Cumartesi, Eylül 20, 2008

Kişisizleşmeler: Yas, giden yol

Rilke, "sanat eserleri sonu gelmeyen bir yalnızlık içindedirler" dediğinde, sözü edilen eserler muhtemeldir ki dünyaya bırakılmış bize ait heykellerdir. Kendisini şekillendirenin yine de yapmak istediği ama yapamadığı şeylerdir bunlar. Çamuru alıp şekil verir ustalık; ancak şekil ortaya çıktıkça, görünüm kazandıkça canlılığının da artmasına rağmen hep ilk bırakıldığı yerdedir. Orada hep aynı bakışla ustalığın belirlediği bir konumda asılıdır. Bazıları da taşın fazlasının atılmasıyla ortaya çıkar. Ancak bu heykellerin hep en büyük eksiklik dediğimiz yönü aşırı canlı olmadıklarıdır. Büyük heykeltıraşları, taşa verdiği canla ölçmemize rağmen ustalık hayat vermez, hayatı verilmez kılar. Ustalığın yaptığı şey, daha çok, canla başla ölüme bir şekil vermektir; ölümdür deriz yapıtın öncesine, çünkü o ele avuca gelmeyendir; ve sanatçının ustalığındaki sır, ölüme ait olanı işaret edilmeye bırakmaktır. Sanatçı, bir heykelde özellikle bir merkezde dolaşır; en sona bıraktığı, ama her zaman sona bıraktığı şeyin merkezinde, yani bakışın fırladığı o gözler. Sanatçı bunları öylesine bitiremez ki en son aşamada bile hep bu gözlerin kendisine baktığını, kendisinden bir şey beklediğini düşünür. Doğrudur, yapıtın gözleri her zaman bir uzama doğrudur, hep bir yere bakar. En azından bunu biz böyle düşünmek istiyoruz, böyle istiyoruz çünkü görme alanımızın ötesinde olanı böyle ele geçirebileceğimizi düşünürüz. Yeraltı dünyasına gidemezsek de yeraltından bir taş çıkartıp ona bir çift göz verebiliriz. İşte sanatçı böyle düşünmüştür hep, ancak tahmin etmediği büyük bir kırılma da olmuştur taşta. O da, bu taşların birer yontu olmanın ötesinde dünyaya korkunç bir yalnızlık bulaştırdıkları. Birçok kere taşlaşma deriz, taşlaşmış ruhumuz diye yakınır dururuz, eğer hâlâ iyileşmemişsek bu melankoliden şair olup çıkarız. Yontulmuş taşa hayat veremeyen ustalık en sonunda kendi hayatının taşlaşmasıyla karşı karşıyadır. Neden taşa hayat vermek ister, ve neden bunu yapamaz? Daha derinlerde gizlenmiş bir soru da şöyledir: Cansız dediğimiz şeyin sürdürdüğü bir hayat var mı, yoksa eğer canlı nereye gider? Taş, ve de yontu, baktığımızda bakışımızı hep bir fazla kendine çeken, hep bir fazla düşünmek zorunda bırakıldığımız, orada öylece duran ama durmak için bile hiçbir hayati bağa ihtiyacı olmayan. Sonu gelmeyen bir yalnızlık içindedirler insan heykelleri, çünkü onlar yalnızlığını taşta yok etmiş insanın kendisidir. Belki bu kadar çok yalnızlık demek düşündürücüdür, ama kendimizden yana yine yalnızlıktan kurtulmak içindir bu. Belki de yontudur deyip düşüncenin bakışını geri çekmeli. Sormamız gereken, bir insan heykelinin kişiliğinden nasıl söz edilebilir. Neden heykel, taş, yontu deyip geçeriz; belki öyledirler, ama kendisinde apaçık olan, gizemle işaret edilen şey hep içimizde midir? Kendi zamanından fazla yaşamış diye onu bu dünyada bir ölü gibi düşünmek nedendir? Şairin gördüğünden daha da fazla olan görülmeyeni görmek, onun dinginliğindeki gizemi bulmak, ve belki ölmekteki huzuru bulmak ister gibi beklentisiz bir arayışa giremez miyiz? Hep durduğunda, en son bırakıldığı gibi olmak kaç yürek ister, kaç hayatı ölümden ister? Hep bir hayat bulur gibi ölmek, sonra dirilmek için daha bir ölmek; ve her şeyde ölebilen bir cansız gibi kendini basit ölüme bırakamayan yüreği ölümle atan beni düşünmek. Bir yontudur yüreği olmayan ve yüreğinin olmadığı yere de sahip olmayan, ne bir beni vardır ne de bensiz bir şeydir. Daha çok biridir o, ortaya çıkmak için insanı sanatçı olmak zorunda bırakan, taştan kurtulmak için insanlığın uygarlığının sıçramasını gerektiren yalnız bir kişidir. Öylesine yontudur ki varlık çevresinde uçuşur, tıpkı gecede sokak lambasının etrafında körlüklerini bileyen pervaneler gibi. Düşünür düşünür bir yontuyu düşünürüz, nedendir diye de sorarız kendimize, işte bir taşın gücü bu. Hayat aşındırır, hem taşı hem de bizi, bu yüzden hayatı düşünmek, nesneleriyle düşünmek hep en basit ölümdür, ölmek hep düşünmekle belirir. Yitmek, en son söz yoluyla görünür, ve bu yüzden düşünmek bizim için ölmekte olanın kendi ölümüne verdiği ölüm düşüncesidir. Bir heykel, bir insan heykeli ölüme dokunmak için en iyi nesne ise de, "nesnenin ölümü bizim elimizdedir." Neden son soru hep durur, neden hep bir merkez vardır? Neredeyiz bunu söylemekle? Merkez midir bir yontu? Bilinmez ki, "merkez yastır". (Jabés)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)