Cumartesi, Ekim 11, 2008

Düşsel Varlıklar: “Mesela ellerimi bir heykeli bozmayacak şekilde boşluğa uzatarak”

Edip Cansever’in Pesüs’ünde, 16. satırda yer alan estetik haritanın ölçüsü. (1) Söz konusu şiirde, ne sözü tamamlayan “bir anlam vermek istiyor gibiydim düzlüğe” (I-17) dizesinde, ne ikinci bölümün başındaki “tiyatrolar ki benim en sevdiğim boşluklarımdır” (II-3) dizesinde, ne de “olsa olsa bir heykeldi üçüncüsü de” (II-68) diyerek veznedar ve hastalıklı kadınla birlikte “hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şey” olan üçlüyü oluşturan temizlikçi kadın’da tek başına bu belirleme için yeterli ipucu vardır. Ancak Pesüs’ün olası birçok kurgusu vardır: Bunlardan birinde, heykel, anlatıcıdır: Ellerini kendi biçimini bozmadan boşluğa uzatabildiğine göre, daha en baştan kendi iç sesi tarafından “boşluğa uzanmış” biçimde yontulmuş olması gerekir. Töz’ün varlığa önceliği söz konusu edildiğinde bu şiir özelinde varoluşçu-karşıtı bir Cansever’le karşılaşmak olasıdır. Öte yandan, bu iz üzerinden giderek, “... bir takım görüntüleri üst üste yığaraktan” (I-18) diyen Edip Cansever’in kendine has sinematografisiyle hareket ettirerek, “hareketsiz düzlüğe” anlam verdirmeye çalıştığı Anlatıcı’ya bakılırsa, düzlüğe anlam veren şeyin “hareketsiz bir hareketin” ona katılması olduğunun düşünülmesi gerekir. Bir yandan ise Cansever’in derin şiirsel uzamında düzlük hareket etmektedir: “… bitmez tükenmez bir kaynaktan çoğalarak”. Aslında Anlatıcı’nın kendisi de aynı kaynaktan, şiir-dışı doğanın katı ikiciliğinden fırlamıştır ve bir bakıma ona bağımlıdır; çünkü denizin “kumları” üzerinde (tıpkı Thomas gibi) durur... pesüs / heykel / anlatıcı için asıl ölümcül üçlü olan denizin “düzlüğü” (suyu) üzerinde değil: Burada Kum, heykelin dağılmış hammaddesini çağrıştırır ve şiirsel yapıyı aynı zamanda plastik, yoğrulabilir bir yapı haline getirir. (2) Poetik inşa, yapıt inşası temelinde Pesüs’ün odağını (merkezini değil) oluşturan iskelet. (3) “Pesüs” orada durur ve düzlük üzerine geldikçe “kendi(biçimi)ni korur” (I-14) Korumak: Saklamak: Değişmeden kalmak: Halin muhafazası. Anlatıcı açıkça ölümün hammaddesinden değil, yaşamınkinden korkar ama yine de onun üzerinde durur ve yükselir. Daha sonra, ikinci bölümün 79. ve 80. dizelerinde de “hiçbir şey kımıldamıyordu bu yüzden / bir tanrı yere düşse parçalanacak” ve 90.-91.-92. dizelerindeyse “birden bir örümcek düşüyordu yere, çıt diye bir ses / incecik gövdesiyle kırılıp bölünüyordu / örümcek” sözleriyle karşılaşılır. Denebilir ki, su ve kum arasında, birbirinde çözüşen “şeyler” olarak bir “Anlatıcı” ile “onlar” analojisi kurulmuştur ve bu analoji heykeltraş ile heykelin arasındaki problematik olarak da sunulur. (4) Pesüs’te gözler büyük bir sessizliğe zamanla alışır; yokluktan varlığa geçen her şey kendinin sanat eseri, yapıtıdır ve bu anlamda yokluk yapıtın sahibi ve öznesidir. Anlatıcı sokakları, sokakların türlü görünümlerini ve nesneleri görmeyi bu sessizlik sayesinde başarır bir bakıma: Çünkü bu kıpırtısızlıkta bile “martılardan bir tanesinin yalnız yaşıyormuşçasına boşlukta dünyanın en heyecanlı çizgilerini çizdiğini” ve “bulutların bu kıvrımları yavaştan doldurduğunu” (I-63, 64, 65) görebilmek için giderek bakmanın tam kendisi olmak gerekir: “bakmanın düzlüğü ve hiçliği ve sonrasızlığındaki şey.” (II-47, 48)
Yazısız bir kâğıda günlerce baktığım olurdu Ve yıllarca bir saplantıya Giderek bakmanın tam kendisi olurdum. Yani ben Bakmanın düzlüğü ve hiçliği ve sonrasızlığındaki şey Olurdum ki, başkalarını hiç mi hiç ilgilendirmeyen Yapayalnız bir ben kurardım Yapayalnız bir ben kurardım ve kedi Salona girerdi birden, başlama saatini Bir o somutlardı sanki.
(5) Anlatıcı kendini oluşturan öğe birikimine katılmamayı ve bir bakıma çok hızlı dönen (hareket eden) bir topacın hareketsiz görünmesini andıran hareketiyle düzlüğe alternatif bir şiirsel-doğa yaratır? İkinci Yeni’de iç söyleyişin yüksek sese baskın gelmesiyle edinilen yetkinlik bir “öteye geçme” önerisidir. Kendini olumsuzlayan, anılarında kendini geçmişinde hüzünlü bir “süs” olarak taşıyan anlatıcı, bir bakıma “yazınsal” gösterinin “plastik” atığı olan basılı şiiri ve “şairi” de şiirle aynı zarfa boşaltmakta ve bu yeni yer içinde kıpırtısız, bir heykel gibi edimden yoksun ama varlığı başlıbaşına “kendi hakkında şiir” olan yazara işaret etmektedir. Fotoğraf karesi de film bandı üzerinde bu tür bir yalnızlıkla, akmadan, en azından kendisinden bir sonraki aşamaya (mesela Üçüncü Yeni’ye) değil de, kendi içine doğru akarak durur. (6) Şiirin devamında Anlatıcı, başta heykeltraş refleksiyle ona karşı kendini savunduğu düzlüğe önce saldırmayı, onu bozmayı kuruyor; sonra düzlüğün aslında kendisine bir zararı olmadığını ve hâttâ giderek “olsa olsa benim kendime bir şeyler yapmam için zorluyordu beni / düzlük” (I-40) diyerek artık onu, ona karşı hizâ alınan bir nokta olarak yararlı bulduğunu ve giderek sanatçı olarak sanatının asıl çamurunun kendisi olduğunu anlatıyor. Bu noktada, eğer denebilirse, boşluktaki süreklilik sanısı yontudaki hareketin sürekliliğine benzetilir ve hâttâ giderek iki yolun iç içe geçtiğini, iki boyutlu yüzeyin terk edildiğini ya da bunların birbirine eklemlendiğini kabul etmemiz gerekir. Ama Anlatıcı’nın hareketi, aynı zamanda heykelinkidir: Hareket içermeyen bir harekettir o; zaten halihazırda "bir çaresizlikten ödünç" almıştır kendini (I-15) ve zaten bu yüzden Pesüs, giderek Edip Cansever’in kendisi (ve elbette dehası) “hiçbir şeyin öyle pek tamamlanmadığı bir çağda (...) bütün eksik kalmaların sessiz ve ünü olmayan...” tanıklarının (III-1, 2, 3) bir manifestosu olarak okunur çoğu zaman. (7) Kısaca üç başka izden daha söz edilebilir: Eller boşluğa uzatıldığında görüş alanına dahil olurlar ve boşluğa verilen yeni anlam Anlatıcı’nın kendinin de manzaraya dahil olması olabilirse, Michel Tournier de “Veda Yemeği” içindeki “Resmin Öyküsü” adlı öyküsünde benzer bir durumdan söz eder: Bir resim yarışmasını “resmeden” değil, diğer adayın resminin karşısına bir ayna ören, dolayısıyla hem imaja hem yaşama yer bulan (açan) aday kazanır. Bununla birlikte, Cemal Süreya’nın “Eşdeğeriyle Yan” şiirinde şöyle bir dize vardır: “yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık / bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.” (7,8) Ayrıca, Aşık Nimrî Dede’nin olağanüstü “İnsan Olmaya Geldim”inde “varlık dağlarını delip geçerek / düzde ben bir insan olmaya geldim” dizeleriyle karşılaşılır. Tek tanrılı dinlerin "çamur" söylenceleri ve önceden anılan iki dize birlikte okunduğunda İkinci Yeni'nin kendine has teolojisinin, on yıl önceki öğrenci evinden başlayarak neden Benjaminci bir karşı-kutsallaştırma olarak okunduğu açıklık kazanacaktır. (Metin içinde Roma rakamları bölüm, Latin rakamları dize numaralarını göstermekte.) Konuyla ilgili zihin açıcı bir yazı için izleyin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)