Perşembe, Ocak 22, 2009

Proscenium ile ilgili?

"web dışı çevrimiçi ortam"ın bir zamanlar varolduğunu anımsamak nostaljik bir kendi geçmişini yine kendine pazarlamak çabası olurdu. Ozan'ın bunu geleceğe yerleştirmesi daha önemli. Örneğin şişeyle alt kata şiir sarkıtmak mümkün, duvara yazı yazmak, bilmem anımsanacak mı ama otobüs bileti koçanı armağan etmek (bu o zamanlar tedavüldeydi)... şehir içi ulaşım sorunlarının üstesinden gelebilmiş bir çevrimiçi ortam falan.. Tartışma metinleri bana gelmemişti o dönem, bu Sokağın Öğeleri'ni konuşurken duvara yazı yazmadan önce bir "duvar yazısı" icat etmek gerekliliği konuşulmuş sanırım. Slogan estetiğinin ötesinde bir şey, öncesinde yapılan bir duvar, yazının bizzat duvarın tuğlası, bağlamın bizzat betonun harcı haline geleceği yeni bir yazı. ignoramus için bu yönde bir atölye çalışması yapılmalıdır önce. Yoksa yazı (ben Adornovari yazının Ozan'ın sandığı kadar devrimci olduğunu sanmıyorum) bugün düşmanın silahından başka bir şey değildir. Dikkat ediyorum, metin editörlüğünün alışkanlığı mı daha fazlası mı, gramer açısından kusursuz denebilecek, yazının kalıcı olma iddiası yüzünden tertemiz yazılan metinlerin metin oluşun ağırlığından kurtulup sokakta süzülmelerinin güçlüğünden hiç söz edilmiyor. Böyle yazının, benim Ozan'da çok kıskandığım ifade gücünün o yazının bir başka "kullanıcısı" açısından "kullanışsız" olabileceği gibi bir gerçek var önümüzde. Oysa duvarda gramer kuralları değil kuralsızlık balyoz etkisi yaratır. Merak eden varsa da, gerçekten o imla kılavuzlarını yakıp ısınmıştık, hem de hiç gerek yokken. Bu başka bir sıcaklıktı. Duvara "Balyoz" yazılması mesela önemlidir. Yazı duvarı yıkabilir, yıkmıştır da.
Başlarda Godard'ın "politik filmler değil politik yöntemlerle film yapmalıyız" demesini ben tersten anlamıştım. Proscenium Arch'ın kategorik yapısı hariç, ama yol almak için bir harita sunan önerilerinin bunun mümkün olduğunu kanıtlamasına çok sevinmişimdir her zaman. Arka plandaki şiirsel örgütlenme planının gölgesinde kaldığını düşündüğüm bu olanak yeterince kullanılmayan bir potansiyel gibi görünüyor bana. Politik yöntemi politik olmamaya çalışarak kullanmak, kendi erkinin ayarını bozmak olsa da, insan bozuk bir nişangahı nasıl kullanacağını da zamanla öğrenebilir. Çok klasik bir örnek olacak ama, paranız varsa bozulan bir şeyi tamir ettirmeyi, yani sonradanda önceden bozulmamış hali gibi görünmesini tercih edersiniz. Ama paranız yoksa bu size "tamir" ile ortaya yeni bir nesne çıkarma olanağı verir. Şimdi değiştokuş ekonomisini yaşamından çıkaran kişi araçlarıyla oynaması gibi, yazıyı da dolaşımda durduğu sürece değiştokuş-arzu çevriminden korumak gerekiyor. Bütün o "gelmeyen yazı" beklentisi ve gelmemenin beklentisinin, mevcut olma soruşturmasının temelinde yatan bu. Bu da yazının ayarlarıyla oynamayı, belki bir miktar Derrida okumayı gerektiriyor. Mesela inceleme yazıları, analiz yazıları... Yazgı'nın pek düşmediği hataya Ozan sıklıkla düşüyor ve teknik olarak sadece ve sadece "analitik" kalma riskine sıklıkla giriyor. Dolayısıyla kendi söylediği "yazıyı tehlikeli hale getirmek" isteğiyle de çelişkiye düşüyor. Analitik bakış tam olarak yazıyı tehlikesiz, uysal hale getiren şey değil midir? Yani giderek lise olmasa da üniversite düzeyinde bir ödev veribankası olarak etkisizleştirilebilecek bir içindekiler tablosu ortaya çıktığını yalnız ben mi görüyorum? (Ki akademik oldu diye yazı çekmişliğimiz de vardır.) Zamanında "önüme gelse zayıf not veririm" dediğim yazı tarzının mesela Stalker filmi hakkındaki yazı için geçerli olmadığını artık rahatlıkla söyleyebilirim. Stalker yazısı benden 100 alırdı herhalde. Bunu negatif bir şey olarak söylüyorum. Ozan Gemide'den Stalker'a nasıl geldi, cevabını verebilecek olan var mı? Bence her telden çalmak yerine daha sade, daha izlenebilir bir çizgi tutturmak gerekir. Blog sayfasındaki ıvır zıvırı yönetici olduğum zamanlarda kaldırırdım, Ozan da yeniden eklerdi; şimdi teknik olarak böyle bir olanağım yok, sadece söylüyorum. Şarkılar (hepsi çok çok güzel olmasına rağmen) posterler (benim yaptığım da dahil) şiirler ve gerisi fazlaca web2.0 gibi gösteriyor dergiyi. Daha önce de çok tartıştık, bir sürü olanak var diye ille bunları kullanmak gerekmiyor. Bu da eleştiri falan değil doğrudan etkin olduğum, en azından bir kısmı sadece okur etkinliği olan "görevlerimin" bir parçasıdır. Ayrıca bu meseleyi Yazgı'nın aldığı kadar "ciddi" bir sorun olarak görmüyorum. Bir şey "yapmak" ile mevcudiyet arasında düz bir orantı yoktur çoğu zaman, hatta çoğu zaman mevcudiyet asıl eylemin kendisi olup çıkar sonunda. Tabii ideal bir nokta olarak. Mesela Blanchot'nun kendisi yazısından çok daha "derindir". Ben öyle değilim, Ozan'ın dediği gibi Proscenium'da "ödev vermek" de "almak" kadar önemli bencede. Üstelik sarsıcı da bir iş.
En çok önemsediğim düşünce bu Proscenium'da. Birinin sınırları hakkında konuşmak ve onu sınıra göndermek. "Sınırın geçirgen kalması için nöbet tutmak." Ben de elbette sadece nişanlanarak değil, bu nöbeti tutuyorum, en zoru da yazmadığın yazılardaki mevcudiyetini görebilmek, yazı sana bu alanı açıyorsa. Ama bu mümkünmüş, ben hala gözlerime inanamıyorum.
Şimdilik ignoramus'un gelişi Proscenium Arch'tan beklentileri erteleyen bir işlev görüyor, arşiv vurgusu daha fazla, sürekli bir şeye hazırlık, sürekli gelecek olan bir şeyden söz etme hali, ama Yazgı'nın da dediği gibi sanırım anlatılan o çizgideki aşamalardan biri olarak "imha" edilebilecek bir şey değil artık Proscenium. Böyle bir eğilim olduğunun uzun zamandır farkındayım ama. Kendi izinden önce ortaya çıkan ayak izlerini atan adımların tedirginliği çok açık. Ama aslında ara aşamaların kurucu yönlerini görmezden gelmemek gerekir Ozan, kategorik harita izlenebilir olursa (ki yakalanmak, en azından kovalanmak için izler bırakan Hollywood seri katillerini anımsatan yine sensin), ödev sistemi yerine oturursa, ataletin enerjisi kanalize edilebilirse, mesela seninle daha az kavga edebilirsek (bunun mümkün olmadığını artık biliyoruz)...
Şu ana kadar poetik olan üzerine önemli sözler söyledi Proscenium. Reel politik olan hakkında konuşmadı. plastik olan hakkında da. Bana sorarsanız da yazdıklarından fazla, esirgedikleriyle sınav verdi ve bence sınavı geçti. Değerlendirme dönemine denk gelen onca ızdırap ve savaşı derin bir kederle sessizlikle karşılaması, burada daha önce ele alındığı gibi (savaşa değil) "ölü sayısı fetişizmine" direnmesi gerekiyordu ve bu yapıldı sanıyorum. Galiba bazen de sessizlik uzun sürmesin diye çok üzerinde durulmamış yazılar da yayınlandı. Bu son "Ayrım" gönderisi mesela, anladık, Godard'dan görsel bir alıntıydı ve imajın manipülasyonu, yazı, kamera vesaire hakkında bir şeyler söylüyordu ama söylemedi. Söylenmeliydi demiyorum, bu dergi mantığı değil, diyorum. O gönderinin ilk biçimini anımsıyorum ben, "Üç resim arasındaki farkı bulunuz"du. Daha diyaloğa açık bir şeydi yani, şimdiki hali ayrım bulunduğunu bildiren Godard'ı bildiren, yineleyen bir halde kalmış. Proscenium'da bunun olmayacağını konuşmuş idik. Daha önce Fatma Korkmaz'ın fotoğrafıda pornografik biçimde yayınlanmıştı. bu tür duyarlılıklar, sessiz göz yaşarmaları web estetiğidir. Bu yaptığım da zorlama gibi geliyorsa, bir şekilde o yazışmalar yayınlandı mı bilmiyorum ama, ignoramus'un "web" olmaması için neler yapılabilir tartışmasında bunları konuştuğumuzu hatırlatırım. Düğmeler yok olacaktı, linkler yok olacaktı, tıklama diye bir şey olmayacak, komut satırı bulunacaktı vesaire...... Proscenium sanırım bu tablonun ertelendiğini gösteriyor. Yine söylüyorum, belki de geçici alan olarak blog değil de yine özel bir alan adı kullanılmalıydı. Kodlar daha özgürce yazılabilirdi böylece şablonlar yerine.
Temel üç problematik çevresinde gerçekleştirilen çalışma temelde teorik değil bir nevi atölye çalışması aslında ve doğru olan da bu. Biçimler üzerinde, teknikler üzerinde, gramer üzerinde, malzemeye yeni olanaklar kazandırılması üzerinde, yani "tasarım" üzerinde yapılan tüm bu atölye çalışmasının amacı özgür bir dil bulmak. Yani özgürlük sorunu, yazı sorunu ve yazar sorunu. Tabii ki sonunda elde edilen bütün veritabanı sonraki deneyime sadece bir arşiv olarak aktarılacak ve hepsi özgürlüğe bağımlı bir çalışmanın sürebilmesi için önümüzde duracak.
Yine de sadece eleştiriden mürekkep değilim. Proscenium Arch dağılmanın çerçevesinin derli toplu sunulmasının mümkün olduğunu göstermesiyle kalbimde has bir yer edinmiştir kendine. Tabii ki yaptıklarından çok düşledikleriyle var olan bir şey şu anda. ben çocukluğumuzdan başlayarak bunca yıl boyunca Ozan'ın mümkün olduğunu söylediği herhangi bir şeyin imkansız olduğunu görmedim. Yoksa mümkün olduğunu mu görmemiştim? Hatırlamıyorum. Her neyse... Çok mutluluk verici bu filmde figüran olmak.

1 yorum:

"Words Words Words" (Hamlet)