama neye ilişkin olduğunu hiç göstermiyordu. Bundan, olmak fiilinin iddia etmek fikrini içerdiğini anlamamak gerekir, çünkü bizatihi iddia etme kelimesi ile evet sözcüğü bu fikri aynı şekilde içermektedirler; öyleyse olmak fiili tarafından sağlanan, daha çok fikrin ileri sürülmesi olmaktadır. Fakat bu fikrin ileri sürülmesi, acaba onun varlığının iddia edilmesi midir? Fiilin zaman çeşitlemelerini kendi biçimi içinde toplamasının nedenlerinden birini bu noktada bulan Bauzeé böyle düşünmektedir: çünkü şeylerin özü değişmez, yalnızca varoluşları gözükür ve yok olur, sadece özün bir geçmişi ve bir geleceği vardır. Condillac buna, varoluşun şeylerden çekilip alınabilmesinin nedeninin, bu varoluşun bir yükleminden başka bir şey olmamasını eklemektedir; fiil, ölüm kadar, varlığı da iddia edebilir. Fiilin iddia ettiği tek şey, iki temsilin bir aradaki varlığıdır: örneğin yeşillik ile ağacın temsili, insan ile varoluşun veya ölümün temsili; işte bu nedenden ötürü, fiilin zamanı, şeylerin mutlağın içinde var oldukları zaman değil de, şeylerin kendi aralarındaki eskilik veya eşanlıklarına ilişkin nispi bir sistemi işaret etmektedir. Nitekim, bir arada var olma, bizatihi şeyin bir yüklemi değil de, temsilin bir biçiminden ibarettir: yeşil ile ağacın birlikte var olduklarını söylemek, bunların benim aldığım izlenimlerin hepsinde veya çoğunda birbirlerine bağlı olduklarını söylemektir. Öylesine ki, olmak fiili esas olarak, her dilin işaret ettiği indirgeme işlevine sahip olacaktır. İşaretleri ona doğru taşıdığı varlık, düşüncedeki varlıktan ne daha az ne daha fazladır. Bir XVIII. yüzyıl sonu gramercisi, dili bir tabloyla kıyaslayarak, adları biçimler, sıfatları renkler ve fiili de, bunların üzerinde gözüktükleri tuval olarak tanımlamaktaydı. Kelimelerin çizimi ve parkalığı tarafından tamamen örtülmüş, görünmeyen, ama dile resmini değerlendirme yerini sağlayan tuval, fiilin işaret ettiği şey, sonuçta dilin temsili karakteri, onun bağlantısının düşüncenin içinde olduğu ve işaretlerin sınırını aşabilecek ve onları hakikat içinde kurabilecek yegane kelimenin, bizatihi temsilin kendinden başka bir şeyle ulaşmadığıdır. Öylesine ki, fiilin işlevi, bu işlevin tüm uzantısı boyunca kat ettiği dilin varoluş tarafından belirlenmiş olmaktadır: Konuşmak, aynı anda her işaretlerle temsil etmek, hem işaretlere fiil tarafından komuta edilen sentetik bir biçim vermektir. Destut’ün dediği gibi, fiil yüklemdir: Bütün yüklemleri dayanağı ve biçimidir: “Olmak fiili bütün cümlelerde bulunur, çünkü bir şeyin… olduğunu söylemeden, şu veya bu şekilde olduğunu söylemek mümkün değildir. Ama bütün cümlelerde yer alan şu dir (Fransızcada est [dir] ayrı bir kelimedir) kelimesi, buralarda yüklemin hep bir bölümünü meydana getirir; her zaman bu yüklemin başı ve tabanıdır, genel ve ortak yüklemdir. Fiilin işlevinin bu noktaya geldikten sonra, üniter genel gramer alanının yok olmasından sonra, artık ancak çözülebilir nitelikte olduğu görülmektedir. Saf gramatikal unsur boyutu serbestliğine kavuşunca, cümle artık sentaksın bir biriminden başka bir şey olmayacaktır. Fiil orada, diğer kelimelerin arasında, kendine özgü uyum, bükülme ve tümleç sistemiyle birlikte yer alacaktır ve diğer uçta, dilin dışavurma gücü, gramerden daha eski olan, özerk bir sorun içinde yeniden ortaya çıkacaktır. Ve dil, XIX. yüzyılın tümü boyunca, fiilin esrarlı doğası içinde sorgulanacaktır: Fiilin varlığa daha yakın olduğu, onu adlandırmaya, aktarmaya ve onun temel anlamını belirtmeye, onun tamamen aşikar kalmaya ehil olduğu yerde. Varlık ile dilin ilişkileri karşısındaki bu şaşkınlık, Hegel’den Mallarme’ye kadar, fiilin gramatikal işlevlerin türdeş düzenine yeniden dahil edilmesini tereddütlü kılacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)