Perşembe, Ocak 15, 2009

ignoramusend VI - Yüzme Bilmeyen Denizkızı, Dipte Yürüyordu

İlk başarısızlıklarımız ve zincirlenişleri, bizde ilk morsus conscientiae'yi, güceniklik duygusunu uyandırmaya başlarlar. Ya her şeyi yapamayacağımızı, ya da olayların her zaman hizmetimizde olmadıklarını fark ederiz. Kesinlik duygusunun kayboluşu, böylece umut ve kaygı duygularını uyandırmaya başlar. İlk zamanlarda, yine de, çok aşırı kaygılanmayız. Halimizin tümüne baktığımızda umut büyük bir güçle kaygı üzerinde hakimiyet kurmuş durumdadır. Eskiden kullandığımız yollarla ve araçlarla, rutin olarak, bazı durumlarda işe yaramadıklarını unutarak, varlığımızı sürdürmeye çalışırız. Her durumda, işlerin ya kendi başlarına yola gireceklerini, ya da tam gerektiği zaman bir fikrin kafamızda ışıyacağını kabul ederiz. Topyekûn baktığımızda, hâlâ umut kutbunda yoğunlaşmış durumdayız, kaygı kutbunda değil... Bizi tehdit eden uzak tehlikelerle mücadele etmekten çok, kaderimizi ve talihimizi yoluna koymaya çabalarız. Bu sakin, ağır işleyen bir gerileme safhasıdır; orada, "aymaz ve eylemsiziz." Ama gittikçe sükûnetimizden kaybederek; çünkü tehlikeler yaklaştıkça belirginlik kazanır ve başarısızlıklarımız birikir. Buna paralel olarak, kaygı, ağır ağır yükselir. Nihayet o akşam anı, kaygının umutla eşitlendiği an gelir. (Ulus Baker)

Oysa geçmiş"te" değil, bizatihi geçmiş"ten" aldığımız bir yaranın üzerinde ve çevresinde yaşarız; okunaklı olmaya çalışarak. Onu taşımıyor, onun tarafından taşınıyormuşçasına saygı duyduğumuz yara ile yaşam arasında zoraki iyelik ilişkileri ararız; bu arayışın güdülediği melankoliye yenik düşmemeye çalışarak, ama bu yenilgiyi arzulayarak. Yara iyileşir, kimi zaman biz kalırız; biz iyileşiriz, yara kalır. Maurice Blanchot öldüğünde de “Öldü” demiştik: “Biri hakkında bu kadarının söylenmesi onun gerçekte kim olduğunu ya da ölümü karşısında nasıl bir konum almamız gerektiğini anlatabilir. Ölümler karşısında konumlar alırız, tıpkı metinler karşısında aldığımız gibi; dahası, bir ölümden payımıza düşeni isteriz. Şimdiki örnekte bu yolla elimize hiçbir şey geçmeyecek. Yazar öldü, ama gerçekte ne oldu? Okurun derinliklerinde bir yerde, üstlenemeyeceğimiz sözlerimizin altına atamayacağımız imzâ sonsuza dek silindi. Şimdi, aslında kendi adımıza tutacağımız yasın en kabul edilebilir açıklaması, bu imzânın yapısal okumasını yapmak değil, ama onu yeniden ve defalarca, üst üste atmaktır. Bir başka şimdiki zamanda olsaydı, yazının kendisi zaten böylece sonsuz bir yas’a dönüşme eğiliminde olurdu.” Bu düşüncelerle Ulus'u anma toplantısından dönerken, vapurda aklım karışmış olacak, gemi Haydarpaşa'ya yanaşırken ben Kadıköy'e yanaştığını zannettim; ve gayrıihtiyari başımı Haydarpaşa'yı görmek için sağa çevirdiğimde boşlukla, aslında bir zamanlar erekte olmuş demirden dev penis konstrüksiyonlarına benzettiğimiz devasa vinçlerle karşılaştım. Aklımda nasıl bir "kayıp" düşüncesi egemense, içimden "Ulus gitti, Haydarpaşa'yı da o birkaç saatte yıkıp limana dahil etmişler" kanaati, bir düşünce olarak değil ama daha kısa bir "şey" olarak geçti.2 Kadıköy'de değil, zaten Haydarpaşa'da olduğumuzu anladığım o an gözlerim önce o cânım dörtgeni, tren biblosunu, sonra giderek "evin yolunu bulma"nın erincini, kentin taşlarının yerine oturmasını, sonra giderek Ulus'u arandı... Bu anda bir el bir çemberi çizmeyi tamamlamış gibidir ya da başlangıçtaki dalgınlığın devamı olarak, Haydarpaşa Kıbrıs'a yol almakta, Ulus'un iskelesine vapurlar yanaşmaktadır ki, bu ikinci olasılığın bütün şiirsel afisini üstlenmekte daha o an gönülsüzdüm. Daha o an, denizden karaya ayak basarken, yazıyla yaşam ya da yaşamla yazı arasında yapılacak zorunlu bir seçimin söz konusu olup olmadığıyla ilgili bilgiyi göz ardı etmekte gönüllüydüm daha çok. Doğruyu söylemek gerekirse her şeyi göz ardı etmeye hazırdım, karşılığında âdil, tek bir âdil an alacağım garanti edilseydi... Gözlerim o ânı arandı bu kez: Kameram yanımda olsaydı onunla yapacaktım: Tek bir âdil an, âdil bir yas yazısına temel oluşturabilecek tek bir âdil sözcüğün üzerinde. Ulus öyle mi demişti ben mi onun ağzına yerleştiriyorum bunu?: "Daha âdil bir görüntünün sineması da daha âdil bir hayat demek olmayacak." Tek bir âdil an göremedim. Trene de binmedim. Sessiz mübadeleler gerçekleşti3: Bir anneyle bir baba arasında kucaktan kucağa aktarılan bir çocuk ardındaki gömlekte izini bıraktı; iki demir korkuluğa konmuş üç martının başarısız yer değiştirme çabasında, kanatlar kökler gibi havada dalgalandı; "Kimsesizler Mezarlığı" der gibi tonlayarak “İş ve İşçi Bulma Kurumu”nu soran gençle benim aramda heyecansız bir bakışma yaşandı: Hiçbirinde adalet yoktu. İçimden şunu demedim: "Ama adalet hiç varolmamış olsaydı ona duyulan bu açlık da olmayacaktı." Sonra bu apansız Ulussuzluk gibi adaletsizliğin de aslında Ulustan ve adaletten önce geldiğini, belki sürreel Haydarpaşa iskelesinin sessizliğinin seçim otobüslerinin gürültüsüne baskın gelmesi gibi, doğanın adaletsizliğinin de kentin adaletsizliğine direnen bir tür "adalet" gibi iş gördüğünü, Ulus'un deyimiyle "kaderciliği" yeniden üretme ürkekliğine düşerek fark ettim. Orada benim sinematografik olmayan kameramla, görüntünün vahşiliğine müdahale etmeye eğilimli usum ve bütün "kabilenin" refleksif olarak fedâ etmeye hazırlandığı "kurbanın" usu bir ve aynı şey olsun istedim. Orada ilk defa, o bankta denizi anlayarak oturdum ve artık ona bakmam olanaksız hale geldi: Tek istediğim kurban olmaktı aslında, ölümü yüceltmeden; ve aslında yaşam, yaşamı yüceltmeden yaşanmalıydı: "Ulus" gibi... ama "Ulus gibi" değil. Çünkü toprakla aynı usu paylaşanlar bilir: Tohum, içinde ağaç "olmamanın" bilgisini de taşır.

Zaten bu yazı da Ulus Baker hakkında değil. Kendine borçlanılan, kimseye kendini borçlu değil. Burada onun neden "öyle" olduğuyla ilgili beyhude bilgi, bizim (aslında benim) neden "öyle" ol(a)madığım(ız)la ilgili soruyu erteleyen bir kaçış çizgisi sadece. İşbu çizginin varlığını düşünmemeye başladığımız andan itibaren, beklentileri boşa çıkaran bir karaciğere karşı sorumluluğumuz ve gövdemizi mânidar biçimde ölüme ulayan yazıyı örgütleme becerimizle herkes istisnasız Ulus'a dönüşmek ve onun gözalıcı yazgısını paylaşmak zorunda kalacaktır. O halde bir Ulus-oluş için, olanaksız olduğu kadar zorunlu da olarak, herkes kaleminin özgül ağırlığını ve porselen kıyafetlerinin kırılma derecesini hesaplamalıdır.

Her derin ruh maske sever; dahası, her derin ruhun çevresinde, hareketlerinin ve yorumlarının sürekli yanlış anlaşılmasından dolayı doğal bir maske oluşur. (Friedrich Nietzsche)

Ulus Baker "... o bakmasa göremeyebileceğimiz şeylere bakıyor"du. Buna ölümün artık yaşayan bir adamı anlatmak için merkezî bir konumda bulunduğu mitik hâle de dahil. Onun yazısı, hakkındaki teorilerden sadece biri olan ve Ulus'un aslında kanlı canlı tek bir kişi değil, bir grup akademisyenin "projesi" olduğunu ironik biçimde savlayan teoriyle son derece paralel biçimde, yazının hakikatinin yazı içindeki iktidarına çoklu direnişin yazısıdır ve sanki bu yazı gündelik pratik içinde Ulus Baker'e, Ulus Baker ise metin uzamında bu yazıya vekâlet ve sirayet etmektedir. Bu topraklarda (bu topraklar?) yazıyı yeniden tehlikeli hale getirebilecek denli acımasız netlikte, aslında Adornovâri bir yazıdır söz konusu olan: Kederli nezaket tonunun ekonomik kullanımı daha burada, bu kıyıda, kendisini kumlar üzerine atmış ölümü bekleyen bir balina olarak Haydarpaşa Garı'nın vakur bakışlarında da bulunabilir. Oysa çoğumuz yazarken bu kederin lüksüyle ya vicdanı tanımlayarak Hamletvâri vicdansızlığa, ya vicdansızlık üzerinden vicdana ulaşmaya çalışırız. Kimilerimiz için akıl sadece daha uzun süreli ve gönül rahatlığıyla akılsız kalabilmenin anahtarıdır; kimilerimiz ise ömrü oldukça akıllı kalmaya, akılsızca çabalar. İnsan denen şey Ulus Baker yazısında ne bir ipte canbaz, ne buzla değil külle kaplı kutuplar, ne bir ata ait fakat at olmamış çizgilerle çizilen bir sandal gibi akıntıya kapılıp gidendir: Elimize kalem aldığımız anda, Ulus'un pek takdirle andığı "tarafsız" göz'ü eline alan kameraman gibi artık kayıt cihazının bir uzantısı, karar süreçlerini karbon duvarların dibinde mekanik bir kuyuya devretmiş "ahlâksız" birer aracıyız. Ulus, bu aracı-oluş'u çözen adamdı kanımca; yazarı bir sıfır-nesne haline getirerek ya da figüratif olmayan bir dille konuşarak değil, aksine, “sohbet”e yaptığı aşırı vurguyla yazarı ve okuru sürekli birlikte varolmaya çağıran, gözalıcı derecede küstah o sesi çıkaran bir “siren”di. Sanatların sokağı, sokağın sinemayı, sinemanın Etik'i, Etik'in aşkı, aşkın siyaseti açımlamaya başladığı (parantezlerin iç içe değil, aynı anda, üst üste açılmaya başladığı), denebilirse “asla tamamen soyunmayan bir fahişe” olarak gerçeğin sadece ve sadece bu kesişmeler sırasında görünür hale geldiği yazının, bu görünürlük içindeki “ayrıcalıklı anlar”ın kaydını tutan yazarının açımlanan şeyin salt bu kesişme nedeniyle kimi zaman görünmeyebileceğini de teslim eden tavrı... uzun bir ad tamlaması, izleri ignoramus'a ya da şizoanalize dek sürülebilecek bir kaosun selamlanması ânı: Bir Ulus Baker yazısı burada en çok derdin üzerinde gezinen bir sarkacı anımsatır; ciddi bir sarkaçtır ama bu, ciddi bir gezintide. Kıyıları vuracak bir fırtınanın koreografisini çizmektedir sanki...

Ama şimdi biz yazarken çok şey “uzak”ta artık: Kaygımızın menzilinden ve merakımızın kadrajından çıkıyor dünya, gidenlerle. Belli bir yargıda bulunacak “zahiri” bir gizli öznenin gövdesine eklenmek üzere sayısız noktadan toplanmış kararcıklar, yazıklanmalar, öfkecikler, orgazm (ve tersi) taklitleriyle bu topraklarda "yazı" gerçekten bir “makina” gibi işlemekte ve tektipleşmekte şimdilerde. Burada hammadde de, ürün de biziz. Ama sayfa üzerinde kalıcı bir ipekböceği gibi Ulus'ta bu görkemli yenilgiyi yaşamaktan da imtina eden tavır, Cornelius Castoriadis'in ünlü "Felsefeden dolaysız biçimde siyasal sonuçlar çıkarmak olası mıdır?" sorusunda kaynağını bulur. Değil "felsefe"den, değil "dolaysız" siyasal sonuçlar çıkarmak, Ulus'un yazdığı her satır siyasal bir bildiriydi aslında. Söylemek gerekir, hiç de kralçıplakçılık değildi, buna göre hizâ almaktaydık. Bir şeyler anlatmak olanaklı idiyse, işte yalnız bu biçimde olanaklıdır: Yazar'ın kendini dramatik bir karakter olarak ilgâsı, okuru varlığını kanıtlamaya çağıran bir kalem... Basitçe özetlemekte, genellemekte, değinmekte zorlanan, derinleştirmeye alışık ve derinlere davet eden, reel politika üzerinde (ÖDP yazısı gibi) kimi zaman "boy veren", belki çoğu zaman derdi resim değil çerçeve olan bir yazıyı tanımlamakta zorlanıyoruz; göbek bağımız boğazımıza dolanmış çünkü... Belki Ulus'un hiçbir zaman sahip olmadığı ya da hiçbir zaman yitirmediği göbek bağı. Bu öykünün yaşanıp yaşanmadığını kim bilebilir artık?

"Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir: Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek - ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hâlâ soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü." (Theodor Adorno)


Ulus'un yazısı bu açıdan bakıldığında güzel gürültüsü, şenlikli özüyle bir yazıdan çok, bu "kişiyi" andırmaktadır. İdeal bir kişi: Masada bizimle birlikte ama karşımızda oturmakta, cemaat denilen dev morgla aramızdaki sınırı sadece çizmekle kalmayıp, lehimize genişletmektedir. Her zaman bir başka Ulus Baker olasıdır bu anda: Kendinizi kalabalık hissedersiniz; sabıkalı hissedersiniz: daha kıvrak bir zekâyla karşılaştığınız için daha durgun ama daha kıvrak bir zekâyı kavrayabildiğiniz için daha zeki... Dolayısıyla, Ulus'un yazısı karşısında duyma eşiğiniz yükselir, yazının sadece "yazı" olarak kaldığı, okurunu “okur” olarak kalmaya iknâ eden metin biçimine taban tabana zıt olmak üzere, okurun hayalî bedeninde gerçek bir protez olarak iş görmeye başlayan devindirici, devrimci daveti duymak için yeni bir eşik... ve bir tane daha... Buna karşın bir borçtan söz etmemeye çalışacağım, ama yas'ın bir "çalışma" olması gerekliliğini anacağım.

Yas çalışması, konuşmaya çağrılan ağza konuşma fırsatı vermeyen evsahipliğinden, giden karşısında “kalan” olmanın, bu dünyaya ait kalmanın ve “anlatan” olmanın iktidarından feragat edilmediği, kendine ölümde ve ölene yaşamda yer açmadığı sürece karnından konuşmanın ezincini belgeler sadece. Ölenin kendi olmadığından emin olmak ister gibi etini, anılarını yoklar. Gidenin adıyla yazıdaki boşluklar pekâlâ sıvanır; giderek ölünmediğine, ölümsüzlüğe inanılır, anlatı kipi bu çizgide değişir... Feragatı bu açıdan önemsiyoruz: Üst üste bin kez “ölüm” yazsak, bu feragat olmadan zihnimizdeki ip gibi iç kanamayı anlatamayacağımızı biliyoruz. Yas çalışması ne yaşayan, soluk alıp vermeye başlamış bir ölümün gözlemlenmesinin, ne Nietzscheci otopsinin gözü yaşlı hoyratlığının sığasına bırakılamayacak denli ciddi bir iştir. Orada yazılar yazıları okurken yazarlar yazarları okur; eski tarihli soru işaretlerinin izi eskiye doğru sürülürken, dertler yeniden sahiplenilir. Gidenin giderken izlediği yolun bize onun dönüşünün güzegâhını, İstanbul'un, Ankara'nın, Ulus Baker'in krokisini vermesi beklenir; daha fazla netleşmemeyi göze alan gözü pek bir “kalem”i çünkü sadece ideal bir görme azlığı çeken “gözlük” okuyabilir.

Kim, doğuştan ipekböceğiydi?

Olasılıkla, Ulus Baker de biliyordu biraz üzerinden neyin / kimin silindiği bir sayfaya yazıldığımızı. Yazgımızda forma fazlalığına denk gelen müsveddeleri, yumurta kabuklarının iç yüzlerine sıkıntıdan karaladığımız duvar resimlerini anımsadığımız anlarda, başımıza ödül konmuş gibiydik. Kim olmak istediysek onun mezarı açılıyordu içimizde; içimizde kimin mezarı açılırsa o olmak istiyorduk. Ulus da göçük altında kalmış zengin bir maden gibiyse, böyle yersiz bir benzetme dostları tarafından kederimize verilip mazur görülebilecekse, toprak kültünün altında da, üstünde de yerimizin neresi olduğunu biliyoruz artık. Ölümün bu anlamda sınırını oluşturduğu şey hiç de “yaşam” değildir burada: Tam tersine, yaşam, Spinoza ile uğraşmaya takatiniz varsa ölümün sınırını imler. Anlam vermenin ölüm düşüncesindeki ürkünç yokluğunun yerini ölenin derin anlamının aldığı, bir bakıma ölenin ölüme dönüştüğü ve artık bu adla anıldığı, bir bakıma ise yer değiştirdiği, yüzüne ironik bir ifade vererek ölümün kaç yıl yaşandıysa işte o kadar geçmişe işlediği yerde o sınıra yerleşmek yaşamsal bir karardır. Tıpkı bir sözcüğün hiçlik üzerine yerleşmesinin yaşamsal olması gibi ve tıpkı kendi yerine / üzerine yerleşen tek sözcüğün “hiçlik” olması gibi, Ulus Baker de, mitsel adı yüzünden 12 Temmuz'a dek bir aşırı-varlığın, 12 Temmuz'dan sonra da bir aşırı-yokluğun içine yerleşmekte. Bunu söylemek fazla olmaz işte: O, aşırı bir şeydi; aşırı bir kayıtsızlık içinde, unutkan bir tohum, diyeceğim. (Daha önce bu hataya düştük, birçok kereler: Ama Ulus Baker gideni meleksileştirecek çocuksuluğun yas çalışmasına gömülemeyeceği kadar yetişkin; dinselleştiren, inanç içinde muhafaza etmeye eğilimli söylemlerin idealize edemeyeceği kadar “gerçek” biriydi.)

Ama bu unutkanlığı yürekten paylaşacağız: Gelecek olan adaletten, her zaman gelecek olan Ulus Baker'den, bu ülkedeki bütün güzel koyunlar gibi, özünde kurban-oluş'la ilgili hüzünlü bir bilgi taşıyan histen, hepimizden, kayıptan, yastan, yazıdan söz ettik; ama kimi sözleri atladık ve sonsuza dek atlayacağız. Baker mülkiyet rejimini sadece metalar düzeyinde değil, dil, düşünce düzeyinde aşmıştı daha... biz de bu “aşmanın” kodlarıyla, şimdi, borç harç da olsa, "Leibniz'in şu ünlü algı-altı parçacıklarının öyküsü düzeyinde" yaşayacağız Ulus Baker, ne dersin?

Bu neticesiz döngü, bu balkabağına dönüşme tedirginliği nasıl görünecek sen ona bakmadan gözümüze? Nasıl boğulacağız? Hem sonra, yüzme bilmeyen, boğulabilir mi?








Yukarıdaki yazı, daha önce ignoramusend'de ve Birikim Aylık Sosyalist Dergi'de yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)