Çarşamba, Ekim 28, 2009

...

…/ Michel Foucault

Ne de olsa Marx’ın yaşamının son günlerinde, 1882 yılında Engels’e yazdığı mektupta şunu söylediğini unutmamalı: “Peki ama bizim sınıf savaşımını, onu nereden bulduğumuzu çok iyi bilirsin: onu ırklar savaşımını anlatan Fransız tarihçilerinden bulduk.” Devrim tasarısının ve uygulamasının tarihi, sanıyorum, hükümranlığın işleyişine bağlı tarih uygulamalarının Hint-Avrupalı yapısıyla bağını koparan bu karşı-tarihten ayrılabilir nitelikte değildir; ırkların ve Batıda bunların çatışmalarının üstlenmiş olduğu rolün tarihi olan bu karşı-tarihin ortaya çıkışından ayrı tutulamaz. Tek kelimeyle, ortaçağın sonunda, XVI. Ve XVII.yüzyılda hâlâ Roma tipi tarih bilincine, yani hâlâ hükümranlık ritüelleri ve söylenceleri üzerine merkezleşmiş tarih bilincine sahip olan bir toplumun terk edildiğini, terk edilmeye başlandığını ve sonra, tarih bilinci hükümranlığa ve onun kuruluş sorununa değil, devrime, devrimin özgürleşme vaatlerine ve tahminlerine merkezleşmiş bir toplum olan, diyelim, modern bir toplum tipine (çünkü başka sözcük yok ve modern sözcüğü anlamını yitirdi) girildiği söylenebilir.

O zaman, sanırım buradan yola çıkarak, söylemin XIX. Yüzyıl ortasında, nasıl ve neden yeni bir amaca dönüşebildiği anlaşılır. Gerçekten de bu söylem […] yer değiştirmekte ya da devrimci bir söylem olarak yansımakta ya da devrimci bir söyleme çevrilmekte olduğu, ırklar savaşımı kavramının yerini sınıf savaşımı kavramına bırakacağı anda –yine de “XIX. Yüzyıl ortası” dediğimde bu çok geçtir, XIX. Yüzyılın ilk yarısıydı bu, çünkü ırklar savaşımının, sınıf savaşımına dönüşümü [Thiers] tarafından gerçekleştirildi– dolayısıyla bu evrilmenin olduğu anda, bir başka yönden o eski karşı-tarihin, sınıf savaşımı terimleriyle değil de ırklar savaşımının –kelimenin biyolojik ve tıbbi anlamındaki ırklar savaşımının– terimleriyle yeniden kodlanmaya çalışılması normaldi. Ve böylece, devrimci türde bir karşı-tarihin oluştuğu sırada, başka bir karşı-tarih oluşacaktır, ama bu söylemde var bulunan tarihsel boyutu, biyolojik-tıbbi bir perspektif içerisinde ezdiği ölçüde karşı-tarih olacaktır bu. Böylelikle tam da ırkçılık olacak bir şeyin belirişini görürsünüz. Irklar savaşımının biçimini, ereğini ve hatta işlevini, ama yönünü saptırarak yeniden ele alan, yeniden dönüştüren bu ırkçılık, –çarpışmaları, istilaları, yağmaları, zaferleri ve yenilgileriyle tarihsel savaş temasının yerini, yaşam için savaşımın biyolojik, evrimcilik sonrası izleğine bırakacak olmasıyla kendisini belli edecektir.

Artık savaş anlamında çarpışma değil biyolojik anlamda mücadele vardır: türlerin ayrışması, en güçlünün seçilmesi, en uyumlu ırkların ayakta kalması vb. Aynı biçimde, iki ırk, dil, hukuk, vb açısından birbirine yabancı iki topluluk tarafından paylaşılan ikili toplum teması alacaktır. Basitçe şunu içerecektir, asal olmayan, toplumsal varlığı, toplumun canlı yapısını paylaşmayan ama bir anlamda rastlantısal olan birtakım ayrışık öğelerce tehdit edilecektir. Bu, içeriye sızan yabancılar düşüncesi olacaktır; bu, toplumun kötü ürünleri olan birtakım ayrışık öğelerce tehdit edilecektir. Bu, içeriye sızan yabancılar düşüncesi olacaktır; bu, toplumun kötü ürünleri olan sapkınlar teması olacaktır. Sonunda, ırkların karşı-tarihinde kaçınılmaz biçimde adaletsiz olan devlet teması, karşıt bir temaya dönüşecektir. Devlet bir ırkın başka bir ırka karşı kullandığı araç değil ama ırkın bütünlüğünün, üstünlüğünün ve saflığının koruyucusudur ve öyle olmalıdır. İçerdiği birci, devlete dair ve biyolojik her şeyle birlikte ırkın saflığı düşüncesi, işte bu, ırklar savaşımı düşüncesinin yerini alacaktır.

Toplumu Savunmak Gerekir, s.91-92; çev: Şehsuvar Aktaş, YKY.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)