Çarşamba, Ekim 08, 2008

Proscenium'a mektuptur

Pazartesi haftanın son günüydü. Bu, nereden baktığınıza göre değişir. Benim öykümde, bir düzine yılın sonucu, sayısız konserve şişesi, kapanmaya layık bir yüz ve sokağa alçakgönüllü bir kürsü gibi uzanan balkonumdan sarkan sardunyalar oldu. Başlangıçta babadan kalma, benden uzak durmaları koşuluyla Ecevitvâri bir halkçılığım, annemden kalma bir kentsoylu küstahlığım, kendimi inandırmaya çalıştığım, not defterlerime çember çember dizilen doğa yasalarım vardı. Bin dokuz yüz yetmiş dokuzu anımsıyorum; bin dokuz yüz yetmiş sekiz, İstanbul göğünde çatırdayan bir fermuar gibi kapandığında, harabe geçmişimin kalıntılarını yağmalamak için sokakta birikmiş insanlara şeker ve mendil dağıttım. İsyancılar babamı banyo ettiği bir sırada yakaladı; "kahir ekseriyet" devriminde krallarını sokağa havlusuz çıkarttı. İdam edilmeden on dakika önce grip oldu; dört dakika önce annemin, bir dakika önce benim, son nefesini verirken annesinin adını andı içinden... Kızıl bayraklarını göğe doğru salladılar; lakin daha o zamanlardan başlayarak, ben renk körüydüm. Ve babamın başı ağrımaya, öldükten üç dakika sonra başladı.
Pazartesi yılın son günüydü. Doğum günüm yaklaşıyordu. Yılda bir gün, yaşadığıma ilişkin bir saptama yapabilmemin koşulu olan günü dirayetle kutluyorum. Kutlamalarım çoğunlukla yalnız geçiyor. "Çoğunlukla" sözcüğünü genelde "her zaman" anlamında kullanırım. Benim için çok geniş bir zaman, insana yazarken daha uzun gibi gelen, ancak bir menekşe ekimi kadar kısa bir andır. Bu an boyunca pencerelerimden her biri, kendi karakterine göre ayrı bir kente açılır. Mardin güneşinin günlerce kaynattığı raflarında çatlayan konserve şişelerini uzun uzun izlediğim, Pazar gecesini Pazartesiye bağlayan gece, aynı zamanda ömrümü nihayetine bağlayan gece oldu. Bir garip felç gibi bir şey vardı İstanbul sokaklarında; bir felçli kadar umutlu, bir felçli kadar umarsız, bir felci bekleyen biri kadar gövdesine insaflı, felçli birinin refakatçısı biri kadar dingindi kent: Bunu anlamaktan ne zaman vazgeçtiğimi anımsamaya çalıştım. Ben de sevgili anneannem gibi, sonunda zor bulunan bir adrese dönüşmüş kalbimin çarpıntılarına yenik düşmeden hemen önce imgesel yeteneklerimi İstanbul üzerinde denemenin, beni anımsayan herkesin belleğinden kurtulup sadece onun, sadece onun anılarına yerleşmenin bir yolunu bulmalıydım. Anneannem ana yönlerden biriydi; daha doğduğum andan başlayarak benim büyük bir yazar olacağıma yürekten inandı; ben dahil herkesi bu yönde kandırdı... bütün bu zaman boyunca, bütün bu düşüş boyunca ben de her an uçabileceğime inandım.
Pazartesi hayatımın son günüydü. Çocukça ikilemlere gösterdiğim direncin son günü. Umutsuzluğumun sonu: Yarım bıraktığım kitaplara devam etmek için iyi bir gün; sevmekten asla vazgeçmediğim birini unutmak için iyi bir gün; çekmecelerde dirilmeyi boşuna bekleyen romanları bitirmek için iyi bir gün; üç kentte aynı anda ölmek için iyi bir gün... Haritamı çizmeyi tamamladım, onu benzerlerimin işini kolaylaştıracak biçimde imzalayıp günlük adi bir gazetenin okur mektupları bölümüne gerçek adımı takma ad olarak kullanıp postaladım. Çok az irade bırakıyorum kendime ölüme tutunmak için; bunun yerine ihtişamlı bir sadelik ya da mevsimlik bir konserve içinde kendimi iyileşmeye bıraktığım yerde, bir sonbahar soğuğu kadar güzel kozamda bulmayı umuyorum. Evrenin özünün çocukların sokakta oynaması olduğuna inanıyorum. Hayatımın son gününde anladığım bu paha biçilemez bilgiyi, ertesi gün, bana bunu soracak kadar yaklaşan herkesle paylaşacağım. İhtiyar yüzümün kapısını sevecenlikle çalan herkese, ansiklopedi pazarlayıcıları dahil, iyimserlikle inanacağım. Çocuklar, kendinize dikkat ediniz, lütfen, yatalak ülkenizin altını değiştirirken.
Emekli Öğretmen Nevhibe Nilüferci

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)