Pazar, Ağustos 16, 2009

Düşsel Varlıklar: Konuşur Vaziyette Söyleşi Kişisi ya da Kurma Kolunu Çek Bırak

Söylenceseldir. “Konuştuğu halde” fotoğraflanan söyleşi kişisi imgesi, 60’ların sonundan 80’lerin sonuna dek yazılı basının kimilerinde yoğunlukla kullanılırdı. Konuşmacının konuşur vaziyetteki görüntüsüyle yazının “konuşması” arasında kurulan koşutluğun dönemin ateşli göstergebilimsel “ilerlemelerini” dipten besleyen bir kaynak olduğunu söylemek az olur: Yazı önce söz olmayan söz, yinelenmesi ya da besin çiğneme ritüeli olan dudak hareketleriyle gerçekleştirilmesi sonucu (yamyamlığa varan derecede benci) bozulmasın diye arada bir boş çalıştırılan bir makineye benzeyen “ağız”la ve bu makine-ağız’ın boş söylem üretimiyle (değer haline gelmeyen konuşma emeği ile) zorunlu olarak maluldür. Ranciere çetin kitabında önce bir hikaye anlatır: “Tekniklerin efendisi tanrı Töt kral Tamus’a son icadı olan yazıyı önerir. Bu sayede Mısırlılar bellekte ve bilimde daha yetkin olacaklardır. Oysa kral akıl yürütmeyi tersine çevirir. Araçlar bilimine haiz olduğundan aracın sapkınlığını algılar. Yazı Mısırlıları anımsama konusunda daha yetkin kılmayacak, tersine daha unutkan kılacaktır. Bellek konusunda yabancı bir takım izlere güvenmek zorunda kalacaklardır. Bilim konusunda da ellerine geçecek olan yalnız bir görünüş olacaktır. Söz konusu olan hikmet sevgisi değil, bir kanaat sevgisidir. Görünüşlerin, iddiaların ve yalanların bilimi. Kendini bilgin sanan bu adamlar kısa zamanda çekilmez adamlar olacaklardır. Yazı ilk anlamıyla sessiz söylemdir. Ressamın betileri gibi, yazılı söylem yabancı izleri kendilerine ses verilmediğinde sadece yanılsamaya neden olur. Ama sorgulanır sorgulanmaz doğalarındaki simülakrı açığa çıkarırlar. Sorulara yanıt vermezler. Canlı söylemin tam tersi olan yazılı söylem, kendi kendini savunamaz. Tek bir şeyi ve daima aynı şeyi imlemekle yetinir. Burada meselenin sözel olanı yazılı olanın karşısına koymak olmadığı gayet açık. Mesele diyalektiğin canlı söylemini retoriğin yapma söyleminin karşısına koymaktır. Yazıyı en fazla eğlence için ya da belleğe yardımcı olarak kullanan diyalektikçinin canlı sözü, sofistlerin, retorikçilerin ya da Antisthenes’in inceleme kitaplarına karşı olmakla kalmaz, onların dile getirdiklerine de bir o kadar karşıdır. Zira onlar da sessiz izlerden meydana gelir. Yapma birer söylem olarak diyalektik tavla oyunu onların döngüleri kesintiye uğrattığında kendi yardımlarına koşmaktan acizdirler. Ama bu sessiz söylem aynı zamanda geveze bir söylemdir. Kendini savunamayan bu metin, bağlarından kurtulmuş bu söylem, kime konuşması ve kime konuşmaması gerektiğini bilmeksizin, ilgili ilgisiz herkesin çevresinde dönüp dolaşabilir. Bu kusur görünüşte Platon’un retoriğe atfedegeldiği kusura karşıttır. Retoriğe müşterilerinin ağız tadından başka kaygısı olmayan bir mutfak olma suçlamasını yöneltir. Buradaki mesele daha vahimdir. Ne dinleyicilerini ne de onların ihtiyaçlarını tanıyan bu sessiz söylem, herhangi bir şeyi herhangi bir yere nakledebilir. Kiminle konuştuğunu bilmez, yani kiminle konuşmak gerektiğini, logos’u paylaşmaya kimlerin kabul edileceği ve kimlerin edilemeyeceğini bilmez. Filozofun canlı logos’u, hakikatin ve yalanın bilimi, aynı zamanda sözün ve sükutun bilimidir. Gerektiğinde susmayı bilir. Yazılı söylem ise konuşmaktan olduğu kadar susmaktan da acizdir. Filozofların soruları karşısında dilsizdir, ama inisiye olmamışlara konuşmaktan da kendini alamaz. Serbest bırakılmış sözün denetimsiz demokrasisi felsefenin güzel adlarını ve görünüşlerini gereğinden fazla hünerli zanaatçıların gözlerine parlak gösterir. Zafiyeti piç olmasıdır. Logos’u bedeni ve ruhu emekle yıpranmış insanların kullanımına açmasıdır.” Konuşmanın ve yazmanın “denetimsiz demokrasi”sini hayal etmenin trajikliği bir yana, bir gazete etkinliği olarak söyleşi metninin içine konuşan söyleşicinin fotoğrafını yerleştirmek, sesli ağızla sessiz söylemi yine de “birleştirmeye” yetmeyeceği gibi (ki bu arzuyu çağın yaygın haber teknolojileriyle paylaşır), Kaleşnikof AK-47’nin kurma kolunu çekip bırakmak da silahın sözünü namlunun ucunda, ağız’da tutmaya yetmez. Yine de yarattığı etki açısından iki düşsel varlık iki “reel” varlığın birer yokluğu üzerine inşa edilir: İlki, sözün müstakbel sahibi olan, söyleşi okuduğu sırada ilkesel olarak sözünü çoktan bitirmiş olan biçare söyleyici-yazar cebren konuşmaya zorlanırken, ikincisi kendi adına konuşacak olan silahın namlusuna mermi sürmekle aynı anda iki ağız birden taşıyan ve söyleşi sorularına hangisinin önce yanıt vereceğini kestiremeyen silahlı-yazar: konuşan söyleyicinin söyleşici karşısındaki fotoğrafik konumu seksenlerden sonra sayfa düzenlerinden özneyi çıkarmakla yükümlü iletişimciler kuşağının çalışmaya başlamasıyla değişmiş gibi görünüyor. İstisnai örnekler bir yana, artık söyleyici “durur” vaziyettedir ve daha doğrusu duruşu / susuşu, konuşmasının ve deviniminin teminatı haline gelmiştir. Dönemin görüntü patlamalarının gündelik hayatı kodlama şiddeti de değişmiştir zaten. En azından ilkesel olarak insanlar artık bir şey yapmakta iken görüntülenmezler, yapamayacakları şeyleri yaparken görünürler. Oysa emeğin filme alınması Göz-Sinema geleneğinden büyük Godard’ın “sinema neden sadece kitap okuyan insanların filme alınması olmasın” soru-önermesine kadar ciddi bir yol kat etmişti. Konuşur vaziyette insanların ve savaşır vaziyette gösterilen bütün o “haber bülteni” askerlerinin imlediği sessizliğin tutsağıyız. Kurma kolunu çekip bırakmanız söze başlayacağınızı ya da tetik düşürmeniz sözünüzü iktidarsızlaştıracağınızı işaretler. Konuşan, gelip sözüyle aynı anda, yazısıyla aynı yerde konuşmalı ya da bir hayaletin bir gövdeye yerleşmesi gibi yazısına yerleşmelidir. Web alanı gövdeleri böyle hayaletleri içine çağıran bir alan olarak örgütlemelidir. Ne de olsa Godard sesli sinemaya geçişi “hata” olarak niteler. Tıpkı Tarkovski’nin siyah-beyaz sinemadan “renkli”ye geçişi “hata” olarak görmesi gibi: Hayatta ses ve renk yoktur çünkü: “Seni” sözünü izleyen “seviyorum” Godard’a göre sinemada müzikle tamamlanabilir, Tarkovski’ye göre ise sadece bir jestin yokluğu yüzünden “seviyorum” denemediğinde “seviyorum” bu yokluğa yerleşir: Michel Tournier 68’in “büyük ağız ishali”nden bu yüzden söz der. The Wall’un Pink’ine Floyd “Your lips move but I can’t hear what you say” dedirtir. Konuşulanı duymamakla başlayan Punk isyanının ve elektro gitarın bütün o çığlıklarının bastırdığı ses bu buyruğun sesidir: Ve buyruğun anlamanı emrettiği şeyi anlamaya direnmek, bilinçaltını “bilinmeyen” olarak bırakan Ulus’un ignoramus’u ve dahası şizoanaliz: Konuşmak, yemek, öldürmek ve öpmek için dudakları aynı biçimde hareket eden filmdeki kadını anımsamayan var mı? Cemal Süreya “köpek diliyle içer suyu, kurt soluğuyla” diye buyurarak bu dublaj teknolojisinin özgürlükle bağını kopmaz biçimde kurar: Ağzınızı açtığınızda “simültane” tercüme de devreye girer ve sizin adınıza konuşmaya başlar: Dublajlı porno filmler gibi, uygun biçimde susmak için söylenecek şeyi bir çağrı haline getiren şey nedir?

1 yorum:

  1. Yazının ilk icadının amacı iletişimden öte hesap vermek olması onu en baştan tuhaf bir hale sokmuş sonradan da bu gelenek bozulmamış gibi görünüyor. İletişim iletmekten çok tek yanlı monoloğa dönüşüyor diğer tarafın kapalı olmasından çok beklentilerle ilgili. Onlar tanrı/larına biz ise tanrı olarak isimlendirmesek de yaşamlarımızı eline verdiğimiz pek çok insana...(tanrılaştırmak da kabataslak böyle bir şey olsa gerek)
    Şu durumda hesap vermekle ölmek aynı anlama geliyor benim bakış açımla. Hiç tanımadığım bir adamın yarım yamalak aklımla bu yazıya "görülmüştür" yaftasını yapıştırması gibi ki aslında şu anda yine bir anlamda hesap veriyorum bakiye sıfır.
    Özgür olmak mümkün yalnızlık da.
    Ş.

    YanıtlaSil

"Words Words Words" (Hamlet)