Cumartesi, Eylül 20, 2008

Eleştiri Üzerine İki Alıntı: Blanchot ve Eagleton

… Yazar kendini ilk kandırandır, başkalarını aldattığı anda kendini de aldatır. Ona kulak verelim: şimdi de işlevinin başkaları için yazmak olduğunu, yazarken tek amacının okurun ilgisi olduğunu ileri sürer ve buna inanır. Ne var ki o bu konuda bir hiçtir. Zira öncelikle yaptığı şeye dikkat etmeseydi, edebiyatla kendi işi gibi ilgilenmeseydi, yazamazdı bile: Yazan o olmazdı, hiç kimse olurdu. Bu yüzden istediği kadar bir idealin ciddiyetini kefil olarak görsün, istediği kadar değişmez değerlere başvursun, bu ciddiyet onun ciddiyeti değildir, olduğunu sandığı yere ise hiçbir zaman yerleşemez. Örneğin: Romanlar yazar, bu romanlar kimi siyasi savlar içerir, öyle ki bu Davayla çıkar ortaklığı varmış gibi gözükür. Diğerleri, bu davayla doğrudan çıkar ortaklığı olanlar, böylece onu kendilerinden biri olarak görmeye, eserini, Davanın gerçekten onun davası olduğunun kanıtı olarak görmeye kalkışırlar, ama bu davada hak talep eder etmez, bu etkinliğe katılmak ve ona sahip çıkmak ister istemez, yazarın çıkar ortaklığı olmadığını, oyunu sadece kendi kendisiyle oynadığını, Davada onu ilgilendiren şeyin kendi işi olduğunu görürler, böylece de aldatılmış olurlar. Bir görüş etrafında toplanmış, tarafını seçmiş insanlarda, onların görüşlerini paylaşan yazarların uyandırdığı kuşku ve güvensizlik anlaşılır bir şeydir, zira yazarlar aynı zamanda edebiyatın da tarafını tutarlar, edebiyat ise, hareketiyle, temsil ettiği şeyin özünü netice itibariyle yadsır. Onun yasası ve hakikati budur. Kesin olarak bir dış hakikate bağlanmak için kendi hakikatine sırt dönerse o zaman edebiyat olmaktan çıkar ve hala yazar olduğunu iddia eden yazar ise kötü niyetin bir başka yüzünü gösterir. O halde herhangi bir şeye ilgi duymaktan vazgeçip yüzünü duvara mı dönmek gerekir? Ama öyle yapılsa bile anlam belirsizliği ortadan kalkmaz. Her şeyden duvara bakmakta dünyaya doğru dönmek, duvarı dünya yapmak demektir. Bir yazar sadece kendisini ilgilendiren bir eserin katışıksız mahremiyetine daldığında, başkaları –başka yazarlar ve başka bir etkinlik sürdüren insanlar- kendi Nesne'lerinde ve kendi işlerinde en azından artık rahata ereceklerini sanabilirler. Ama hiç de öyle değildir. Yalnız adam tarafından yaratılan ve yalnızlığa hapsolunan eser kendi içinde herkesi ilgilendiren bir görüş barındırır, öteki eserlerle, zamanın sorunlarıyla ilgili zımni bir karar taşır, önemsemediği şeyin suç ortağı, terk ettiği şeyin düşmanı olur, kayıtsızlığı ise, ikiyüzlülükle, herkesin tutkusuna karışır…

Maurice Blanchot

Edebiyat ve Ölüm Hakkı

… Eleştiriyi masum bir disiplin olarak görmeye alışmışızdır. Kökenleri kendiliğinden, varoluşu doğal görünür: Edebiyat vardır, o halde -onu anlamak ve değerlendirmek istediğimize göre- eleştiri de vardır. Edebiyatın bir beslemesi, gölge gibi izleyicisi, manevi suç ortağı olarak eleştiri Dört Kuartet'ten bir deyimle her yerde edebiyatın "önüne geçer." Ancak,"önüne geçer" (prevent) burada bizi klasik anlamıyla olduğu kadar yaygın anlamıyla da bağlamakta. Eğer eleştirinin üstlendiği görev metin ile okur arasındaki bulanık geçidi kolaylamak, metni daha kolayca tüketebilecek bir biçimde işlemek ise, ürün ve tüketici arasına kendi hantal hacmini koymaktan, nesnesini itaatkarca izlerken onu gölgelemekten nasıl sakınmalıdır? Öyle görünüyor ki eleştiri burada çözümsüz bir çelişkiye yakalanmakta. Çünkü görevi metnin kendiliğinden gerçekliğini vermekse, kendi kütlesinden tek bir zerrenin, aracılığını yaptığı şeyle karışmasına izin vermemelidir. Böyle bir katışma ağza alınmaz "kendine maletme" suçunun" işareti olur. Ancak eleştiri asalakça bir yaşama türü olan bu doğal varoluş tarzına teslim olmaksızın bunu nasıl becerecektir.kendini bu kadar saydamlaştırır, ele aldığı metnin yaşayışına bu kadar uysalca kendini uydurmaya çalışırsa kendini yok etmiş olmaz mı? Eleştiri türünün tümü kendi sınırlarını itiraf etmek zorundadır; ancak burjuva eleştirisinin en çok güven duyar gibi olduğu an, kendi fazlalığından, sözlerinin kısmi, müdahaleci, geçici özelliğinden, kendini yaralarcasına vurgulayarak konuştuğu zamandır. Eleştirinin söyledikleri, bu anlayışa göre usta işi ve ince olsalar da, metnin kendisinin tükenmez büyüklüğü karşısında saman çöpü gibi kalır… eleştirinin kendisini nesnesinden ayırması bir çeşit sahte manevra –onunla daha mükemmel bir birleşme için bir başlangıçtır. Nesnesini analitik uzaklaştırıcı bilginin bir parodisi- ona daha yakından "sahip olma", kendini onunla tekliğe dönüştürme aracıdır. Eleştirinin amacı, metni doğallaştırma gücüyle vekaleten kendi zor "hünerini" doğallaştırarak metnin önünde kendisini silmek olmalıdır… edebiyat-ötesi bir pratik, metnin bir metaforu olarak eleştiri, edebiyatın kendi olabilirlik koşullarını düşünmekteki yetersizliğini anlatır ve bu yetersizliği bir bilgi görünümü altında yeniden üretir. Bir aydınlatma biçimi altında eleştiri metnin zorunlu kendini-göremezliğini doğal kılar. Eleştiri ve metin arasındaki biçimsel ilişki, kral ile ona tarihi zaferleri hikaye eden kabile ozanı arasındaki ya da kapitalist üretici ile burjuva politik iktisatçısı arasındaki ilişkiyi andırır… O halde, bir metnin değeri, metnin ideolojik formasyona ve edebi söylemin erişilebilir şecerelerine çifte eklemlenme tarzı tarafından belirlenir. Metnin kendisini saran tarihi olarak belirlenmiş değerler, çıkarlar, ihtiyaçlar, iktidarlar ve kapasitelerin daima kısmi bir alan ile ilişkiye girmesi bu yolla mümkün olur… O halde bir edebi değer 'ahlakçılığı'nı reddetmek zorunludur: Bir eserin niteliği sorununu olabilirlik koşulları sorunu ile yeniden-birleştirmek olmaz… Eğer Marksizm estetik değer konusunda belirli suskunluk sürdürmüşse, bunu nedeni pekala bu söylemi tümüyle mümkün kılacak maddi koşulların henüz var olmaması olabilir. Aynı şey "ahlak" için de geçerlidir: Eğer Marksizm'"ahlaki" konusunda dolaysız söyleyecek çok fazla sözü olmamışsa, bu eğilimin bir nedeni, insanın ahlak deyince akıllarına yalnız ahlakçılık gelenlerle ahlaki tartışma içine girmemesidir. Bu, kategorilere farklı bir içerik şırınga etme sorunu değil, kategorileri daha üst düzeyde değerlendirme sorunudur ve yalnızca istemekle yapılacak bir şey değildir. "Estetik", burjuva estetlerine mücadele etmeksizin teslim edilemeyecek kadar değerlidir ve olduğu gibi alınamayacak kadar da bu ideoloji tarafından kirletilmiştir. Belki de, "ahlaki olarak" ve "estetik olarak" konuşmayı reddedenlerin geçici, stratejik suskunluğunda her iki terimin gerçek anlamlarından bir şeyler söylenmektedir.

Terry Eagleton

Eleştiri ve İdeoloji

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)