Perşembe, Aralık 04, 2008

ignoramusend Arşivleri IV

Geçenlerde, tam olarak ne zaman olduğunun bir önemi yok, İngiliz ordusunun ışığın yansıtılmasıyla ilgili bir şaşırtmaca kullanarak “görünmez” tanklar ürettiği haberi basında yer aldı. Türk basını, meselenin bilimsel ayrıntılarını ele geçirememişti, ne de olsa askeri bir sırdı söz konusu buluş; zaten ilgi çekici kısım, işin bilimkurgusal yönüydü. Bunun dışında, görünmez bir tank yapmanın öyle çok da önemli bir gelişme olmadığının, basın, farkındadır, içgüdüsel olarak. Sonrasında, yakın zamanda Tübitak'tan da benzer bir haber geldi: Bu kez, sanırım görünmeyen bir giysi söz konusuydu. Oysa, basın, yani Nietzsche'nin, Almanların, Çinlilerin barutuna karşı icat ettiklerini bildirdiği bir “barut” biçimi olarak basın, kendisinin bizatihi bir görünmezlik teknolojisi olduğunu pekâlâ bilmektedir. İngiliz ordusunun tanklarını görünmez yapan şeydir basın, burada. Yine de teknoloji fetişizminin doruk çağında üniformalıların simgesel penislerini kaba taslak sergilemekten alamaz kendini. Çünkü, yeni bir işlemci, bilmem kaç terabaytlık bir hard-disk, akıl almaz becerilere sahip bir cep telefonu haberini mastürbasyon yaparak izleyecek kitle, istatistiklerle mevcuttur. Bu kitle görünmez tanklara da aynı kof merakla yaklaşacağı garanti bir kitledir. Sonuçta bu tank içindekileri de, dışındakileri de öldürmek üzere tasarlanmış bir araçtır; ancak sadece bilimsel bir gelişme gibi sunulur. Zaten İngiliz ordusu tarafından basına açıklanmasının nedeni de budur: “Biz zekiyiz, silahlarımız var.” Basın bu aptal kulaktan kulağa oyununa katılır: “Zekiler ve silahları var.” Okur ya da izleyici eşine dostuna anlatır: “Zeki ve silahlı oldukları söyleniyor.”
Biz o tankların çok göze battıklarında bile görünmez olduklarını biliyoruz. Yeni bir şey yok yani. Aslında asıl “teknolojik” ilerleme, sömürgeciliğin tarihinin önemli aşamalarından biri olan, sömürülenlerin görünmezleştirilmesidir. Yani tankların hedefi olanların ya da mesela, koca Afrika kıtasının. Görünmezlik mi arıyoruz? Milli maçlara bakalım: “Milli” olan her şey bir görünmezlik zırhıdır aslında. Sabit sen ile hareketli kendin ya da ötekinin varlığı arasındaki filtrelerdir milliyet ve cinsiyet anlaşmaları. Şimdi yerleri takımlarını desteklemek için tribünler olan binlerce kişinin asıl yeri olan sokaklarda, eylemlerdeki boşlukları bu asal farkı oluşturur: Kalabalıklar stadyumlara sokakları boşaltmak için doldurulur. Türkiye'de toplumun kafası karışmış gibi görünüyor: Bir yanda daha çok şehit vermek isteyen, askeri canlı döndüğünde hayal kırıklığına uğrayan, savaşın ne olduğunu silah satıcılarından öğrenmiş bir kitle, demokratik gösteri hakkı görünümünde moral bir baskı oluşturmanın peşinde; bir yanda ise, bu kitleyle ortak kullandığı kalabalığı futbol kültürünün aşırı heteroseksüel ve faşizan enerjisine eklemek isteyen basın, kameralarını yine de stadyumdaki “güzel” kadınlara çevirmekte. Bu yeterince ironik değil aslında: On binlerce erkek bir erkek korosu sesi çıkarma görevini ifa ederken, kamera, onlar adına stadyumdaki kadınları tarar. Orada görüntü yönetmeninin cinsel bastırılmışlığını ya da kameramanın hareketlerini doğru okursanız karşınıza “tek bir” erkek çıkar. Birleşmiş, bir beden olmuş, ancak bir bütünün parçası olmaktan çok, o tek erkeği arzulayan, ona tapınan, taraftarı olduğu takımı da on bir adamın oluşturduğu tek bir erkek olarak algılayan binlerce kişi. İlgisiz değil bunlar, ama yönsüz de değil. Popüler haber kanalı NTV'de yayınlanan “Haydi Gel Bizimle Ol” adlı programın iğrençliği de, tam da bu enerjiye katkıda bulunmasından geliyor. “Kadın” olmaları hasebiyle bir araya gelmiş dörtlü, moderatör hariç oturma sırasıyla, güzelliği, olgunluğu ve cinselliği temsil ediyor; ancak erkek gündemini izliyorlar. Konuştukları, çoğu zaman ceviz kabuğunu doldurmayan şeyler. Gerçek sorunlara değinmekten kaçınıyorlar. İşgal ettikleri “yer” ve “zaman”a gereksinen sayısız “mağdurun” hakkını popüler erkek figürlere veriyorlar ve sloganlarındaki politik içeriği başta kendileri görmezden geliyorlar. Aslında tam da kiminle olunmaması gerektiğini gösteriyorlar. “Kadın” diye tanımladıkları “kişi” kendileri ise, aslında orta sınıfın “Bize karışılmasın, bizim cinsiyetimize has olduğunu varsaydığımız alışkanlıklarımız ve vazgeçemediğimiz bir özel alanımız var” feryadını dillendiriyorlar. Yani, aslında bir cinsi değil, bir sınıfsal tipi çiziyorlar. Kariyerli kadın tipinin içi boş özgürlüğü, kısa vadede hızla “erkeklerin dünyasında erkeksi bir erke ortak olmakta özgür” insan tipini çizer. Bizim züppe gazetecilerimizin ağzından pek duyamazsınız, ikinci dalga feminizmin genel olarak odaklandığı tip de işte bu “beyaz kadın”ın kentli dertleridir ve büyük oranda dışlayıcıdır. Dört kadının karşısında konuk olarak varolan bir (sayıyla 1) erkeğin simgesel olarak neye karşılık geldiğinden söz etmek bile gereksiz. Aslında ne eşitlik fetişizminin ne de pozitif ayrımcılığın bununla uzaktan yakından ilgisi olmadığını belirtmek gerek. İlginç olan, program ekibindeki en izânlı kişinin yine de en solda oturan popüler bir magazin figürü olması. Tam da görüntüsü yüzünden zekâyla en bağdaştırılmayacağı anlarda ümitsizce yapmaya çalıştığı çıkışlarla üç “erkek” programdaşı arasında sürekli sivriliyor. O halde, görünürdeki işlevi “göstermek” olan basının “göstermemek” üzerine yapılandığını, “milli” olan şeyin aslında son derece “kişisel” olduğunu, bir “kadın programı”nın tam da kadını görünmez kılmaya yönelik bir sisteme eklemlendiğini söylersek fazla bir şey söylemiş olmayacağız. Bu kadarı, zaten akıllılar için gereksiz, aptallar için yararsız olan kısım. Toplumu oluşturduğunu varsaydığımız kişiler, kendilerini, kendilerine sahip olduğunu düşündükleri bir iktidar adına örgütlerler. Bu iktidarın adı dönemsel olarak kitlelerin hareketlerine göre değişir; dahası, kişi, önünde durmaktan rahatsız olamayacağı arka planı arama sürecini kendileşme süreci olarak deneyimlediğinden ve bu eğilimin kökeni liselerde felsefe ve milli savunma derslerinde atıldığından, iş kavramı ele geçirmektir. Kavramı ele geçirmeliyiz: Çünkü bu topraklarda bir kamuya mal olma rejimi sanrılar ve manipüle edilmiş sözlüklerle kendini yeniden ve yeniden üretir. Kişi kendi “özel” alanına has arzuyu dev bir arzular havuzundan, paylaşılmış bir istekten alır. Çoğu zaman kendi bir şey istemek yerine, toplum adına, kendinden bir şey ister. Bireyselleşme zannettiği şey, sivri uçlarını törpülediği, makulleştiği ve müdahale görmemesini artık müdahale edilecek bir sivriliğinin kalmamış olmasından çok bağımsızlaşmasına bağladığı, başkasının öyküsüdür. Televizyon, fiziksel yapısı itibariyle bir kafa ikâmesidir. Yüzü, gözleri ve başının arkası vardır; bununla beraber milyonlarca benzeriyle aynı beyni paylaşarak, onu izleyende bir “o olma” arzusu yaratır. Sınırsız seçenekler sunar, ancak sınırlı bir bedensel seçme performansı gösterebilecek insan türü bunu deneyimleyemez; tıpkı popüler pizza restorantlarının “sınırsız pizza” mönüleri gibi. Burada sınırsızlığın başladığı yer, sınırınızı oluşturur. Görüntüsüne bağımlı kentli figür, kendi görüntüsü üzerinde düşünürken yaptığı şey tam da “ne gösterdiği” üzerine düşünmek olduğunda, yürüyen bir televizyona dönüşür. Basın da, ordu da, milliyet ya da cinsiyet de, televizyon da... imledikleri özgürlük değerinin bağımsızlıkla ilişkili olmadığı “mekânlardır”. Özgürlük, bağımlılıklar arasından bağımlılık beğenilen bir tablo değildir sadece; enerjisini, hareketinden alan kol saatlerine benzer. Bununla beraber, Facebook adlı internet sitesinin görünürlük fetişizmine yaptığı aşırı vurguyu “görünmeme” seçeneklerindeki görece “serbestlikle” dengelediğini düşünmek en basitinden saflık olur. Daha önce körotonomedya'da “Neden Ulus Baker'i Facebook'ta da yaşatmayalım?” gibi ahmakça bir öneri üzerinden başlayan ve solun popüler mekânlarda neden varolmadığı üzerinden süren tartışmanın da ortaya koyduğu gibi, kimilerimiz hâlâ serbestliği özgürlük zannediyor. Sitenin özgürlüğünü kendi özgürlüğü zanneden, kendine bir varolma alanı açmak yerine açılmış bir alanda kendisine ayrılan “joker” yere yerleşen ve orada görüntüler, yarı tanrısal figürler, anketler üreten zihniyet, tam da Adorno'nun önemle kaçınılmasını önerdiği şeyi yapıyor: Kendi bireysel varoluşunu bir ideoloji haline getiriyor. Buna yeni “heykel sanatı” demek de mümkün aslında: Oturduğum apartmanın karşısındaki kahvehanedeki “heykel” performanslarına çok benzer biçimde. Yapı, özellikle popüler yapılar, sizden bir bütüne katkıda bulunmanızı talep eder; bunun karşılığında size iç işlerinde serbest, dıştan “kurum”a bağımlı bir alan verir. Bu iç işlerindeki serbestlik bile görecelidir elbette: Sonuçta yapabileceğiniz düşleyebileceğinizle değil, teknik olanaklarla sınırlanmıştır. Teknik, sınırınızı çizen bir şeydir. Onun kodunu kırabilecek enerjiye ya da böyle bir arzuya sahip olmadığınızda sizin aracılığınızla kendini gerçekleştiren şey olur. Sinemada da, edebiyatta da, internette de, sevişmekte de. Sonuçta, yine Adorno'dan uyarlama yaparak kapatalım: Herkesin üye olmakta özgür olduğu bir yerde, kimsenin kim olduğunun öyle pek bir önemi yoktur. Tek istediğimiz, adına toplum, taraftar grubu ya da Facebook densin, bir çözelti içinde “erimek” olsaydı, kuşkusuz yaşayacağımız en ideal hayat bu olurdu. Ama dönüştürülmeye çalışıldığımız kof kişinin gündelik hayatın aynalarından yansımasıyla binlerce kez karşılaştığımız her gün, binlerce kez öldüreceğiz kendimizi. Burada dostluk bir toplu intihar deneyimidir, birbirini doğurabilmek için. Kim gerçek bir gülümseme içinde dizlerini çenesine çekmemiştir ki?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)