Cuma, Aralık 26, 2008

ignoramusend V: Videoaktivizme Giriş - 1. Bölüm

- Kaleme ve fırçaya bağlandığı gibi, kameraya bağlanan el, kendisi de eklemlenebilen bir protez olduğundan, diğer protezleri arzular.
- Hangi araçlarla bağlanma?
- Fırçaya kalem yoluyla bağlanır. Bir şeyleri aktarmanın mümkün olduğu, iz bırakmanın belli bir ışıkta mümkün olduğu inancıyla. Ya da çizmeden önce hayal ettiği çizgileri silmek anlamına gelen, Nietzsche'nin "adımlarım ayak izlerimi silmektedir" dediği şey. İşte postmodern kuramın özü sana: Varolanın üzerinden farklı renkte bir kalemle geçmek. Vurgulamaksa tamam, ama bir daha, bir daha derken vurgulananın vurgularından kurtarılması gibi plastik bir gereklilik çıkıyor ortaya. Çevre çizgileri nasıl silinmeli ise, hazırlık çizgileri, düz çizgiler, vurgular...
- Bunun tekniği nerede peki?
- Ulysses’in Sirenlerden korunmak için aldığı önlem: Kendini direğe bağlatmak (Sirenlerin seslerinden olduğu kadar kendi elinden de korunmak), kulakların balmumuyla tıkanması (kameranın icadı). "Elin uzantısı”. Kamera, gözle filme alınan şey arasına, anlamla anlamlama arasına çekilmiş bir perde olarak, balmumu. Bu kez gözde. Sirenlerin sesleri değil, görüntüleri söz konusu artık.
- Kameranın gözünün bizimkinden daha adil bir ahlâki kodlama yapacağını ummak saflık değil mi? Denizkızında bu vurgu vardı ama hüzün yüzünden dikkat çekmiyordu.
- Afrika savanlarındaki huysuz bir gergedana bakarken, görece olarak, "farklılığın yaşanmasını kabullenme görevi"ni kameranın üzerine yıkmak, hadi özcülüğe girer de, insanın kendi tahakküm eden gözlerini kapatmak için tarafsız bir göz olarak kamerayı icat etmesi, aşağılık bir şey.
- Bu cevap değil. Ulysses’in öyküsünün sonunda kendi gözlerini kör etmesine ne diyorsun?
- Daha önce “şimdi ve burada” olmayı başarmakla video aktivizmi arasında kurulan koşutluk vardı. Bizler, seçme ediminde bulunacak parmaklarımızı ve perspektif ilkeleri belirleyecek bakışlarımızı Kameragöz’e devredeceğiz. Yani "kör edilme" aynı zamanda gözün sahiplenilmesidir de. Aygıtın kudretlerinden birkaçını böyle durdurmak teknik bir önlemdir ve kalan birkaçını harekete geçirmektir de.
- Karagöz gibi... hangileri mesela?
- Göz için, en büyük kudret, görmemek. Eski Hong Kong filmlerinde kör Kung Fu ustaları olurdu ve görmenin en üst noktasını temsil ederlerdi. Daha doğrusu, dışavurumcu arzularını askıya alan "köstebekler" gibi olacağız. Daha çok gözlü ama daha çok körleşme. Bizim "buradaki" varoluşumuzla onun "oradaki" varoluşu. Ayıla bayıla izlenen bütün o belgeseller politik. Bunda politik tahakküme maruz kalmış antiloplar ve hemen ardından üzerine "otopsi" gibi kamera tutulmuş yoksul “mazlumların” imgesel iç organlarıyla o iç organların görüntüsünün “eşzamanlı” kaydı amaçlanıyor. Görmenin bellek oluşturucu etkisi...
- “Olayın vuku bulduğu bağlamın montajsız aktarımı" demişsin. Bağlamın aktarımı yani, olayın değil. Doğru mu anlıyorum? Olay pornografik mi sadece?
- Eşzamanlılık ama. Üçüncü dünyayla birinci dünya arasındaki düzlem kaybından söz ediyoruz. Afrika şimdiye değil, geçmişe mi aittir mesela? Uygarlığın “gerisinde" mi, ilerisinde midir? Flaneur bununla ilgili bir bildiri mi yazmıştı, sadece değinmiş miydi, şimdi nerede, anımsamıyorum. Bir tür “şimdiki zaman ithali”yle mesele çözülebilir: Zaten medya ortamı bu kipe göre kurgulanır. Zaman yolculuğu mesela özellikle Hollywood eğlence sektöründe takıntılı olarak bu nedenle işlenir: Haber kameraları Afrika’yı “gösterirken” "geçmişe" yolculuk ederler; dolayısıyla "biz" de muhatabı olmadığımız (“senkron” bozukluğu yüzünden sorumluluğu üzerimize alamayacağımız) bir şiddeti görürüz. Eşzamanlı kayıttan eşzamanlı sorumluluğun, yani nostaljik olmayan sorumluluğun kastı kabaca bu “şimdiki zamanı” paylaşma yönündedir de, bu sadece ünlü “canlı yayın” ilkeleriyle ilişkili değil, antropolojik olarak farklı yaşama biçimlerinin modernliklerini belirleyen ilkelerin de bizimkiyle aynı perhize girmeme özgürlüğünü yaşama teslim etmekle ilişkilidir. Her seferinde haber kamerasının mazlumla arasına koyduğu bu zamansal mesafenin boşlukları montajla sıvanıyor.
- Çok basit olarak, aslan bir biçimde antilopu yerken görülüyor değil mi?
- Hayır, kamera bu savaşı görüntülerken görülüyor. Görüntüleyen ve arşivden çıkarıp tekrar gösterebilecek olan Tanrı olur; çünkü Tanrı böyle yapar. Bütün o mahşer yeri ve sorgu sualin anlamı semavi dinlerde bu.
- Aslan da antilopu yiyor ama. Sende böyle bir şey vardı hatırladığım, "yemesin" istiyorsun değil mi?
- Evet. Ben görürsem müdahale ederim, ateş falan ederim aslana. Doğal olanla olmayan arasında çizilen sınır egemenler açısından şiddetin meşrulaştırılmasına hizmet ediyor.
- Bu dediğin çok komik gerçekten. Ama cidden komik. Bütün olanaklarımızla antilopların hepsini aslanlardan korursak ne olacağını düşünüyorsun? Aslan kötü karakter değil ki burada, sadece besleniyor. "Yemek" dediğin şey sana ait bir kavram; "öldürmek" de öyle. Kimi kimden koruyorsun? "Korumak" bile sana ait.
- Seninle bunu konuşmak istemiyorum, fazla doğa aşığısın.
- Öyle olsun. Zaman diyorduk en son...
- Zaman bu haliyle filme alındığında bir tahakküm aracı olarak, en çok savaş ekonomisinde saha’da (birçok sosyal bilimin sahası olan “savaş meydanı”nda) kullanışlı hale gelir: Baudrillard’ın ünlü “Körfez Savaşı Olmadı” bildirisinin temelinde yatan alt önermelerden biri de bu idi. Savaşın tam da tam göz önünde olması bugün onu gözlerden ırak kılan başlıca etmendir. Fazlaca modern bir önerme bu: Afrika ve kültürel senkron bozukluğu. National Geographic’in Batının kodaman gözlerinden en ünlüsü olarak 1800’lerden beridir tanımladığı fotojurnalizminin objektifleri bugünkü “iliştirilmiş” medyanın ilkelerini belirliyor.
- Yani?
- Bir bakıma, ötekiyle hasım olarak her mesafe almamız gerektiğinde, itici gücümüzü, bizim adımıza ötekine bakan gizli öznenin bakışına içrek, o niyetten alıyoruz. Antropolojinin bir sömürge sistemine veri tabanı hazırlamak için çizilen ana hatlarının yeniden kodlanması, söküme uğratılması nasıl geçmişte yapısal antropolojinin ve ileride dilbilimin, dolayısıyla yeni direniş biçimlerinin dillerinin edinilmesini getirdiyse, büyük bir laboratuar olarak yaşamın imajlarını yeniden düzenlemek için “icat edilen” medyanın da sökülmesi gerekmektedir.
- Medyanın sökülmesi nasıl olacak? Alternatif haber ağları ve gerisi mi?
- Montajla. İki anlamda da, kaydın ve kurgunun varlıkları sosyal bilimlerde ve medya/sinema’da da benzerlikler gösteriyor. Kayıt, bu açıdan bakıldığında kültürel formların stratejik konuşlandırılmasının belli tekniklerini ele veriyor: Resmi tarihyazımı ve tarihyazımının yazımı nasıl egemenlerin belli kalıpları vurgulamalarından başka bir şey değilse, bugün medyanın görsel tarihyazımı da mazlumları gösterirken alt metinde olası muhaliflerin geleceklerini göstermekte, onlara gözdağı vermekte ve gelecekteki egemenlerin ortaya çıkışlarını belgelemektedir.
- Gelecekteki egemenler?
- Evet. Önceki kuşak sonraki kuşağın yatağını hazırlıyor ve ısıtıyor. Tüm bu “gerçeğin kurgulanması” meselesi (ve bu haliyle bu amaçla akademide müfredat haline gelmiştir) kanaat oluştururken "gerçeğe duyulan gereksinimi" yeniden düzenleyen ya da güdüleyen görüntü ekonomilerinin doğru ve yeniden okunmalarını gerektirecek denli acıklı bir tablo yaratıyor.
- Seninle konuşmak mümkün değil. Ben bundan hoşlanmıyorum.
- Ben de senden hoşlanmıyorum.
- Ben "senden" demedim.
- Her neyse...
- Her neyse...  

P.S. Yukarıdaki metin, daha sonra ignoramusend-kapalı devre'de ve körotonomedya posta grubunda metin haline getirilmiş söyleşinin ilk, "söyleşi" halinin birinci bölümüdür. Özlem Z. - Ozan K.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)