Cuma, Ekim 03, 2008

Metnin Hazzı'ndan - Roland Barthes

"İdeolojik dizgeler, birer kurmacadır (sahnedeki hayaletler, derdi Bacon), birer romandır ama klasik romanlardır, belirgin olaylar, düğüm noktaları, iyi ve kötü kişilikler vardır (romanesk, farklı bir şeydir: yapılandırılmamış bir bölümleme, biçimlerin dağılması: maya). Her kurmaca benimsediği toplumsal konuşma biçimi, toplumsal dil tarafından desteklenir: kurmaca, bir dilin yerleştiği, kendini kabul ettirdiği, bu dili ortak dil olarak benimseyecek ve çevreye yayacak kutsal bir sınıf (papazlar, entelektüeller, sanatçılar) bulduğu zaman ulaştığı dayanıklılık noktasıdır.
'.. Her toplum, matematiksel olarak düzenlenmiş kavramlardan oluşan bir gökyüzünün altında yaşıyor ve, doğruluğun gerektirdiklerinin bir sonucu olarak, kavramsal her tanrının, ancak bu küre içinde aranabileceğini düşünüyor.' (Nietzsche): hepimiz dillerin gerçekliği tarafından kuşatılmış durumdayız, yani dillerin yerelliği tarafından kuşatılmış, çevreleriyle ilişkilerini belirleyen akıl almaz rekabetin içine çekilmişiz. Çünkü her konuşma biçimi (her kurmaca), kendi hâkimiyetini kurmak için savaş verir; yetkiyi ele geçirince, toplumsal yaşamın akıntısı içinde her yere yayılmaya başlar, doxa'ya dönüşür, doğaya dönüşür: bütün dilleri ele geçirir; politikacıların apolitik kılığına bürünen dilini, devlet temsilcilerinin dilini, basında, radyoda, televizyonda, gündelik konuşmada kullanılan dili; ama yine de bu yetki alanın dışında, rekabet yeniden doğar, konuşma biçimleri gruplara ayrılır ve kendi aralarında savaşmaya devam ederler. Dilin yaşamı, acımasız bir topoloji tarafından yönetilir; dil her zaman bir yerlerden gelir, üzerinde savaşların yaşandığı bir topos'tur.
Dil dünyasını (logosfer), paranoyaların sonu gelmeyen çatışması olarak görüyordu. Ayakta kalmayı başaran dizgeler (kurmacalar, konuşma biçimleri), rakibini, yarı bilimsel yarı ahlaksal bir sözcükle adlandırmayı sağlayan son bir figür daha üretebilecek kadar yaratıcı dizgelerdir, yani aynı anda hem saptama yapmayı, hem açıklama getirmeyi, hem yargılamayı, hem ağzına geleni söylemeyi, düşmanı ele geçirmeyi, kısacası düşmanın hesabını görmeyi sağlayacak bir turnike üreten dizgeler. Ve diğerleri arasında bazı özel diller için de aynı durum geçerlidir: her tür çatışmayı sınıf çatışması olarak gören Marksist dil, inkâr edilen her şeyin altında bir arzu arayan psikanaliz dili, her karşı çıkışı bir arayış olarak gören Hıristiyan dili, vb. Kapitalist yetkenin kullandığı dilin, ilk bakışta bu tür bir dizge taşımıyormuş gibi görünmesine şaşırıyordu ( ya da alt seviyede bir dizgeydi bu, karşıtlar sadece "uyuşturulmuş", "uzaktan yönetilen" olarak adlandırılıyordu); böylece, kapitalist dilin (gittikçe artan) baskısının paranoyak, dizgeli, gerekçeli, eklemli bir baskı olmadığını anlıyordu; durdurulması olanaksız bir sıkıştırma söz konusuydu, bir doxa, bir tür bilinçaltı yapısı: kısacası tam anlamıyla bir ideoloji.
(...)
Bazıları, gölgesiz, "hakim ideoloji"den bağımsız bir metin (bir sanat, bir resim) arar; ama burada aranan metin kısır bir metindir (Gölgesi Olmayan Kadın mitosunu düşünün). Metnin, gölgesine gereksinimi vardır: bu gölge biraz ideolojidir, biraz temsildir, biraz öznedir: hayaletler, oyuklar, kuyruklar, bulutlar gereklidir: bozgun, kendi ışıklı karanlığını yaratmak zorundadır.
(Şöyle bir söyleyiş var: "hakim ideoloji". Bu, uygun bir söyleyiş değildir. Çünkü ideoloji nedir ki? Zaten hâkim olan bir düşüncedir ideoloji: hâkim olmayan bir düşünce, ideoloji olamaz. Yönetilen bir sınıf olduğu için "yönetici sınıfın ideolojisinden" söz etmek doğru olur ama hâkimiyet altında olanların", "yönetilenlerin" tarafında hiçbir şey yoktur, bir ideoloji bulunmaz ya da sadece –ve bu durum, yabancılaşmanın son noktasıdır- (simgeler kullanmak, yani yaşamlarını sürdürmek için) kendilerini yöneten sınıftan ödünç almak zorunda oldukları bir ideoloji bulunur. Toplumsal çatışma, rekabet halindeki iki ideoloji arasındaki çatışmaya indirgenemez: tüm ideolojinin bozguna uğratılması söz konusudur.)"
(...)
Sanat, tarihsel ve toplumsal açıdan bir uzlaşmaya varmış görünür. Sanatçının sanatı yıkmak için çabalaması bu nedenledir.
Bu çabanın üç farklı biçim aldığını görüyorum. Sanatçı başka bir gösterene geçebilir: yazarsa sinemacı olur, ressam olur ya da tersi, ressamsa, sinemacıysa, sinema üzerine, resim üzerine sonu gelmeyen eleştirel söylemler geliştirir, bile isteye sanatı, eleştiriye indirger. Ya da yazıya ara verebilir, kendini bir üst yazıya bırakır, bilimadamı olur, entelektüel bir kuramcı olur, dilin her türlü duyarlılığından arındırılmış, ahlaki bir alandan söz eder yalnızca. Ya da son olarak her şeyi bırakır, yazmaz, meslek değiştirir, arzusunu değiştirir.
Üzücü olan, bu yıkımın her zaman yetersiz kalmasıdır; ya sanatın dışında yer alır ve böylece belirleyici olmaktan çıkar ya da sanatın içinde kalmayı kabul eder ama bu defa da hemen bir geri kazanma girişimine bırakır kendini (avangard, sonradan geri kazanılacak bu dikkafalı dildir). Bu seçeneğin rahatsız edici olmasının nedeni, söylemin yıkımının diyalektik bir terim değil de anlambilimsel bir terim oluşudur: bütün uysallığıyla göstergebilimdeki "versus" efsanesinin altına yerleşir (beyaz versus siyah); bundan sonra sanatın yıkımı, sadece ve sadece paradoksal biçimlere): paradigmanın iki yüzü birbirine ortaklık edecek şekilde yapışıktır: karşı çıkan biçimlerle karşı çıkılan biçimler arasında yapısal bir uyum vardır.
(Buna karşıt olarak, etkili bir bozgun derken, farklı bir yaklaşım geliyor aklıma, doğrudan yıkımla ilgilenmeyen, paradigmadan ustalıkla sıyrılan ve başka bir terim arayan: üçüncü bir terim ama diğerlerinin sentezi değil, farklı bir merkezi olan, duyulmamış bir terim. Örnek mi? Bataille belki, idealist terime, kötülüğün, tapınmanın, oyunun ve olanaksız erotizmin vb yer aldığı beklenmedik bir maddecilikle bir düzen hazırlayan Bataille; böylece, utancın karşısına cinsel özgürlüğü koymamış olur, bunun yerine koyduğu... gülmedir.)
(...)
Bir dil yaratısı olarak yazar, her zaman için, kurmacaların (konuşma biçimlerinin) savaşına doğru çekilir ama bu savaşta, sadece bir oyuncaktır, çünkü onu oluşturan dil (yazı), her zaman mekândışıdır (konudışıdır); edebi bir sözün savaşa katılması, sadece çokanlamlılığın etkisiyle bile (yazının başlangıç aşaması), en başından itibaren kuşkuyla yaklaşılacak bir olay olarak belirir. Yazar hep dizgelere karşı kör bir görev üstlenir, sürüklenir; bir jokerdir, manadır, sıfır derecesidir, briçteki mort'dur: anlam için (savaş için) gereklidir, ama kendisi de sabit bir anlamdan yoksundur; yeri, değeri (değiş-tokuştaki değeri), tarihteki hareketlere, kavgadaki taktikli dönüşlere göre değişme uğrar: her şey ondan beklenir ve/ya da hiçbir şey beklenmez. Kendisi değiş-tokuşun dışındadır, çıkar beklentisinden sıyrılmıştır, Zen'deki mushotoku'dur, hiçbir şey elde etme isteği duymaz, sadece sözcüklerin vereceği sapkın doyumu arzular (ama doyum hiçbir zaman elde edilen bir şey değildir: hiçbir şey onu satori'den, yitimden ayıramaz). Paradoks: edebiyatın karşılık beklememe özelliğine yaklaşır), yazar tarafından saklı tutulur: yazar kasılır, kaslarını güçlendirir, sürüklenmeyi reddeder, doyumu baskı altında tutar: aynı anda hem ideolojik baskıyla hem de libido kaynaklı baskıyla savaşan çok az kimse vardır (elbette, entelektüelin kendi üzerinde: kendi dili üzerinde ağırlığını hissettiği baskıdan söz ediyoruz.)"
Yazı Üzerine Çeşitlemeler / Metnin Hazzı, Roland Barthes, çev: Şule Demirkol, YKY Yayınları 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)