Cuma, Ocak 30, 2009

Kenan Evren: Yaşamı ve Yapıtları I

İnşa halindeki hiyerarşik mitolojinin insansılaştırılan karakterleri zaman zaman değişir, bunlara konforlu yerler ya da anıt mezarların paylaştırılması da devletin asli görevleri arasındadır (Devlet bir yerdir - “İnşa hali” göndermesi sadece kendi halinde değil, Aslı Odman’ın sanırım Balat civarında karşılaştığı anlatılan “Birinci Dereceden Tarihi Eser İnşaatı” tabelası üzerinden yapılmakta): Kim iyidir, kim kötüdür, kim iyiden kötüye dönecek, kimin gelişi için beklentiler hazırlanacak, kim “reel” ilan edilecek, kim ötelenecek, kimin denenmiş gururunun seri üretimine geçilecek, Sol’un temel itirazları ne olacak ve bunun gibi… İç içe geçmiş ortamlar yerine, gündelik çene çalma alanı, geçirgen bir çözelti halinde, geçici muhabirleri, yarı zamanlı cellatları, Tournier’nin deyimiyle “Yahudilerin soykırıma bağlanması gibi AIDS’e bağlanan eşcinselleri”, ünlü filmdeki gibi (bu kez Tournier’nin dediği gibi “alınlarında” değil) ağızlarında dil yerine penis taşıyan özsüz ama özcüleri, yirmi kişilik dedikodu döngüsüyle reklam payının yirmi binde birini yaratan bozyap genel yayın yönetmenleriyle yaşamın kendisi, dev bir “medya” olarak halihazırda örgütlenmiştir ve genelde eğitilmiş gözlerinizin görüp görebileceği “reel” size icat etmeniz ve bundan “keyif almanız” emredilen mitolojidir. “Mitoloji” iyi bir şey değildir, bir teknik olması hasebiyle, tıpkı aile gibi, ama aileden daha kötü bir şeydir, tıpkı dilde mülkiyet kipleriyle karşılanan “liberal birey” gibi. Zeus tanrıçalarını becerir, hava durumundan söz eder, anneniz ergenekon savcısına dönüşür, sizin üzerinizden çevrenize yayılmak için gövdenizin kapılarında bekleyen onca yararsız hastalık (evet, zürriyetiniz dahil), bir gazete sayfası ya da bir kitap gibi okunmayı arzuladığınız her an konuşma hareketlerinizi konuşma güçlüğü hastalıklarının semptomlarına dönüştürür ve Svankmajer’in filmindeki gibi, sterilize edilmiş hekim elinin temel amacı temizlik değil parmak izi bırakmamak haline gelir. Konuşmayı zaten biliyorsanız, içki içmeyi ya da içmeye devam edebilmek için kusma tekniklerini bilmeyi, “ağız ishalinin” ne mene bir şey olduğunu, “yüzünde sakalın gölgesini” taşımayı, bütün bunları biliyorsanız, Adorno’nun demesiyle “soluyabilecek bir hava bulabiliyor olmanın utancıyla” zaten olabilecek en kötü şey başınıza gelmiş, yani “kurtulmuşsunuz” demektir. Bu, başkasından ödünç alınmış bir kurtuluştur aynı zamanda ve bayramlarla kutlanır, aynı zamanda sizin önerdiğiniz direniş biçimi üzerinde imza atılacak yer kalmamış alçı-kola benzer. Aynı zamanda mesela kahve masasında takındığınız tavırla Zeus’un deneyimlenebilir “muamelesini” felsefi susturucunuzla sessizlik içinde kalıcı olmadığını düşündüğünüz için rahatça attığınız imzanızla dolaşıma sokabilirsiniz. Hayır, siz bunu yapmazsınız: Kurtuluş mitolojisi, tersten rahimdir. Bunun yerine size birkaç “reel” politik konu önereceğim: Bu topraklardaki en “reel” sorun, üzerinde ivedilikle durulması gereken, Kenan Evren’in hasta yatağında, uyurken, huzur içinde ölebilecek olması sorunudur. Bunun yanında, Taraklı’da çingenelerin yaşadığı bölgede kızcağızın biri Lise 1’e kadar zar zor okumuş (“çingene” lafını seviyoruz, tutkuyla), sonra da ancak bir ay dayanıp okulu bırakıp evlenmiş, ama eşiyle birlikte yine annesinin evinde yaşamaya devam etmiştir. Annesi bu durumda “yeni” evli çifte “yeni” bir ev inşa etmeye başlamış, sanki genel olarak bütün evler “yeni” olmayacakmış gibi, direkleri dikmiş, kapıyı bir biçimde bulmuş, ancak evi çevrelemek için muşamba alamamış (televizyon ekibinden istediği 100 lira), dolayısıyla çift iki odalı evde yaşamaya devam etmiş ve her sabah pencereden gördükleri inşa halindeki evlerinin iskeleti kendi omurgalarını çevreleyen iskeletmişçesine ürpermişlerdir. İnşa hayati bir pratiktir. Denizli’de Haydar Dev’in türkü söylemesini yasaklayan babasından kaçıp çoban olması vardır: Çobanları örgütlemesi, yeni bir saz icat etmesi, sipsi yapması, Birgül’ü elli yıldır unutamaması vardır (belgeselci Birgül’ü ısrarla “bir gül” olarak algılamaktadır). Çoban örgütleri günlerini anımsatan şarkının içine belgisiz bir “Ramazan’a sesleniş”i bile yerleştiren ve dahiyane biçimde gelişen müzikal refleksleriyle köyünün kendi etrafındaki bir günlük dönüşünü yavaşlatan varlığını duyunuz Haydar Dev Bey’in. Türkiye’nin reel alanı, kaşıkla kazınmış bir rahmin tabanıdır. Kokusunu bilmeyen bilemez. Belleğin haysiyeti ve zürriyeti, inşa halindedir. PA gözlerini reel politik olana bu tedrisattan geçmiş biçimde çeviremez; çünkü reel olmakta olanlar, dolaşım için elverişli hale gelenler, Kenan Evren sorunsalı bile, kendine inanmak için bir Allah yapanlarla kendine inanmamak için bir Allah yapanlar arasındaki et paylaşımında ancak ağzında kalanlarla yetinmek zorunda kalacak olanların sevdiği hikayelerdir. Oysa asıl “reel” ve asıl “politik” olan, muhalif yazıya indirgenemeyecek, yazıya tahvil edilemeyecek olandır ve PA’nın açık olan kadar cimri yanının da etkinliği öncelikle yazının elverişli koşullarında seri üretimine geçilemeyecek olan politik imgenin bir andalığını, biricikliğini, alışveriş konusu yapılamazlığını, oluşunu ve oluş halindeliğini, Yazgı’nın yerinde saptamasıyla “oluşuna gerçekleşmemesini” katmasını öngörür. Bu sadece teknik bir açıklama değil: Sinema eleştirisi ve incelemesini örneğin, bir “patlama” haline getirmediğinizde, en iyimser koşullarda eleştiri “yapıtınızı” dert aldığınız yapıtla aynı türde eşitlemediğinizde ortaya Özlem’in dediği gibi “veribankaları” çıkar; ama bir film gibi, bir film eleştirisi de bitmemektedir aslında. Gemide yazısı, hiçbir imgeyi konu dahilinde kalmaya zorlamamak prensibiyle, filmin menzilinde kaybolmaya hazır bir okuyucu için yazılmıştı; Stalker yazısı ise, içinde bulunduğu derginin editöryal aygıtı tarafından biçimlendirilmişti, ancak yine de “patlama olmayan” değildi: Tam tersine, patlamanın çekirdeğinde sıkışmış halde bulunan “olay”ı anlatıyordu; tıpkı filmdeki ya da romandaki “merkez” imgesi gibi. Yolculuk bu açıdan Gemide’den Stalker’e gerçekleşmedi ve Gemide’nin patlamasının daralması, soğuması nasıl ortaya ara okumaları çıkardıysa, Stalker’in patlamasının yayılması da PA açısından (ki PA kısaltmasının Dada’nın patlayan “Da!”sını andırdığı da Özlem Z.‘nin tesbitidir) bitimli değildir. Zaten Proscenium, halihazırda, internetten ödev yapan zayıf gençlere bir el vermekten gocunmamasının ötesinde, yayınladığı metinleri ve işleri de farklı iyeliklerin oylumuna atma konusunda hiç mütereddit değildir. Daha önce birkaç yerde tartışıldı, belirtildi, yayınlandı (hatta Elmas’ın mevzusunda örnek olarak verildi vs): Yapıt, yazarının iyeliği olmadan da varlığını en azından politik bir nedenle sürdürebilecek imgesel bir molotof kokteyli gibi kurgulanmalıdır. Bağlamını kaybetmemesi için olabildiğince alıntılanamaz biçimde sertleştirilmeli, bol boş vakti olan yarım akıllı editörler üzerinde çalışıp parçaları yeni bir bozyap için kırıp dökseler bile, bu işlik içinde güdümlenmeye direnecek güçlü bir malzeme içermelidir. Özünde, ana akım edebiyatın, akademik donmuşluğun, hakikat bildiren imgeselin, zayıf politik muhalafetin, cinsiyetçi milliyetçiliğin bant sistemlerinden uzak kalmaya çalışmakla olur bu. Merkezden uzak kalma, merkezin tedrisatından geçmeyi reddetme olanağı, eğer yoksa, biz PA’nın sarkacının Poe’nun sarkacı gibi göğsümüzü yarmasını izlemeye devam edebiliriz. PA ile ilişkimiz, yayınlanan kısmının söz haline gelme olanaklarının araştırıldığı bir yansıma ilişkisidir aslında: Bizi dağınıklığımız toparlar, çalışmayı bırakmadığımız sürece. PA’da yayınlanan her iş, öncelikli ve kronolojik olarak önce yazarı tarafından (yazar tanımını daha önce yaptık), sonra da ekipten kimin canı isterse onun tarafından ele alınır. Herkesin bütünlüklü yapıtı bir başkası tarafından bozulsun diye oradadır; ama çatının bu biçimde kurulmasının yerinin Blog olmadığına katılıyorum. Burası daha çok, eylediğimiz değil, bir tür metodoloji tartışmasına giriştiğimiz yer: Örneğin Gemide filminin eleştirisi, PA’da yayınlanan yazı değildir, o yazı asıl eleştirinin şantiyesidir ve bina kendi başına da yıkılabilir hale geldiğinde kendiliğinden dökülür. Örneğin Stalker filminin ne bir incelemesi ne bir eleştirisi söz konusu olabilir, idel bir eleştiri zaten ikinci bir film olabilir ancak, o da PA için değil, ignoramus için kurulur. Okunmaz, izlenir. Özlem’in atölyeye vurgu yapması, dilsiz işçilerin çalıştığı bir dil kurumunun kurgulanması, içe kapanıklığın, asık suratlılığın, dizginlenemez özgürlük açlığının, farazi bir sessizliğin dil gibi yapılanmasının olanakları da ancak atölye ortamında ve komün evinde gözlemlenebilir zaten. Özlem’le biz o evin ne olduğunu lise yıllarımızdan beri biliyoruz (ben şimdilerde daha özel bir alanda yaşamaktayım, Özlem’se medeni halini kamulaştırmakla meşgul), Yazgı bizatihi o komünün kendisi, ortamı ve ideolojisidir… Bunu neden böyle edepsizce herkesin içinde söylediğimi açıklayayım, zaten önemsiz okuyucular yazıyı buraya dek takip etmeyeceklerinden, önemliler açısından da “kişisel” olan da bu metodoloji tartışmasına dahil olduğundan, beis görmüyorum bunda: Özlem dilden ve özgürlükten söz ediyor, ben buna dilin erk kodunu kırmayı ve Annemarie Schimmel’in saydığı Züht makamlarından “terk’i terk”i de ekliyorum: Dili neden alt etmeyi arzulamış olabiliriz? Bu başlıbaşına “konuşan”ı yapmak pratiğidir. “Yapmak”, plastik bir vurgu: Neden yazmayan ama konuşabilen bir yazarı gereksiniyoruz? Çünkü gerçek bir imza atmaktır direnişte de, sevgide de asıl mesele. Bilenler, benden duymaktan sıkıldıkları örneği yeniden duyacaklar: Foucault’nun “Yazar” araştırmaları (özellikle Kelimeler ve Şeyler’in tamamı) dönüp dolaşıp “yazının sahibi” ile “yazarı”nın aynı kişi olup olmadığı yolundaki soruşturmanın önünde sonunda egemenlerin hukuk sistemi için gerekli olduğuna odaklanır. İmza, yazıya iliştirilmiş bir izleme aygıtıdır egemenler açısından; tıpkı cinsiyetin ya da milliyetin zihne iliştirildiği gibi. Bu aygıtın işleyişinden çok az azat olmayı tercihe ederseniz, Morrison’un deyimiyle ancak “zekanız dahilinde uçarsınız”. Dilin özgürlükle kurgulanmasının amacı, PA açısından, yazardan kurtulup, yazıya bir imza olarak yerleşmiş derecede etkili bir erksizliği taşıyan, oluşuyla yazılışı, yazılışıyla okunuşu aynı ana denk gelecek bir sıkışma yaratmaktır. Bunlar havalı laflar, ama kuşkusuz bir anlamları, ancak özgür olduğunuz ender anlarda kavranabilecek şeyler. “Ses ve ona yönelik duyulmayan”, sanırım bu var olma sorunundan söz eden, bitmeyi bilen bir yazı olarak okunabilir. Keza, Özlem’in keskin sloganvari yazısı “Ne Evliyiz Ne Bakire” bende okuduğum andan başlayarak yazarsızlaşmaya başlamış, yazı olmaya direnen, hatta tam da bundan söz eden bir “şey”di. Dil ikamesi olan dolaşım sisteminden Dil’e, yazar ikamesi olan iyelik kategorisinden Yazar’a, yazı ikamesi olan metinlerden Yazı’ya… PA kimi tekniklerin denenmesine bu sebeple çalışıyor. Özlem’in dediği sınırların denenmesi, yine onun dediği “diyaloğa açık” yazı ile denenemez; kaldı ki Histoire(s) du cinéma alıntısı alıntıyı yapanın değil, Godard’ın sözüdür ve orada bir hakikat hakkında söz söylenmemiş, açılmıştır. Alıntılama amacının kendisi, alıntılama arzusunu bir yapıt olarak açımlamaya, ancak meselesiyle hesaplaşarak başlayabilir. Düşünsenize Z. Hanımefendi, Godard yaban kızın görüntüsüne nasıl kamerayla ve yazıyla “tecavüz” ettiğimizi anlatmış olsa ve ben bunu alıntılamak için bir de mevzu üzerine bir “yazı” yazmış olsam ne gülünç duruma düşerdim? Siz bir mektubunuzda “Özgürlük susma özgürlüğüdür, konuşmak her zaman zorunluluktur” demiştiniz. Başka bir zorunluluk da Kenan Evren’in yaşamı ve yapıtlarında teneke çalmak olurdu ama, zayıf gürültü huzur verici bir şeydir sonunda. Bir tanıdığım tıp okumak istemişti, onun hastabakıcısı olmak ve ilacına uzanamayışını kıpırtısızlıkla izleyebilmek için. Ruhunu ortaya kirlensin diye bırakmak istiyordu bu safrayla. Konuşmak için çok az kalmış vakit içinde bu hikaye üzerine yine konuşuruz. Şarkılar ve “ıvır zıvır” kalıyor. Apartman zilimizde hala PA Aile Mezarlığı yazıyor.

1 yorum:

  1. Hacı ya çükün 5 cm ya da tuvalette zemzem suyu içmiş insan tipine sahipsin. Kızları(erkekleri) etkilemenin daha kolay yolları var bak cidden. Az hava al evden dışarı falan çık. Cümlelerin bok gibi, anlamsız insanı yoruyor. Her yeni öğrendiğin kelimeyi araya serpiştirmen seni zeki göstermiyor. Acıdım bazı cümlelerini okurken. Akıl fikir diliyorum sana.

    YanıtlaSil

"Words Words Words" (Hamlet)