Salı, Eylül 22, 2009

1907MauriceBlanchot

Onlar geldiğinden beri gene de, her şey nasıl da şaşırtıcı bir havaya bürünmüştü, gerçi o, cömertçe ve açık olarak, kendisini tepeden tırnağa oynatacak bir sarsıntıyı kaydetmeye hazır olduğunu düşünmüştür ama şimdi şunu anlıyordu: bir şimdiki zamanın varlığının eksikliğini duyuyordu, ayrıca bundan böyle aralarındaki konuşma tarzında bir kuraldışı durum olmazsa, değiştirilemeyen şeyler karşısında şaşırmasını sağlayacak özel bir durumun ne olduğu üzerine pek bir karar verilemezdi. Şurası doğru, bu dost yok olmuştu. Ne zaman olmuştu bu: pek söylemiyordu; uzaktan yakından o kadar uzun zamandır beraber konuşmaya alışmışlardı ki sadece şehir dedikoduları ya da eski bir dilin tekrarı, oyunlarında hemen bir yer bulurdu. Aralarında konuşma hakkının yan bir türeviydi onların birbirlerini görebilmeleri, bunu şimdi anlıyordu, böyle bir hakkı yaptırım olarak kullanıp kullanmamak ona bağlıydı. Birbirleriyle konuşuyorlar, birbirlerini görüyorlardı, her zaman yürekten birliklerinin bir iyi kullanımı söz konusuydu, bu da bir deyimdi, herkesin başkalarıyla er geç girişeceği ilişkilerin üst düzeyde bir kullanımı. Gene de bu ilişkiler sadece dostane, sadece güven verici değildiler, kuraldışı, güç bir yanları da vardı, her seferinde yasakmış, çok özelmiş gibi görünürlerdi, gerçi o bunları kişisel, önceden bilinen, bu yüzden de bir yığın benzer ilişkinin yanına konulan diğer ilişkilermiş gibi tanıyor, öyle değerlendiriyordu, değil mi? Kuraldışı sözcüğü birçok yerde birden yankılanıyor gibiydi, kalın bir ses gibiydi ama gene de en kalın seslere ulaşamıyordu bu kalınlık, o da onları daha da sağır edici hale getiriyordu. İlişkilerini kabul ettirebilir hale getirmek için ikisinin de, ciddiyetlerine biraz da alay karıştırarak, biraz da hatır işi olsun diye, bu başlığı ilişkilerine yakıştırdıklarını, kuraldışı olanı benimsediklerini anımsıyordu. Mahsus yapmamıştı bunu –en azından kendisi mahsus yapmamıştı– ama onun payı neydi acaba, rolünün dışında ne kalıyordu ona, aslında yerleri değiştirilebilir rollerdi bunlar, kimse kendisine zorla bir şey kabul ettirmemişti, ama anılarına söz geçiremiyordu, takıntı anılarının kendine ait oldukları bile inanamıyordu, kimsenin anıları değil miydi yoksa onlar? Hiç kuşkusuz, bir Şey vardı anımsadığı, öyle eski bir anıydı ki bu, şimdi de diyemezdi ona gelecek de, ama kendisini altüst eden anıdan daha sonra yer alıyordu bu; tatlı tatlı bir altüst oluştu söz konusu olan, duygu yüklüydü, gecede uyurken gecenin içinden uykuda çekingen sözlerin gelip geçmesi gibiydi: gene de birdenbire geçer o sözler. Kaldı ki gerçekten uykuda olduğunu düşünmüştü, her zamanki gibi onu ziyarete gittiğinde, sanki yerin boşluğunun altını çizmek için her tarafı kitaplarla çevrilmiş oda ona kocaman gelmişti, bütün şehir isteseydi sanki merkezde bulunan ırmağıyla, kenarında kıpırdamadan oturanlarla birlikte bu odada bulunabilirdi sanmıştı, rahatsız eden bir bakış açısıydı bu, bir sandalyede köşede çok uzakta oturan kişinin ufak tefek oluşu da bu duruma tuz biber ekiyordu, öyle yaşlı biriydi ki insanın kafasındaki bir anıdan çok bir anımsamayı andırıyordu, çok beklemiş birisi gibi küçülmüştü, ama hangi beklentiye yanıt vermeyi umduğu belli olmuyordu. Eski korkuları depreşmişti, korkusunun anısıyla bastırdığı bir korkuydu bu, şehrin uzak yerlerini nasıl gidip bulduysa, buralarda da bu çıplak büyük odalarda –nerelerinde?– bu dostla karşılaşacağı yerleri gidip bulmaya hazırlanırken, şu sözle karşılamıştı: “Randevu saatinden emin değilim”; böylece kurallar yine haklı çıkmışlardı, o olsa gerekli anlaşmalar derdi bunlara. “Evet geç kaldım.” — “Geç mi kaldınız, tam saatinde geldiniz.” —“Gene de anılarıma göre geç kaldım: sonsuza kadar düz sokaklardan geçerek geldim, birdenbire yalnız başıma, korktuğum başıma geliyor, sınavdan geçiriliyordum, onlar konusunda kasti olarak ağzımızdan kaçan riskli sözler vardı: tehlikeli sözler, körlerin söyleyebileceği sözler.” —“Körlerin söyleyebileceği sözler gerekli zaten; bu riski beraber göze almamış mıydık?” —“Evet, beraberdik ama bu risk de tehdit oluşturuyor şimdi.” —“Riskin, bunu ikimizin beraberce söylememizi önlemekle işe başlayacağını mı düşünüyorsunuz?” —“Böyle sözcüklerin, bakışsız seslerin riski öyle büyüktür ki bu riski aynı sözcüklerle dile getiremeyiz.” —“Ama başımızdan geçmiş olanları, bir yerde zaten dile getirildiklerine göre, söylemeliydiniz.” —“Tekrar olarak söyleyebilirdim, ilk olarak söyleyemezdim, hele siz hiç.” —“Bana, elbette, sizden önce bana.” Orada sanki dinlenecek bir şey yokmuş gibi dinlerken, şunu da sözlerine ekledi: “Söyleyin, cesur olun, sözcüklere içtenliğini verin. Bana ne olmuş olabileceğini anlamamasına kendisi de şaşırdı; yanıtı hazır olmasına rağmen sessiz kaldı, biraz sonra, biraz telaşla sadece şöyle dedi: geliyorlar, geliyorlar. İşte o andan başlayarak artık onu bırakmaması gerektiğinin duygusuna kapıldı.

"Öteye Adım, Yok Ötesi", içinde; çev: Nami Başer

1 yorum:

  1. Bir kıyamet kurgumuz olsaydı,bir gün bir mahşer meydanında kendi peygamberimizin sancağı altında toplanacak olsaydık,o sancakta Blanchot yazıyor olurdu... ama yine de bir doğum bir ölümden hep daha fazlasıdır.

    YanıtlaSil

"Words Words Words" (Hamlet)