Çarşamba, Aralık 03, 2008

Ses ve ona yönelik duyulmayan.

–Ses, sesler ve aralarında oluşturdukları uyumun sesi bir ezgi oluşturur oluşturmaz, o hiç duyulmaz olan bütünden bir parça duyulur hale gelir. Bir parça, bir ezgi, bir melodi, bir motif ve dolaysızca duyduğumuz ve dolaylı duyumsadığımız ritim. Ses, sesler, ve onca sesin ara ara düzenlenişi, ve bu düzenlenişte mevcut olan sesin karmaşık duyumu. Sesi bir ezgiye dönüştürmek istediğimizde öncelikle bize gerekli olan ses değil de daha çok seslerdir. Ama bu noktada ses nedir? Gerekli sesi nasıl ayıra biliriz? Ayırdığımız bu ses her zaman ezginin yasasını mı dinler? Ya da bu sesin, bu kaynağı dünyada olan, ama yine de belirsiz bir kaynaktan gelen sesin izleyeceği yol her zaman için notanın yolunda mı gider, bir pusulanın yol göstericiliğine mi bağlıdır? Ses için birçok şey söyleyebiliriz, ama hâlâ söylememiz gereken çok şarkı var.

Ses, ve bu sesin müzik yapan için ne kadar yetersiz olduğu defalarca tecrübe edilir. Her sanatçı için ses her zaman çıkartılabilir, ortaya yayılabilirdir; dünyadan bir ses veya dünya içinde bir başka dünyadan gelen bir ses. Bu pek de önemli değildir. Sesler, sanatçı için her zaman oldukları yerdedirler. Ama ortaya çıkmaları, dinlenilebilir hale gelmeleri için sanat gereklidir. Müzisyen, kompozitör, çalgıcı ve dinleyici, vb. Bütün bunların bir arada sanat alanında sesle ilişkileri, onların öncelikle birlikte uyumlu bir çalışma içinde olmalarını gerektirir. Demek ki, müzik bir anlamda şarkı söylemek ise, diğer anlamda aynı şarkıyı kendi kulağıyla ya da kendi diliyle dinlemektir. Ama yine de müzik bu değildir? Ve müziğin sesle ilişkisi, her zaman için başka türden bir sesi duyurur. Müzik, hep duyduklarımız içinden, sesi, en azından bir parça tadında çekip çıkartmaktır. Bir parça, bir şarkı olarak bu ezgi, dilsizliğin bize kalan ilk sözüdür. Ve söz bugünden itibaren her seferinde buradan sonlanır; başka bir söze doğru. Sesin ölçüsüzlüğü, sözün anlamsızlığı, şarkı ve şiir için bir varoluş sorunu doğururken, bu varoluş aynı zamanda zamansız bir varlığı duyurur. Onu dile getirmedeki bunca yetersizlikler, dünyada verili olan her şeyi bir yüceltme oyunu içinde sanatla ilişkilendirir. Peki, sanat için ses nedir? Sanat kaygısında olan ses kendi ölümünün sesine kulak verdiği oranda, bu çabadan ayrılamayan sanatın ölümü kendini başka bir dilde bilinmeyen bir sese dönüştürür. Bu ses, ilk kez duyulacağından onu bir ezgi olarak duyar ve kutsarız. Ses ve ezgi olarak tüm müzik oluş, tüm uyumsuz dönüşümler, kulağın arabuluculuğunda devinimi sürdürürler. Öyle bir devinim ki, bunun hareket halinde olduğunu fark etmek mümkün değildir. Müziksel devinime alışık her kulak her seferinde dinlediği müzikten fazlasını duyar, ancak bu devinim bu fazlayı her seferinde yok eder. Ya da demeli ki, müzik duyulduğu gibi duyulmaz. Baştan sona bir parça, bir şarkı; kapalı bir uzamda kapalı bir uyumun kapalı deviniminin açığa çıkmak için sonsuzca tekrarıdır. Yine de bu tekrar sınırsız bir tekrar imkanını vermez, ve tekrar tekrar bu devinim her seferinde ezgi içindeki sonlu tekrarların birbirine göre düzenlenmesidir.

Bir ezgi içinde sonlu sayıda sesin, bir arada oluşturdukları sınır, ezginin sonsuzlukla bağlandığı yerdir. Bir ölçüde diyebileceğimiz şey, sınırsızın sınırla ilişkisi, bu ilişki yokluğudur. Bir ezgi her zaman için sonsuz ezgi içinde bir ezginin yokluğudur. Bu yokluk, bu müziksel yokluk varlıkla şarkı olarak yakınlaşsa bile, şarkı bu müziksel yokluğu içinde gizler. Şiirsel ses şarkıda o yüce kişiyi, kendisini dile getireni, hatta dilden uzak tutanı ebedi bir öncesizliğe bırakır. Öncesizlik ki, o her şeyin önceden yok olduğu ve bunun başka bir öncesizliği var ettiği o zamansız evren. Şarkının evreni ve sesin evreni her seferinde bir ezginin o ayırt ediciliğinde bize gelir. Duyarız öncelikle ezgiyi, ve bu ezgi her seferinde onu duymadığımızı söyleyerek karşılık verir. Bir kez daha dinleriz, bir kez daha duyarız; ve bu bir kez dinleme için ritim bir kez daha bizden önce hareket eder, dinlediğimizi alır bizden. Ezginin kendi iç ritmi onun için bir yaşam devinimi gibi olduğu söylense de, bu, aslında ritmin kendi yaşamı için ezgiye bağlılığını gösterir. Demek ki ritim, bir ezgi içinde yer almayan tek şeydir. Orada olmaz, çünkü onun dışında da olamaz. Ritim, ritim hayata dair temel yanıtsızlıktır. “Hayat nerede başlar veya nerede biter” sorusunun yanıtıdır. Ne ki bu yanıt, bize hiçbir şey açıklamaz, ve böylece önümüze çıkan bu gece bizi ezginin kaynağına götürür. Ama o kaynağa hiçbir zamanda gidilmez. İşte, ezgi veya şarkı, kapalı bir sözün kendi içine sığmayan kapalılığıdır. Öyle ki bu kapalılık kendinde sürekli dışarıya yayılır, dalga olur, ışık olur. Yani ses bu dünyada duyulur, ve ezgi ise duyulmak için derin bir dünya ister. Ve şarkı bu dünyada yeri olmayanın dünyaya söylediğidir.

Sözün sonuna doğru söz olanın sessizlikle karşılaşacağı bu aralıkta eklemek gerekir ki, bu söylediklerimiz müzik ve onunla ilgili sessizliğimizin başka bir yüzüdür. Ama bu sessizlik aynı zamanda müziğin de temel ayrımıdır. Sessizlik ki müziğin müziğe ve sanatın sanata ayrımı olduğu gibi, ezginin ezgiye ayrımıdır. Çünkü her ezgi önce yoktur ve sonra da yok olur; başlar ve biter. İşte, sessizlik, başlamanın öncesi ve bitmenin sonrası olarak ezginin kendi içindeki ritmik hayatın ölüme ayrımıdır. Şarkı yoktur ki söylenmemiş olsun, ve şarkı yoktur ki bütünüyle söylenmiş olsun. O şarkı ki sözün büyülü sözü. Ama ona yönelik büyülü bakışla dile gelen. Ona yönelik bakışın, ona yönelik bekleyişin, imkânsız bir onun gölgesinde bir parça kekelemeye dönüştüğü söz tüm zamanların sessiz kişisidir. Ne var ne de yok olan bu kişi, bizim için dünyayı başka türden aydınlatır. Demek ki müzik ve melodi, uyumu, ritmi bize müziksel olarak gösterir. Doğrudur, ancak müzik, söylediğine uymaz. O her zaman için kaçışa yönelir. Daha doğrusu her zaman müziğe yönelir, ve her zaman oraya kaçar. Demek ki ölçü var olduğu sürece parçalar olacaktır, ve ölçü kaçtığında şarkı bir kez daha söylenecektir. Tâ ki müziksel devinim dünyanın ritmine ayak uydurabildiği kadar. Müzik, defalarca, sonsuzca şarkının söylenişi.

İşitilmemiş bir şey daha...

Müziği dinlemek bize duyulmadık olanı verir. Müziği yapmak ise, bu dinlenemeyeni arayıp bulmakla meşgul olan kulağın, kendi iç mezarının iç çatlaklarından içeri sızan ölümcül sessizliği duyarak katlanılabilir hale getirmesidir. Bildik biçimde, ölümün bize geldiği kesin olduğu anda, bu anın ölümü yüzünden kendi ölümümüzü yitiririz, böylece ölüm denen şey olmuş olur. Asla işitilmeyen seslere karşılık müziği yapmak, düzensizce duyulan dünyanın ölüm sessizliğine karşı sesten bir dünya düzenlemek belki büyük bir çabadır; belki hayata daha da bağlar; ama unutmayalım ki bizde de asla işitmeyen parçalarımız vardır. Hayata canlı parçalarımızla bağlanırken ölüm de bizdeki cansız parçalarımıza bağlanır. Müziği alışıldık biçimde yapmak, hep ses olmak gibisinden düşünmek bize anlık hazlar verebilir; tekrarına bizi bağlayacak kadar da çok fazla duymak istediğimiz parçalar. Ancak bize haz veren şeyin ölüm olduğunu bir süre sonra anlarız; artık sıkılmışızdır ve sesini duymak istemediğimiz bu parçalar da kendisinin canlandırıldığı anları birer birer yutmuştur. Bir parçayı dinleyip sıkıldığımızda bu parçadan alamayacağımız bir şeyin saklı olduğunu görürüz. İçimizden bir parça kopmuştur da o parçaya yapışmıştır sanki. Demek ki müzik ister istemez ölüme aittir, ölümlerimizi onunla uğurlarız, mutluluklarımızı onunla karşılarız. Ona gücümüz olmadığından onun üzerimizdeki gücüne göre duygulanırız, bazen iyi bazen kötü. Müzik ölümdür, ki derin sessizliğin yüreğidir. Duyulmadık biçimde duyduğumuz her düzenlemenin bizi duygulandırması, ölümün bizdeki ölümlerle girdiği en sıradan ilişkidir. Belki karşılıklı bir ölme veya ölüm üzerine karşılıklı bir konuşmadır. Ağıtların müzik içinde ürkütücü bir varlığının olduğu bilinir; ölüme karşılık veren bir sestir, ve ölüm, kendi egemenliğini insanlara söyletircesine ses olup tüm sessizlikleri yerlerinde tutarak bunun müzik olmadığını söyler. Alışılageldiği gibi müziği sese veya düzenlenmiş seslere indirgemek bizim duymak istediklerimizle ilgili olabilir. Ancak müzik denen şey özellikle işitilmez olan özle bir bağ kurduğumuzda kendini sunar. İşitilmez bir öz ki, onu işitmenin korkusuyla, ondan işitilen seslerin bu özlerden kaçışan devinimi arasında kalan bizlerin etkilenmemesi mümkün değildir. Asla işitmediğimiz, ancak buna karşın, o da kendini daha da dayatan, bu ne ses ne de başka bir şey olan bu öz, ölmek isteyen bir mezardır. İçindekinin orada olmamasını sağlayan, ve hiçbir şeyin dışarısında olmayan mezarın bir eşik olduğu, ayrı dünyaların sınırı olduğu hep düşünülmüştür. Ama neden biz, onun işitilmeyen bir şey olduğunu, müziğin işitilmeyen özü olduğunu düşünmek istiyoruz? Yapıta köken olmuş olarak mezar, yine yapıtın ulaşmayacağı tek şeydir. Henüz hiçbir şey işitmediğimiz noktadayız, ve bu söylediklerimizin nasıl duyulduğunu da bilemediğimizden, işitilmeksizin susmak zorundayız. Bir şey ölmüş de kendisinden ayrılana yol verilmiştir; varlık ise sessizliğin dağılmışlığında kendi var olmasından ürkmüşçesine bir mezar gibidir. Ama mezar değil. Sirenelerin ezgilerinde bu duyulmaz özün, bu ansızın bütün duyuları kilitleyenin ne olabileceğini düşünmek, bize gerçek olanın müziğini açıklayabilir; ancak bu özün ne olmadığının bilgisinin bütünüyle ona ait olması yüzünden onu her şekilde ölüm yoluyla kavramaya çalışıyoruz. Bu ise istesek de istemesek de kendi ölümümüzün, bizi kendisi konusunda ikna etmesinden başka bir şey değildir. Sonuç olarak, ölmenin özü müziğe duyulmadık bir özden bağlıdır. Müzik çalındığında yitirmenin ırmağının kenarında oturmuş ve orada hiçbir şey duymadan, herkesten habersizce akıp gitmişizdir. Sonrası ise işitilmez. Mezar bu işitilmeyen özdür, çünkü mezarın içinden henüz hiçbir ses duyulmadıktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)