Perşembe, Ekim 16, 2008

Ölüm, yere gömülmek.

–Eğer, bu onun yaşamı olsaydı... Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü'nde, "İki İntihar Olayı"adlı yazısında, iki ayrı genç kızın kendince intiharını anlamaya çalışır. Bunun gerçeğini düşünürken, hatta bu olayla gerçeği derinleştirmek isterken korkusuzca bu iki ayrı ölümün arasına girer. İkisinin nedenleri, ve belki yöntemleri arasında bulduğu farklılıklara güvenerek, ama yine de temkinli bir biçimde gerekçelerinde de benzersiz yanlar olabileceğini düşünür. Soruyu şöyle sorar notun sonunda: "Bu ikisinden hangisi dünyada daha çok acı çekmiştir." Sorduğu bu sorunun anlamsızlığını belirtse de soru bu haliyle bu ürkütücü metnin sona kalmış cümlesidir. Gerçekten de öykü ürkütücüdür. Olay Dostoyevski'nin elinde bir yazıya dönüşüp belli bir dinginlik bulmuşken yine Dostoyevski'nin ısrarlı sorgusu yüzünden herkesin olayı olmaya başlamıştır. Olay yeniden canlanıp yeni bir ölüm ister gibidir. Hiç düşünmeden intihar eden bu insanların, bu genç kadınların ölümleri her zaman en büyük düşünürleri, Dostoyevski gibi düşünürleri bile yerlerine çivilemiştir. Orada bir kadın uçuruma atlarken başka bir yerde biri aşağıya bakıp daha geriye iter kendini. Biri gerçek denen şeyle alay edercesine ölmek ister, diğeri onun yerinde olmak için kendini düşünmeye verir. "Bilmeceye" dönmüş bu olayı çözmek Dostoyevski'nin içini rahatlatacaktır, ancak biliriz ki Dostoyevski için soru en sona bırakılmıştır. Belki bir başka metinde hiçbir belirti vermeden olayı içten çözmüş de olabilir, ama bunun çözümü ne olabilir ki? Bizi ilgilendiren Dostoyevski'nin ilk söz ettiği Rus asıllı göçmen kızdan aktardığı birkaç cümle:
Uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Eğer çabam boşa çıkarsa dirilmemi kutlamak için herkes bir araya gelsin. Eğer başarıya ulaşırsa, tam olarak ölmeden gömülmememi rica ederim. Çünkü toprağın altında, bir tabutun içinde uyanmak pek iğrenç bir şey olur. Şık bir şey olmaz doğrusu.
Kim olduğuna dair başka bir şey bilmiyoruz bu kadının; ne adı var ne de herhangi özel bir bilgi. Dostoyevski'nin zamanında da intiharıyla gazetelere haber olmuş biridir bu kadın. Bir okurunun mektubundan öğrenir onu. Şimdi de biz onun kim olduğunu bilmiyoruz. Gerçi nasıl öldüğünü, kendini nasıl öldürdüğünü Dostoyevski bize söylüyor. Peki, neden bunu düşünmek istiyoruz? İntihar etmiş değil de intihar etmiş olduğunu düşünebileceğimiz bu kadının bu notuyla, ve saf kayıtsızlığıyla, şimdi bile önümüzde durup bize gülmesini, bütünüyle bu genç kadının kendisine bağlayabilir miyiz? Herkes bilir ki kimse ölmez, sadece ölebileceğini varsayar. Buna dair kanıt imkânsızlığı da ölümün kendisidir zaten, şu veya bu şekilde gelen veya getirilen ölüm. Ruhbilimci gibi de yaklaşabiliriz bu olaya, ama kendimizi deşmekten başka bir şey olmaz bu. Ölmek eğer, ölüm olayını dönüştürmek gibi bir şey olursa da, yine ölünebilir mi? Belki Dostoyevski, yazarlığını kanıtlarcasına rahattı bu olaya bakmakta. Ya biz, kanıtlayacağımız şey nedir, bir ölüm olayının, ölenin biri olduğu gerçeğinin ve daha kötüsü de kimin öldüğünü bilmemenin, en istenmeyen ölümü önümüze koymasını nasıl karşılamalıyız? Bunları düşünmek bize hiçbir şey vermez, ama yine de bu notun gücü bizi yazıya bağlıyor. Ve eğer bu notun önümüzden çekilmesiyle birlikte yolumuza devam etmeyi istiyorsak onu yüksek sesli bir yazıya dönüştürmekten başka bir seçeneğimiz yok. Belki sadece bırakılmış bir not bu, belki sahipsiz de kaldığı için miras alınmayıp kendine geri gönderilmeden öksüz bırakılmış bir çağrı. En kötüsü de gerçek bir çağrı oluşu; intiharıyla yaşamın en büyük beklentisini isteyen genç bir kadının arzu dolu istemi. Kuşkusuz, bu uzun bir yolculuk gerektiren bir arayış. Nereden başladığımızı bile unuttuğumuz bir yazıda önümüze neyin çıkacağı da belirsiz. Yazı en karmaşık ve en gelişmiş adlar sistemi olmasına rağmen bu kadının adını bilmiyoruz. Sormak istediğimiz, yazı, bırakılan bu notu neden miras almaz, ve neden ona gönderilecek bir cevabı yoktur? Adı yok onun, ve neden adı yok bunun? Ne demek bütün bunlar? Soruyu tekrar sormak gerekir, soruyu tekrarından sormak gibisinden. Bir kadın ölmüştür ve mezarı açık bırakılmıştır yazıya. Kadın da özellikle bir not bırakarak yazıyı açık tutmuştur. Mezarını yazıya açık bırakan kadının ironisine nasıl bir yanıt verilebilir ki her şey olduğu gibi olmuş olsun, saf ve basit bir şekilde sıradan bir şey olarak; ölmek yani. Ölüp kurtulmak gibisinden bir ölüm. Dostoyevski'de, en zor ve en gerekli soruyu sona bırakıp yazıyı bitirirken bile başka türlü yanıt veremezdi belki de. Ölüp kurtulmak, yaşamdan mı, yaşam için yeniden ölmek için mi? Ölmek bir eylemse eğer, yine ölümün sürekliliğinde uzun bir yolculuğa çıkıyorum, diyen kadının ölümüyle de kesin bir eyleme dönüştüğü apaçık. Ancak ölmek tamamlanmış bir şey olsaydı, mezar hâlâ yazıya, dolayısıyla bize açık olmazdı. "Tamamlanmayan şey, sonu gelmeyen ve dur durak bilmeyen" ölmek eylemi, yazının da bu olguyu "ölmek" sözcüğüyle dip diri tuttuğu gerçek bir ölmenin diğer yüzünde kendini var eder. Ölmek her zaman için ölmenin diğer yüzünde gerçekleşir, en kuru, en basit, en güvenli özde, yani kesinlikle ölüm olan şeyin olacağı bir şey. Başka bedenlerde, ölüm-ü sürdüğünden midir? Kadınların.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)