Pazar, Eylül 13, 2009

Dil, dışarının sürekli bozulan biçimidir.

.../ Michel Foucault

Ama biçimsiz bir uğultu ve sel gibi akıştır yalnızca, onun gücü gizlemededir; bu nedenle zamanın erozyonuyla da tek ve aynı şeyi yapar; o, derinliksiz unutma ve beklemenin şeffaf boşluğudur.

Dil, sözcüklerin her birinde, kendisinden önce gelen içeriklere yönelir; ama kendi varlığında –yeter ki varlığının en yakınında dursun– ancak beklemenin saflığı içinde kendini gösterir. Bekleme ise, hiçbir şeye yönelik değildir: çünkü beklemenin içini doldurmaya gelecek olan nesne onu silebilir yalnızca. Yine de, bulunduğu yerde, boyun eğmiş hareketsizlik değildir; sonu olmayan ve bir dinlenme ödülünü kendine asla vaat etmeyen bir hareketin dayanıklılığına sahiptir; hiçbir içsellikle kendini örtmez; en ufak parçaları bile çaresiz bir dışarıya düşer. Bekleme, kendi geçmişinin sonunda kendini bekleyemez, kendi sabrından büyülenemez, kendinden asla eksik olmamış cesarete kesin olarak dayanamaz. Onu kabul eden, bellek değil, unutmadır. Bu unutmayı, yine de, ne oyalanmanın saçılıp dağılmasıyla ne de uyanıklığın uyuduğu uykuyla karıştırmak gerekir; öyle uyanık, öyle bilinçli, öylesine sabaha özgü bir uyanıklıktan olmadır ki, daha ziyade geceden alınma bir moladır ve henüz gelmemiş olan güne saf açıklıktır. Bu anlamda unutma, aşırı dikkattir – öyle aşırı bir dikkattir ki, kendine sunulabilecek her bir tekil yüzü siler; unutma, bir kez belirlendiğinde, biçim, beklemenin saflığı tarafından derhal reddedilip unutmanın dolayımsızlığına mahkûm edilemeyecek kadar aynı zamanda hem çok eski hem çok yenidir, hem çok yabancı hem çok tanıdıktır. Bekleme, bekleme olarak unutmanın içinde durur: Ne olursa olsun herhangi bir şeye benzerlik ve süreklilik bağı olmadan kökten yeni olana yönelik keskin dikkat (kendinin dışına yönelmiş olan ve her türlü geçmişten serbest kalmış beklemenin yeniliği) ile en derinden eski olana dikkat (çünkü bekleme, kendi özünde beklemekten vazgeçmiştir).

Dil, bekleyen ve unutkan varlığı içinde, her türlü belirli anlamı ve konuşanın varlığını silen bu gizleme gücü içinde, her varlığın temel gizli yerini oluşturan ve böylece imgenin uzamını serbest bırakan bu monoton tarafsızlık içinde, ne hakikattir ne zaman, ne ezeliyettir ne insan; dil, dışarının sürekli bozulan biçimidir. Dil iletişime geçirir, daha doğrusu onların tanımsız salınımının kıvılcımı içinde kökenin ve ölümün görünmesini –ölçüsüz bir uzam içinde sürdürülen bir anlık temaslarını– sağlar. Kökenin saf dışarısı –eğer dilin kabul etmeye özen gösterdiği oysa– hareketsiz ve nüfuz edilebilir bir pozitivite içinde asla sabitlenemez; ölümün hep yeninde başlayan dışarısı – eğer dile özgü temel unutma yoluyla ışığa yöneliyorsa– hakikatin nihayet kendini göstereceği sınırı asla koymaz. Bunlar derhal birbirine doğru eğilmeye başlarlar; köken, sonu olmayan şeyin şeffaflığına sahiptir; ölüm, başlangıcın tekrarına sonsuzca açılır. Ve dilin ne olduğu (ne demek istediği değil, bunu söyleyiş biçimi değil), kendi varlığı içinde olduğu şey, bu incecik ses, bu fark edilemez geri çekilme, kökenin geç kalmış çabasını, ölümün sabah ki erozyonunu aynı tarafsız aydınlıkla –hem gündüz hem gece– yıkayan, her şeyin, her yüzün etrafındaki ve merkezindeki bu zayıflıktır. Orpheus’un ölümcül unutkanlığı, zincire bağlı Odysseus’un bekleyişi; dilin varlığı budur.

1 yorum:

  1. Maurice Blanchot: La pensée du dehors, Blanchot, Dışarının Düşüncesi, kitabının sonu bu tümceler; College de France'daki ilk söylevinin açılışıyla
    karşılaştırmalı, sanırım S. Hilav çevirmişti onu.

    YanıtlaSil

"Words Words Words" (Hamlet)