Cuma, Ocak 16, 2009

Camıza Aşk Tuzağı ya da Bu Gemi Ne Zamandır Burada ya da Dostlar Arasında Organ Nakli

Samsun’da mezbahadan kaçan ve kafasına sıkılan kurşunla bile durdurulamayan camızı, dişisi sakinleştirdi. Bir sürü insanı yaklaşık iki saat boyunca peşinde koşturan camız, dişisi yanına getirilince süt dökmüş kediye dönüp kesimevinin yolunu tuttu. Olay şöyle gelişti: Sahibi İbrahim İnce’nin elinden kurtulan camız, Samsun Et Entegre Mezbahası İşletmesi’nden halatını koparıp kaçarak mahalle arasına daldı. Hem kaçıp hem çevreye saldıran camız bir bahçede kısıtırıldı. Etrafına saldırmayı sürdüren camızı durdurmak için kafasına üç kez ateş edildi. Camızın her yanı kanlar içinde kaldı ama yine de özgürlük savaşından vazgeçmedi. Ta ki dişisi bir kamyonetle yanına getirilene kadar. Dişisini gören camız, hırçınlığı bırakıp eşiyle koklaşmaya başladı. Camızın peşindekiler, bu bir anlık hatayı affetmeyip halatı boynuna geçirdi. Çekiştirilerek kamyona bindirilen camız eşini son kez görmenin verdiği huzurla kaderine boyun eğdi. Camız ve dişisinin yaşamı mezbahada son buldu. (Milliyet, 16 Ocak 2000 Pazar) Gazetede haberini ve fotoğrafını ilk gördüğümüz andan itibaren matbu ignoramus projesinin, kapalı devre ignoramusend’in ve şimdilerde açık devre Proscenium Arch’ın omurgalarında yer alan, onu açıklamakta, anlamlamakta, görmezden gelmekte, ondan söz etmekte, ona teslim olmakta zorlandığımız camız ve “dişisi”nin mitsel ölümünün üzerinden bugün tam dokuz yıl geçmiş oluyor. Üç yıl sonra, 2003‘te, ignoramus için alınan notların 71 numaralı olanında haber benim elyazımla bire bir alıntılanmış, ancak gazeteden kesilip sayfa arasına yerleştirilen fotoğraf sayısız taşınma sırasında yerinden düşüp kaybolmuş. Bu ölüm, o zamanlarda dergi ekleri olarak düşünülen ve şimdilerde her biri ayrı birer yapıt haline gelmiş bir dizi çalışmadan biri olarak, çizgi roman biçiminde bir Ece Ayhan manifestosuna dönüştürülecek, bu kez şiirin kendisinin şairinden sonra ortaya çıkışının etkileri de ignoramus için derinlerde çalışan bir motor işlevi görecekti. ignoramus büyük oranda tamamlanmış, gerçekleştirilmiş, ama hayata geçmemiş bir dergi olarak kişisel tarihimize ve hoyrat kimi yayıncıların en iyi ihtimalle tozlu arşivlerine kaldırılırken (ve o zamanlarda dünyaya gelen ve şaka olsun diye adını künyeye yazdığımız Nil İngilizce öğrenmeye başlarken), onun için hazırlanan birçok iş de etrafa dağıldı. Bu işlerden kimileri başka dergilere, kimileri tür değiştirerek başka alanlara, kimileri örneğin Abu tarafından oylumlu çizgi roman projelerine, kimileri tiyatro oyunlarına, kimileri Özlem Z. gibi cevval ve çalışkan ellerde senaryolara dönüştürüldü. Arşivin bir kısmı ise asla hiç kimse tarafından okunmadı: Örneğin Barış A.‘nın (PA’da Flaneur) büyük emekle hazırladığı (ve hazırlattığı; her zaman ikna gücü yüksektir kendisinin) Kuram Dergisi Dizini ileride Proscenium’da yayınlanmak üzere şimdilerde kolilerin dibinden yeni çıkıyor. Yine Barış’ların Bilgi Üniversitesi’nde düzenledikleri Oğuz Atay Semineri’nin deşifreleri, sonradan bin parçaya bölünen ve acı verici biçimde çoğalarak azalan Kamburun Haremi denemeleri, oyun olarak kurgulanmış, sonra öyküye dönüşmüş, Filiz tarafından foto-yazı olarak üzerinde o zamanlar Kadıköy Kadife Sokak’ta bulunan atölyemizde haftalarca çalışılmış, sonra öykü olarak kalmış, ölümcül Hamlet marazı yüzünden sonunda otuz sayfalık bir dipnot olarak Özlem’a ait hale gelmiş olan Kadının Dört Yolculuğu, Ömer’in yazmayı asla bitir(e)mediği Seçmece Bir Seçim - Edip Cansever’in Şiirinde Seçmek Fiili yazısı, daha Barış’la doksanların son çeyreğinde üniversiteye hazırlandığımız yıllarda Bakırköy’de bir barda bize “Ben Türkiye’nin Aragon’u olacağım” diyerek birbirimize bakmamıza neden olan ve bizce Aragon'un yanında önemsiz kaldığı derecede büyük şair sevgili Muammer Hoca’nın büyük nezaketle ilk kez yayınlanması için bize emanet ettiği şiirleri, yapmaya hiçbir zaman fırsat bulamadığımız, yapsak da bizimle konuşur mu diye endişelendiğimiz Ulus Baker söyleşisinin notları, Funda’nın Kardiyoloji Raporu Üzerine İstanbul Silueti ve daha birçok şey şimdi kolilerden çıktıkça, hikayenin üzerindeki toz tabakası da dağılıyor sanki. Maurice Blanchot da o günlerde ölmüştü; biz daha yaşamasının altında ezilirken, bir de ölümü ortaya çıkmıştı. ignoramus çıkmadı. Mektep (atölyemizin adı buydu ve hem geneleve hem hapishaneye gönderme yapıyordu), bir yıl, Funda ve Emine’nin insanüstü çabalarıyla yaşadı; bu arada ignoramus’a ofis de olamadı ama kimi zaman bir eve, kimi zaman meyhaneye bile dönüştü. Sonra o da kapandı. ignoramus-end, yıllar sonra web’in olanaklarının burun kıvrılarak da olsa fark edildiği ama web cemaatlerine de güvenilmediği zamanlarda kapalı devre bir posta grubu olarak ortaya çıktı ve ignoramus’a zamanında mesafeli yaklaşan Yazgı’nın sarsıcı yönlemesiyle giderek kırk küsür kişinin sürekli okuduğu, kimilerinin kafa karıştırıcı bulduğu, kimilerinin yönetici yazarlarını fazla soyut, fazla politik, fazla yorucu, fazla eklektik, fazla göz kamaştırıcı, fazla göndermeli bulduğu, ama yazısının içine bir mezara uzanır gibi yerleşen yazarın her ortaya çıkışında ölümlerden dönen bir grup olarak uzun zaman gizlice yaşadı. Şimdi düzenli olarak Proscenium’a taşınan arşivinin yanında, açık devrede de, kapalıda da gerçekleşen birçok tartışma, hatta kavga mevcut. Hrant’ın idamı, Ulus’un ölümü hep ignoramusend’e denk geldi ve orada karşılandı; Betül ve Özlem’in “Hepimiz Hrantız” cümlesi etrafında dönen tartışmaları, gece vakti Ulus’a kan aradığımız telaşlar ve o zamanlar gündemde olan üçüncü ignoramus projesi ignoramus-faktura’nın tasarım yazışmaları da... Ne var ki ignoramusend Yazgı’nın ve benim çoğu zaman ipini koparan yazı tarzımızın oraya davet edilmiş kırk iki üyeyi giderek daha fazla ürkütmesi ve sessizleştirmesiyle sonunda bir sohbet ortamından çok, ruhların bir teşhir alanına dönüştü ve ömrü böylece dolmuş oldu. ignoramusend’in veda yazılarında hatları çizilen ignoramus-faktura’ya geçişin bir aşaması olan Proscenium Arch, bu dönemin ardından gelen sessizlikte bir süre telaffuz edilmeden bekledi ve blog biçiminde bir dergi projesi olarak 2007’de ortaya çıktı. Başlangıçta Terminus’la birlikte sürecek ve bir arşivleme işlevi görecekti; ancak şimdilerde adı künyede yazmayan Özlem Z.‘nin de editör ekibine katılmasıyla ve dergiyi arka planda biçimlendirmesiyle Proscenium bir “geçiş” olmaktan “kalıcı” bir yer olmaya doğru evrildi ve altı yıl öncesinin ignoramus’unun kimi amaçlarını da az çok gerçekleştirmeye başlayan dergi yapısı giderek az ve ideal sayıda bir okur kitlesi yarattı. Dolayısıyla Kemal’in posta grubu zamanlarında basmak için can attığı imha düğmesine basılamadı. Bununla birlikte, Proscenium, iki editörünün dışında, asık suratlı bir bütüne zaman zaman parça olan kimi adların desteğine ve kimi zaman sadece vaatlerine da kavuştu. Düşsel Varlıklar Defteri, henüz yayınlanmamış kısımları istisna oluşturmayacak biçimde ideal biçimine Yazgı’nın disiplinli yazısı sayesinde evrildi; sadece o da değil: Yazgı, aynı zamanda web denilen çoklu ortama çoğu kişinin emanet etmekten imtina edeceği büyüklükte ve önemde bir sürü yazısını Proscenium’da yayınladı. Onun Karanlık Thomas yazısı sadece webde değil, Türkiye’de Blanchot üzerine yazılmış en iyi yazılardan biridir ve PA ömrünü tamamladığında “sadece bunu okuyabilmek için bile değerdi” dedirteceğini tahmin etmek güç değil. Gülfem K.‘nin tam bir “bela” olan metinleri sabır ve özveriyle İngilizceye çevirmesi, Özgür A.‘nın Freddie’nin ölüm yıldönümü için uzun yıllar önce yaptığı çevirilerini yeniden gözden geçirmesi, Özgür G.‘nin yapılabilecek en zor şeyi başarıp hiçbir şey yapmaması ve Flaneur’ün de bu konuda ona eşlik etmesi... Proscenium Arch büyük oranda aslında ortaya konulan bir şeyden çok, ortaya koyma arzularının doldurduğu bir havuzda boğulma deneyimiydi ve aslında birkaç ölüm içeren geçmişiyle birlikte her zaman yazılanın yazıdan bağımsızlaştığı, hemen hiçbir şeyin sadece okunarak unutulmadığı, hiçbir şeyin bireysel bir yazı olarak kalmadığı, muhteşem tembellerimiz ve karınca gibi çalışanlarımız dahil, herkesin ortak bedenine dokunan, kendini sokağa atmaya çalışan bir öğrenci evi gibi oldu ama elbette kamuya açık olmayan arka plandaki sokak, burada daha önce bildirildiği gibi asla yazıya dökülüp burada günlüklenmedi ve bundan sonra da günlüklenmeyecektir. Proscenium, bilenlerin haberdar olduğu bir buçuk senelik hapis döneminin ardından kendi ölü gövdesinin üzerinden atlayarak kendini akıp giden sokakta yayınlamaya başlayacak. Bu arada arşivlerin Proscenium’a aktarılması sürecek, Terminus’un çeşitli bilgisayarlara dağılmış olan veritabanı genişletilecek, tamamen kapalı devre olarak Poena, direniş tasarımlarının bir sonraki adımı olarak gördüğümüz web-dışı çevrimiçi ortamın yeniden sokağa, duvarların yeniden iletilere, web sayfalarının yeniden evlere dönüşmesi (şimdiden bir şehir efsanesine dönüşmüş bulunan Eskici Deposu’nun da gerçekleştirilmesi) için tasarlanacak. Camızın trajik ölümünün 9. yılında, evsahibine dönüşme tehlikesi yüzünden sayısız kere kendini öldüren, beden değiştiren, dostunun bedenini ödünç alan, bu toprakların havasına ve suyuna direnen, sohbetin ve ironinin enerjetik yüklerini yüklenmeye çalışan ignoramus’a yazar, çizer, hamal, okur, izleyici, misafir, kurban ve cellat olan herkese teşekkür etmek gerekiyor. Bu 10 (Barış ve ben için 11) yıl içinde “... başımızı soktuğumuz bütün evlerin (kentlerin ve atölyelerin, dergilerin ve sokakların) anılarından, oturmayı düşündüğümüz bütün evlerin ötesinde, içtenlikli ve somut bir öz... içimizde sakladığımız tüm içtenlik imgelerimizin benzersiz değerini doğrulamak” için, her şeyin sonunda, orada aynı anda hem mümkün, hem imkansız olarak karşılığında bizim devrimimiz haline gelecek olan hüzünlü bilgiyi öğrenmemizle, artık şimdiki zamana ait hale gelecek. Küçük kentsoylu yaşamlarımızın dayattığı özel alanlardan çıkıp yeniden birlikte yaşamaya başlayacağız, o zaman. O zaman onca telaşla arzuladığımız özgürlüğün neye yarayacağını hep birlikte göreceğiz. Tek fark, evet, son zamanlarda hayıflanıyoruz buna, artık “pek” büyümüş olduğumuz için o en kötü şarapları değil de, görece olarak daha iyilerini içmeyi tercih edeceğiz gibi görünüyor. Ama arkadaşlar iyidir... Evet millet, organ nakli vakti... Ulus’un karaciğerinin şerefine...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)