Cuma, Aralık 05, 2008

Beden sürmedikçe, Gece mi tek gerçeğimiz?

–Herhangi birinin kendi mezarını içerden değil de dışardan kendi üzerine doğru açması, varlık ve yokluğun kendi ayrımlarının varlığı ve yokluğuyla yeni bir ilişki tarzı ortaya koyabilse de, bu iki ayrı gecenin sözün gecesiyle gireceği başka bir ilişki Geceyi nasıl açıklayabilir ki? Gece bir mezar da bir ölü de olabilir; yani her ikisi bile olmama gücünde olabilen başka bir şey. Gece gecedir’in buradaki gecesidir; ve daha şimdiden bizimle mesafesini ölüm’ü lehine azaltmakta. Gece diyalektiktir; ve ötesinde olmakla berisinde olabilerek hiçbir yerde olmamayı gerçekleştirebilen, ve bir kez daha gerçekleşmeden sürebilen imkânsızın dansı: Gece gece bu ne gece. Beklenilenin o anında hiçbir şey daha olmadan, bekleme için anın geç kaldığı bir günde...

O, sözü büktüğü yerden güçlü bir bağla kopuyordu.

Bir kopuş olacak ki, tersinden anlamını verir gibi okunan her cümle, gerçekte aynen bunu veriyor da olabilirdi. Üçlünün açmazı ve üçlü açmaz. Gecenin içinde, ama içinde gecenin olduğunun dışında, ve gecenin böylesi bir ayrıma girmeden içi ve dışarısıyla olan sınırını terk edip, kopamadığı noktaya kadar kendini yitirmesi. Orada bir nokta daha var olmadan yok sayılabilmesinden çekip çıkartılarak varlığın bilim ışığına getirilmesi. Söz veya dil yoluyla varoluşuna neden olan her hangi bir şey, her hangi bir şeyi söz veya dil yoluyla nasıl var edebilir ki? Ayrımı da unutmayalım. Gecede hiçbir şey görünmediğinde eğer, bu görmeme ortaya çıkıyorsa, yine de ortaya çıkanın bunlar olmadığı durumda bunun ancak bir gece olabileceğinin gerçeği ancak Gece olanın gerçekliği olabilir. Öyle ki, gecenin içinde bulmaya alıştığımız günün gecesi hiçbir zaman bulunamaz, orada gecenin ortaya çıkacağı hiçbir gün düşünülemeyeceğinden, söz uyanık kalacaktır. Gecedir hep bulunmayan gece, ve aranılıp da bulunamayacağı bilinenin gece olduğunu düşünmek, uyanık bilincin o derin karanlığıdır.

Geceye arzulanmış olmak. Arzunun nesnesi mi, yoksa hep gerçekleşmeme olarak nesnesi için istenmemiş arzu mu? “İnsan arzusunun nesnesi ötekinin arzusunun nesnesidir ve arzu hep öteki şeyin arzusudur” demiş, Lacan. Arzusu bu olsa gerek. Yine de ötekinden imlenmiş bir söylem: “Tam tamına yitirilen temel nesneden eksik kalanın arzusudur ve Freud’un bize gösterdiği gibi nesne yeniden bulunmalıdır.” Bize gösterdiği gibi Freud’un; ama bulmayalım onu öyle.

Herhangi bir şeyi arzuluyorum, onu ele geçiremeyeceğim için onda arzumu daha da harekete geçiren öteki arzulayanı hedefliyorum. Arzulayanı arzuluyorum, onu istiyorum; arzuladığımın gücü karşısında teslim oluyorum ve bunun ancak bir “Arzu” olabileceğini düşünüyorum, beni isteyen, beni İstemeye iliştirmiş “bu” Arzuya karşı çıkamıyorum, nesnesi olmaktan, nesnesi için hep hiç olmamışın kesinliğinde dolanıp durmaktan başka seçeneğim yok gibi. Arzulayamayan bir hiç’im Ben. Arzuyla, imlenen, bir, hiç, im.

Söz bende şimdi, onu

hüznün elinden aldım,

layık olmaksızın, çünkü ben

nasıl daha layık olabilirim

bir başkasından – ben ki,

kendim, gökten düşüp

içimize yayılan o korkunç

ve yabancı, bu dünyanın

bütün güzelliklerine ve

kötülüklerine katılan bulut

için, bir kaptan başka

bir şey değilim.

Bachmann’ın bu dizelerindeki Ben’i, bizim onunla mesafemiz mi yoksa onun bizimle mesafesi mi kurtarır? İki ayrı mesafenin fenomenolojik olarak bulunabileceği ortak bir alan olabilir mi? Eşitsizliğe yönelen bir mesafe nasıldır? Çifte bir merkezsizlik bir başka merkez uğruna, Ötekinin söylemi uğruna kendisini öylesine bir belirlemeden nasıl kurtarabilir? –Ki kurtaramaz. Soru eğer, Ötekinin olanağıysa, Öteki de zorunlu olarak yanıtı değil ama yanıt-olabilecek-şeyi dışlar. En iyisi, imlerin imini, yani soru işaretini ters çevirip üzerinde oturalım, ve bunu hiç yapmamış gibi, orada neden oturduğumuza dair soruya olanak verecek olana da meydan vermemek için, daha şimdiden her şeyi sonlandıralım. Nesnesine karşı hep arzu-kalan, onu istemek yerine istememeyi de seçmemiş, ama daha kesin olarak da geriye sadece onu karşılamış olmak. İmkânsız mıdır Düşünülmeksizin düşünmek?

Düşünmenin verdiği imkâna terk edilmiş olarak, ve düşünmenin hiçbir nesnesi olamayışımız yüzünden unuttuğumuz, ama yine de düşünmeden ayrı olarak ve daha güçlü bir biçimde kendini sürdüren bir şey vardır ki, o da bedendir; daha doğru bir ifadeyle bir beden-oluş olmamız. “Tek önemli soru, bir bedenin neye muktedir olduğunu bilmiyor olmamızdır; ruh ve zihin üzerine o kadar gevezelik ederiz, ama bir bedenin gücünün nelere yeteceğini bilmeyiz.” (Deleuze)

Peki, bir beden nedir? Bunu bir soru olarak düşünmediğimizden şöyle yanıt vermek gerekiyor: bedeni olabilen bir imkân henüz gelmeyen bir imkânsızlığın da yok-bedenidir, öyleyse bir beden zorunlu olarak bir başka bedene eşitsizce yönelir, bir bağ oluşturmak için özden bağlı olan bu iç’içte olma hali, imkânsız olduğu denli düşünme yoluyla yansır. Yansır demeli çünkü bedenden yansıyan şey salt bedensel etkileşimin, şimdiden yitirilmiş olarak, kendine başka bir yitmeyi arama istencidir. Belki de arzularız, ve de kesinlikle bizi yitirenden henüz kopamamış olmamız yüzünden bizden kopacak olanla yanlış ilişkiler kurarız. Sonunda kopuş gerçekleşmez, ama daha kötüsü olur; o da, kopuşun hem gerçekleşmesi hem de gerçekleşmemesi tuhaf bir ortaklık kurarak Bedene musallat olmasıdır. Bu yüzden, bedeni olabilen düşünce, ancak gerçek bir düşünce olarak ne açıklayan ne de anlamaya çalışan, ama saf söz uğruna ki saf düşünmedir; bir beden olmaya, dolayısıyla bir nesneyi var etmek yerine zaten bir bedenden kaynaklandığını hatırlayan düşünme, görecektir ki, yapılması gereken sadece hatırlamanın kendisidir; ki bu zaten düşünmenin kökenidir, köken olarak düşünmedir. Bedeninden olandır. Gerçektir. Hatırlama, ölümün karşısında durur, ama safdillikle, ölmüş veya yitirilmiş olanın anımsanması falan değil bu, bir güçtür o ve bedeni olan her şeyi kendinde tutar. Beden bir oluş ise, sürmektedir; her an ve her zaman sürmekte olana işaret eden bir şey değildir. Ama, hâlâ ve şimdi bile her anda ve her zamanda sürmekte olabilir.

Düşünülmeye iliştirilmiş Ben’in, yine bu sayede kazandığı bu Ben halinin, döngüselin içindeki yazgısı yüzünden Beden, çıkışı olmayan çıkış dolu mêkana dönüşünü kaybetmiş bir yaratığa dönmüştür. Arzuyla ilişkisi yazgısal bir çelişki de olsa, bu çelişkinin bir bedeni olamayacaktır, bu yüzden kaçışa yönelen arzusuyla kendine yöneldiği düşünülen insanın geri çekilişleri, onu “bedeni sürmeyen” oluşsuz bir var olmaya bırakır. Spinoza söylemiştir ilk, Ethica’da (B5, ÖN. 21):

Beden sürmedikçe anlık hiçbir şey imgeleyemez, ne de geçmiş şeyleri anımsayabilir.

“Beden sürmedikçe anlık bedeninin edimsel varoluşunu anlatmaz, ne de bedenin değişkilerini edimsel olarak kavrayabilir ve dolayısıyla kendi bedeni varolmadıkça hiçbir cismi edimsellikte var olarak kavramaz, ve böylece beden sürmedikçe hiçbir şey imgeleyemez, ne de geçmiş şeyleri anımsayabilir.” (Yardımlı çevirisi)

Ruh hiçbir şeyi hayal edemez ve geçmiş şeyleri ancak Bedenin süresi boyunca hatırlar.

“Ruh Bedenin şimdiki varlığını ancak Bedenin süresi boyunca ifade eder ve Bedenin duygulanışlarını da aktüel olarak ancak Bedenin süresi içinde tasarlar ve bunun sonucu olarak, o bir cismi aktüel olarak, şimdi Bedenin süresi boyunca tasarlar; bundan dolayı o hiçbir şeyi hayal edemez ve geçmiş şeyleri ancak Bedenin süresince hatırlayabilir.” (Ülken çevirisi)

Sürmektedir. Her şey.

“Yürek başkaldırdığı ölçüde insanidir (bu şu demektir: İnsan olmak ‘yasaya boyun eğmemektir’tir).

...

Oyuna karşı çıkacaktım...

Reddediyorum, başkaldırıyorum, ama kaybolmak niye? Hezeyan içinde olsaydım, sadece doğal olurdum.

Şiirsel hezeyanın doğada yeri vardır. Doğayı doğrular, onu süslemeyi kabul eder.

Reddetme, başına gelen şeyi ölçen açık bilince aittir.

...

Aşırı kesinlikte, düzen gereksinimi öyle bir gücü elinde tutar ki, bu gereksinim kendi karşıtına dönüşemez.” (Bataille)

Demek ki reddetmenin tek Gerçeği, önünde-durmak oluşumuzdur. Bir beden olarak, ve geriye sadece Beden, ama en büyük birliği kurmuş olarak; karşısında hiçbir şeyin durmak için güç ve hile bulamadığı. Artık, günün sonu her zaman gelmeyen bir sona bağlı olduğundan güne eşlik eden şey de sadece imkânsızın güçlü ışığını yayan güneşin kendisidir. Öyleyse, Reddetme, başına gelen şeyi ölçen açık bilince aittir. Ancak, “kendi kendimize sürprizler yapmamız da gerekir.”

Tanık

“İnsan Türü konusunda Blanchot bir defasında şöyle yazmıştı: “insan sonsuzca mahvedilebilen bir mahvolmazlıktır”. Bana öyle geliyor ki bu iki anlama geliyor: insan özü diye bir şeyin olmadığı, insanı insan-olmayandan ayırt edebilmenin imkansızlığı ve, ikinci olarak, insan mahvedildikten sonra yine de geriye bir şeylerin mutlaka kaldığı, yani insanın sonsuz mahvedilişinden geriye artan ve direnmeye devam eden bir şey olduğu. Tanık işte bu kalıntıdır.” (Ulus Baker)

“İşte Spinozacı bir formül: bir arzuya bilincin eklenmesi arzunun ne olduğuna hiçbir şey eklemez...”

son olarak

İmkânsızı düşünmek yerine artık düşünmek de imkânsız.

Artık ve henüz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)