Cuma, Ocak 30, 2009

Aramızda kanatlanabilmeli.

...Biliyorsun, o öldüğü zaman deli gibiydim, bana dönsün, ruhu bana dönsün diye gece gündüz dua ediyordum. Ben ruhlara pek inanırım. Onların aramızda yaşayabileceklerine, zaten aramızda dolaştıklarına da eminim.” (Emily Bronte)

Maurice Blanchot üzerinden bir şeyler söylemeye başlamak, söylemeyi durduracak güçlerle ortaklığa girmek gibi görünse de, bu ilişkide her zaman tuhaf bir şey olur. Söylemek de onu durduracak güçlere şunu sorar: “–neyi, ama henüz söylemediğim neyi dile getirmemi istemiyorsunuz? Evet bunu yapabilirim, söyleyin bana, siz söyleyin, konuşun. Sizin için konuşmayı durdurabilirim.” Blanchot’nun anlayışı için bir kişileştirme yapmak gerekirse, denizde bir an için fark ettiğimiz bir dalga diyebiliriz. Bir an fark ederiz de sonra hiçbir biçimde tekrar bulunmaz, ama yine de biliriz ki o dalga sonsuzun kendisidir, ve önümüzde sonsuzca dalga vardır; ve onunla ilişkimiz ancak “sonsuzu kurtarmak” gibisinden bir formülle olabilir. Ama neden kurtarmak diyoruz ki? Çünkü duramayız, duracak ne bir an ne de bir oluş vardır; ve bu dalga tek kurtuluşumuz. Ve bu, uydurulmuş tecritlerden kurtulmak falan da değildir, ama kurtulup gitmektir; kurtulup da gidebilmek. Peki nasıl? Öncelikle, bu dalgaya iki kanat vererek, sonra bu “iki kanat arasındaki kuş”la yol alarak, Bütün uzamlar arasılıklarda; Deluze’un “haline-geliş” dediği haline gelmeklerle, oluşa gelmeklerle. “...bu alışılmadık olay gerçekleşmenin ustalığına ait değilmiş gibi ortaya çıkar. Başka bir türdendir.” (Blanchot)

...düşüncenin sorunu sonsuz hızdır, ama bu hızın kendi kendisinde sonsuzcasına devinecek bir ortama, düzleme, boşluğa, ufka gereksinimi vardır.” (Deleuze)

Kanatlar, Tanrının en güzel icadı olsa da bize vermedi işte, çünkü bizi göklerden aşağıya attı. Belki de kanatlarımız vardı ilk zamanlar, belki de bu yüzden istiyoruz nedensizce. Kuşların eğer kanatları olmasaydı, herhalde bizim yaptığımız gibi beyinlerini geliştirmeye bakarlardı; yine de uçabilmek için tabii ki. Az çok yaşayan her kes bilir ki, hayata eşlik eden şey, içten ve dıştan gelen ölümdür. Ancak insan, bu gerçeklik içinde hiçbir şey yapmamanın da koşullarını bulur, hayatı kavramından koparır, ona sözcük der, “hayat” der. Ama bugün bakıldığında, hayatın sunduğu tüm yoksulluğa rağmen insana fazla geldiği görülüyor. Çünkü, durmaya koşullu bir hayat için devinim artık bir yüktür; ve ölmek daha iyidir. Ama, bizim insanımız, yani kendini bildi bileli uyanık olan kişi için ölüm yaşanacak bir şey değildir. Öyleyse, ne yapacaktır bununla; hiçbir şey tabii ki, ve sonrası, “çürüme” dedikleri biçimde gelen en pis ölüm. Hayata içten katılmayanın cesaret edemediği kişiye, ölüm de hastalık olarak sunar kendini; hastalıkların hastalığı olarak “kötülük”. Bu sözcüğü de bir daha kullanmayacağım bu yazıda; ve onunla ilişkili bu gerçeği de atarak derinliklere. Düşünmeye de, düşünmeyi de bilelim...

Lawrence’ın “tıpkı iki kanat arasındaki bir kuş gibi” diyerek söylemek istediği, doğayla yeniden bütünleşmemiz, düşüncelerimizin doğası içinde doğadaki düşünce içinde hayatı sürdürmek. Hayat olmak. Yaşamları çoğaltmak, yaşam-oluşlar üretmek. Gereksiz yere kurulmuş bütün karşıtlıkları yok etmek, tüm düalizmleri içerden dinamitlemek, ve varsa içerde iyi bir şey zaten ölmeyeceğinden uçacaktır. Demek ki söz konusu olan, bu düalist yapılardan, sürekli ikiye ayrılmalardan, bizi sürekli bölen şeylerden kurtulmaya çalışmak: Sorun çözüm, ben sen, düşünce hayat, söz eylem, kadın erkek vb. Tüm yanıtları da sorularına bırakıp sıyrılıp gitmek... Çifte yokluklar oluşturmak. Arasında-düşünmelerle. Ve bambaşka bir şey daha: “yaradılıştan birbirine bağlı ruhların bu zincirlerinden kurtarılması.” (Kafka)

Duymak, ama Özlem’i duymak, ve bir kez de Özlemini duymak; –peki, ne demektir bu? Yine biri zayıflığımızdan yakaladı demek, hem de içimizden biri. Bir kez daha içimizden kırıldık. Ama neden hep böyle olmak zorunda, ve her kes aynı anda nasıl (da) haklı olabilir? Özlem kesinlikle haklı, ama, –ya sen Özlem, sen de haklı olandan, zayıflığımız ele geçirmek isteyen kişiden yana mısın; yoksa bizi güçlendirecek bir soluk mu vereceksin; –hem de biz daha fark etmeden zayıflığımızı. Ee... –ne yapacağız şimdi? Neden ısrarla zayıflıklarımızdan bir şeyler umuyoruz ki? Bütün bu olan bitenin içinde biraz oyun, biraz şaka, biraz zayıflık var elbet; ve tabii ki bu yaptıklarımız matrak şeyler. Ama Deluze, şunu derken çok önemli bir şey söylemiyor mu: Beraber değil ama “arasında oluş” (Diyaloglar), ikimiz veya hepimiz arasında, aramızda oluş, ve kesinlikle “tuhaf “ bir “oluş”. Ve bunları söylerken bu sözlerle yeni tanışmış değilim, ve yazının tesadüflerine bırakılmış bir şeylere ulaşmak gibi bir niyetim de yok. Söz konusu olan yazı değil, her seferinde haklılığımızı borçlu olacağımız dil düzenlemeleri de değil. İki cümleden biri her zaman diğerinindir, ve tek bir cümle hiç kimsenin değil. Ve istesem, sözün uzamında her şekilde bir çıkış bulabilirim; ama karşı çıkış denilen şey özellikle bir çıkış olarak belirlenemez; ama her zaman karşı bir çıkış olarak kalabilir. –Hayır hayır, demek gerekir, yani bir değil ama iki kere; biri nesnesine yönelik diğeri geriye kalan şeye, yani kendisine, yani hayıra. Basit bir söz düzenlemesi gibi de okunabilir bu cümle, ama diyorum ki, özellikle bizi böyle düşünmeye iten şeyi de hesaba katmalı. Demek ki yazı, yaşama ve yazar denen ucubelere karşı acımasızdır, ve bu, yazının kendi gücüdür. Yazı özellikle yazıya karşıdır; geriye de yazmak kalır ki, o da yaşama karşıdır. Ama onu belirlemez, onu göstermez, onu oluşturmaz, ona karşı bile değildir; ve bütün bunlara da dönüşebilecek biçimde de yıkar. Yazı bunu yapar, tamam ama, biz ne yapacağız bununla; buna nasıl göz yumabiliriz ki? O zaman biz de karşı çıkalım, ondan aldığımız sözle, “karşı” sözüyle; ve hayatı, yani henüz söyleyeceğimiz şeyin hayatta kalması için biraz soluk alacağız. (...) Bir an aklıma hiçbir şey gelmedi, soluklanmalı; öyleyse bir hayatın oluşmakta olduğu söylenebilir; ve bunun içinde bir yerde olabilirim. Demek ki düşünmek yaşama karşı Düşünür; –evet, bunu düşünebiliriz. Demek ki yazmak her seferinde onu yazana karşıdır; demek ki hayat özellikle bir şeyin hayatı olamaz; ama ve kesinlikle birçok şeyin karışımı; ve bu karışım-ilişki-oluş’un süren hayatı.

Peki, hepimiz bunu biliyoruz da ne olacak yani? Demek ki hepimiz ikiye ayrılmışız bu tuhaf coğrafyada; birimiz yaşıyorken diğerimiz ölüyor; ve yaşayan zaten öleceğinden ölenin yaşamından da (nasıl?) söz edilemez. Ne yazık ki birçok konuda haklısın; ama tekrarlıyorum, –ne yapacağız bunlarla? Zayıflığa zayıf düşünce hiçbir şey katamaz. ProsceniumArch için söylediğin şeyler de doğru; ve onunla ilgili söylediklerimiz de her seferinde olumsuza koşullu, ve bu her üslupta kendini gösteriyor. Hele de kendini geleceğine emanet etmiş olması ona yönelik zayıf tavırlarımızı da devam ettiriyor. Ve elbette ki, düşüncelerimizdeki zayıflıklar hayatımızdaki zayıflıklarımızın yansımasıdır. Neyse işte, tamam, bunları Düşünmeliyiz, hayatı kapsamalıyız. Şunu da somut olarak görmek gerekiyor, bütün olumsuzluklar şu an ProsceniumArch’a karşı gibi, ve bu yüzden de şimdi yapılması gereken, tüm olumsuzlukları tek tek yok edip Direnmeyi sürdürmek. Ve de önemli olan bir şeyi yapmak değil ama yapabilme gücümüzü gerçekleştirmek. Demek ki “Tartışmalar en azından çalışmayı ilerletemeyecektir, zira konuşmacılar asla aynı şeyden söz etmezler. Diyelim ki, biri şu görüştedir ve şundan çok bunu düşünmektedir, uğraşılan sorunlar söylenmedikçe bunun ne getirisi olabilir felsefeye? Ve de bir kez sorunlar söylendikte, artık söz konusu olan tartışmak değil, ama kendimiz için belirlemiş olduğumuz sorunun tartışılmayacak kavramlarını yaratmaktır.”(Deleuze)

Tamam, dostluk diyorum ama, her şey bunun için demek değil bu; çünkü öyle olursa dostluk kalmaz. Bu yüzden de bize karşı olanlarla bizim karşı olduklarımızın olası işbirliğine karşı dikkatli olmak gerekir. Yani, birini sevdiğinizde nefretiniz de harekete geçer, ve sonra, kişiler de bu her iki şeyle mücadele etmek zorunda kalır. Ancak bu yanlış bir savaştır, ve her seferinde yaşam kaybeder. Ve, çevirmenini kaybetmiş yanlış çevrilmiş bir metin gibi, her bireyin kendi edimsel varlığına yönelik kuşkusu cosmos’la ilişkilerini sürdürmesini de imkânsızlaştırıyor. Öyleyse, karşı çıkma düşüncesinin karşıtı karşı çıkmaktır; ve ancak, karşı çıkışın oluşunda söze-karşı çıkıp yazı (da) bitirilebilir. ProsceniumArch için oluş, şu an için, yazı ve hayatın birbirine atıfta bulundukları uzamda gerçekleşir. Oluşundan geriye kalacak atıl şeylerin hiçbiri üzerine konuşmaya değmez. Gerçek ayrımlar kanatlandırabilenlerdir, ve böylece kuşu oluştururlar, dolayısıyla özgürlüğü; “tıpkı iki kanat arasındaki bir kuş gibi.” Kuşkusuz ProsceniumArch’ın bir ufka ihtiyacı var; ve tabii ki kendisini bulabileceği kadın-oluşlara... Biraz da amil olmalara; Guattari’nin Hjelmslev’den aktardığı formülle: “dile getirme konusuyla dile getirilmiş olan konu arasındaki kesimi geride bırakmayı arzu eden, anlatımın kolektif amilleri kavramı” üzerinde düşünerek.

Figüran olmak mı hayatta, –hayat ta olmaz! Artist olmak daha çoktur. “Yaşamak, artakalmak değildir.” Beni yaşayanın yaşadığı olmak mı, yoksa sıçramak mı? Çıkış yolları mı, yoksa yollara mı çıkış? İncelik mi derinlik mi? Deleuze şunu söylerken bir kez daha karşı koymak der: “Maurice Blanchot’ya hayranım; eseri küçük parçalardan veya aforizmalardan meydana gelmiyor, öncelikle bugün başımıza gelenlere karşı koyacak cinsten bir “edebi ortam” oluşturan açık bir sistem diyebiliriz.” Karşı mı çıkmalı yoksa dışarı mı çıkmalı?..–çıkılır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)