Cumartesi, Ekim 18, 2008

Eklere Yan

–“Ölümdeki bu olaysız olaya dikkatin” her seferinde kendi gramerinde “öylesine bir yazma oyununun” içine girmiş olması Defin olanı da bitirilemez halde bırakıyor. Birinin beklenmeyen ölümü karşısında, en iyi ihtimalle sessizliğimizi konuşturuyoruz. Ancak ölüm, zaten sessizliği konuşturan şeydir, onda kendini duyurur, ortaya çıkmak için derinliği ve ürküyü seçer. Hep kendisinden daha da fazla olduğunu duyurmak içindir bu. Sessizlik ise ölüme boyun eğdiğinden olsa gerek gürültüye dönüşüyor. Birinin öldüğünün Nasılının, ölmeyi nasıl da basitleştirdiği, nasıl da kendi basitliğinden bile ayırdığını, ve sanki ölümü en korkunç olan şeymiş gibi göstermesi düşündürücü. Oysa çıkıp demeli ölüme, “Ben hayattayım. Hayır sen ölüsün.” Elbette, birinin öldüğü gerçeği, dili, yazıyı, düşünceyi aklından ettiği gibi, ona suskunluğu da tek karşılık olarak dayatır. Hem konuşmak hem de konuşmamak; hem anmak hem de anmamak; böylece her iki ayrım birbirine düşer. Karşıt karşıta dönüştüğünde ölüm..... [sözün bitemediği yerdir orası]. Ölüm döner döner hep aynı yere çarpar: “benim ki olmayan bir ölümü yaşadık bugün de” ye, sonra bir gün daha fazla yaşıyoruz işte. Şunu söylemeli ki, öldürülsek bile sadece ölürüz. Ve bu tek gerçeğimizdir; diğeri ise herkesin gerçekliğidir; oraya bakarız, çünkü ölüm hemen buradan geçmiştir; ve dikkat etmek gerekir kendimize, diye de koruruz kendimizi. Herkesin bakire olmadığı konusunda şüphe edilemez. Herkes bakire olmayan birinden doğmuş olmuş olmanın salt gerçeğiyle, ama hep bir bakireden doğmak istemiş olmanın fantezisiyle yaşar. Herkes doğduğu yerden kirlenmiştir. Eğer, bir şeyi söylemenin yalnız bir yolu olsaydı hep iki yolunu dile getiremezdik. Zekilerin, A derken aslında B’yi söylemiş olduklarıyla A’ya tosladıkları, bu yüzden ne A ne de B olanın ne olabileceğine dair düşüncelerinin-(a) yerini düşüncesizliklerinin-(b) alması “çoğunlukla” bir irade sorunu olsaydı, hiçbir şeyi söylememiş-bile olmamız gerekirdi. İki gözü olmakla bir gözün gördüğü görülseydi, kendisini göstereni neyle görmemiz gerektiğini düşünmeye kalkışmazdık. Belki de zeminin örtüsünün değil de, değilin ta kendisinin altına bakmalı. Değil mi? Bırakalım da, felaket bildiğimiz gibi gelsin, bilmediğimiz gibi daha da korkunç değil. Eski Yunan’da Epigramlar vardı, mezarları tüm zamanlarda yaşatmak için; yeterdi bu herkese. Biri öldüğünde, Epigram sayesinde kimin-öldüğü-hayatta kalırdı. Söz eğer, her zaman görüntüye veya yaşamın kendisine bir Epigramsa, herkes onu şiire dönüştürene karşı da sorumludur. Yine de şiirin kaçınılmazlığında yapılabilecek şey, onu öyle bir söylemeli ki kendisiyle birlikte sesten de kurtulmalı; bizi kurtaracak olanla hiçbir işbirliğine girmeden. Her birimizin, bütünüyle okunmadan bir kenara atılmış bir metin oluşu yüzünden, kendimizde sürekli bir anlam işçiliği yapmamız, yine en iyi ihtimalle bizi zor bir metne, anlamsız bir şeye dönüştürür. Ölüm ise buralarda her zaman mezara atılmış bir şeydir, mezarların durumu da daha kötü, içindekini bile yitirecek kadar kayıtsız ve ilgisiz. Çünkü hayata hep en kötü yerden bağlanmış, hayatın içinde atıl bir alana sıkıştırılmış biçimde, sanki salt bir mezarmış gibi ölümümüze terk edilmiş. Ölüm neyse de; mezar, dokunmanın değdiği yerdir. Bir Epigram yeter, ve o söz ki mezarın içindekinin dışarıyla tek ilişkisidir. Ona ve bize dil olur. Oraya gittiğimizde ilk sözdür o hep. Bazen onun bazen bizim. İskenderiyeli Theon’dan:
Fırtınaları durduran Halykon’lar seni sevdiler [...], ama senin soğuk mezarının üstüne annen kapanıp sessizliğe yas tutuyor.

1 yorum:

"Words Words Words" (Hamlet)