Cumartesi, Ekim 17, 2009

Ressentiment / Max Scheler

Seçilmiş Bölümler / Kanat Kitap Yayınları

Öndeyiş

1.Doğa bilimlerinden etkilenmiş birinci yöntem, amacı açıklamak olan bir sentetik-kurucu psikolojinin yöntemidir. İkincisi ise amacı anlamak olan analitik ve betimleyici bir psikolojinin yöntemidir.

2.Ressentiment sözcüğünü Fransızcaya duyduğum özel ilgi nedeniyle değil, bu sözcüğü Almancaya tercüme etmedeki başarısızlık nedeniyle kullanıyorum. Ayrıca Nietzsche bu sözcüğü zaten bir terminus technius haline getirdi. Bu Fransızca sözcüğün doğal anlamında iki öğe dikkatimi çekiyor. Öncelikle, ressentiment başka birine karşı özel bir duygusal tepkinin tekrar tekrar yaşanmasıdır. Bu duygunun sürekli yaşanması onu kişiliğin derinliklerine yerleştirmiş ama aynı zamanda da kişinin eylem ve ifade alanının dışında çıkarmıştır. Bu yalnızca belli bir duygulanımın ya da ona “karşılık gelen” olayların zihinsel olarak hatırlanması değildir; bu bizatihi o duygulanımın yeniden yaşanması, orijinal hissin yeniden canlanmasıdır. İkinci olarak, sözcük, bu duygulanımın negatif nitelikte olduğunu ima, yani bir düşmanlık devinimi söz konusudur. Belki de Almancadaki “Grol” [hınç, kin] sözcüğü bu terimin asıl anlamını en iyi yansıtan sözcüktür. “Hınç” zihnin karanlık dehlizlerinde gezinen, egonun eylemliliğinden bağımsız, bastırılmış bir gazap duygusudur. Ressentiment sonunda nefret ya da başka düşmanca duygulanımların tekrar tekrar yaşanması yoluyla şekillenir. O kendi başına düşmanca bir niyet taşımaz ama çok sayıda böylesi bir niyeti besler. (s.3)

Birinci Bölüm:

Ressentiment’in Fenomenoloji ve Sosyolojisi Üzerine

3.Her ne kadar Nietzsche’nin Hıristiyan sevgi ve ahlakını en narin “ressentiment çiçeği”olarak nitelemesi yanlış çıkmış olsa da, yaptığı keşfin önemi tartışılmaz.

“Ahlakta kölelerin başkaldırısı, ressentiment’ın yaratıcı hale gelip değerler doğurmasıyla başlıyor: Gerçek tepkisi, eylemi olmayan, kendilerini hayali bir intikamla avutan bir varlığın ressentiment’ı bu. Her soylu ahlak, muzaffer bir edayla kendini olumlamaktan doğarken, köle ahlakı ta baştan “dışarı”da olan “farklı”, “kendi olmayan” her şeyi yadsır: Bu yadsıma, onun yaratıcı eylemidir. Bu değer koyan bakışın tersine dönmesi –kendisinin değil, dışarının bu zorunlu belirlemesi- ressentiment’in tipik özelliğidir: Var olması için köle ahlakı her zaman hasmane bir dış dünyaya muhtaçtır. Fizyolojik açıdan bakıldığında, bu ahlak eylem için dış uyarıcıya muhtaçtır; onun eylemi temelde bir tepkidir.” (Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, Kısım I, Bölüm 10)

“Ve, misilleme yapma aczine ‘iyilik’, ürkekliğe ‘alçak gönüllülük,’ nefret edilenlerin boyunduruğuna girmeye ‘itaat’ (bu boyunduruğu buyurduğu söylenen birine -Tanrı diyorlar adına- itaat) denecek. Zayıfın saldırmazlığı, hatta çokça sahip olduğu korkaklığı, kaçınılmaz olarak kapı eşiğinde beklemek zorunda oluşu burada olumlu adlar alıyor, ‘sabır’ gibi, hatta ‘erdem’ de deniyor; intikam almaya gücünün yetmeyişine gönüllü olarak intikam almaktan feragat, hatta bağışlayıcılık deniyor (‘çünkü onlar ne yaptıklarını bilmezler –yalnızca biz biliriz onların ne yaptıklarını’!) Ayrıca ‘düşmanını sevmek’ten söz ediyorlar- bunu söylerken ter içinde kalıyorlar.” (Kısım I, Bölüm 14) (s.6)

4.Ressentiment zihnin kendini zehirlemesidir; bunun gayet belirgin sonuçları vardır.Ressentiment, genelde insan doğasının normal bir bileşeni olan belli duygu durumları ve etkilenimlerin sistematik olarak bastırılması sonucu ortaya çıkan süreğen bir zihinsel durumdur. Bu duyguların bastırılmasıyla belli türden değer yanılsamalarına ve buna uygun değer yargılarına kapılma sürekli bir eğilim halini alır. Söz konusu duygu durumlarını intikam isteği, nefret, kötü niyetlilik, haset, kara çalma dürtüsü ve değersizleştirici kindir.(s.7)

5.İntikama susamışlık ressentiment’ın en önemli kaynağıdır. Ressentiment terimi, görüldüğü üzere, tepkilerle ilgilidir ve bu da başka bir insanın zihinsel durumuna ilişkin bir önvarsayım içerir. İntikam arzusu –ister dostane isterse hasmane olsun bütün aktif ve saldırgan dürtülerin aksine- aynı zamanda böyle tepkisel bir dürtüdür. Öncesinde her zaman her zaman bir saldırı ya da bir incinme vardır. Ne var ki, öfke, kızgınlık ve gocunmayla birlikte ortaya çıkıyor olsa bile, intikamcılık karşılık verme ya da kendini savunma yönündeki dürtülerden kesin olarak ayrılmalıdır. Eğer bir hayvan kendisine saldıranı ısırırsa, buna “intikam” denemez. Buna yenen bir yumruğa hemen bir karşılık vermek de öyle. İntikamcılık iki ana özelliğiyle ayrılır: Birincisi, öfke ve kızgınlık duygularıyla birlikte gelen ani tepki gelip geçidir ya da en azından hemen kontrol altına alınıp dizginlenir ve sonunda karşılık iyi bir fırsat bulmak üzere ertelenir (“sen görürsün gününü”). Bu engellemenin nedeni, anında gösterilecek bir tepkinin yenilgiyle sonuçlanacağı düşüncesi ve bunun verdiği “acizlik” ve “iktidarsızlık” hissidir. Dolayısıyla, bir iktidarsızlık deneyimi üzerine temellenmiş olması açısından, intikamın alınması bile her zaman aslen bir açıdan “zayıf” olana ilişkin bir meseledir. Ayrıca, intikamın özü her zaman “kısasa kısas” bilinci içermesidir; bu yüzden intikam asla bir duygusal tepkiden ibaret değildir. (s.7,8)

6.Bu iki nitelik, intikamı ressentiment’ın oluşumu için en uygun kaynak yapar. Dildeki ince ayrımlar bunu açıkça gösterir. İntikamdan başlayıp hınç, haset, kara çalma dürtüsü ve kinden geçerek ressentiment’a varan bir duygu seyri vardır. Genellikle, intikam ve hasedin hâlâ kendilerine özgü nesneleri vardır. (s.8)

7.Küçümsemeyi, dayanakları yıkmayı, mükemmel insanların ve şeylerin olumsuz özellikleri üzerinde durmayı sever; bu tür hataların en olumlu niteliklerle karşı karşıya getirildiğinde daha çok göze batmasından büyük mutluluk duyar. Böylelikle ortaya en farklı içerikleri barındırabileceği sabit bir deneyim kalıbı çıkar. (s.8)

8.“Küçümseyici ve değersizleştirci kin” söz konusu olduğunda, bu dürtü derinleşmiş ve yerleşik hale gelmiştir; adeta, her zaman açığa çıkıvermeye ve dizginlenmeyen bir hareketle, örneğin bir sırıtışla, kendini ele vermeye hazırdırlar.(s.9)

9.Kıskanç kişi kıskançlığını çalışarak, takas ederek, çalıp çırparak ya da şiddet kullanarak elde etme arayışındaysa ressentiment’ın etkisi altına girmeyecektir. Ressentiment ancak bu duygular özellikle güçlüyse ama yine de baş edilemeyeceği duygusuyla -ya fiziksel ya da zihinsel zayıflık ya da korku yüzünden- bastırılmak zorundaysa ortaya çıkabilir. Kökeni nedeniyle Ressentiment ağırlıklı olarak o an hizmet edenleri ve tahakküm altında olanları, otoritenin verdiği sıkıntılara karşı nafile bir hınç duyanları kapsar. Bu kapsamın dışında ortaya çıktığında, neden ya psikolojik bulaşma -ressentiment’ın ruha saldığı zehir son derece bulaşıcıdır ya da şiddetle bastırılmış bir dürtünün sonradan harekete geçerek kişiliği “ekşitmesi” ve zehirlemesidir. (s.9)

10.Aşırı alınganlık aslında genellik intikam hırsıyla dolu bir karakter belirtisidir. Kindar kişi her zaman kendine nesneler arar ve sahiden de saldırıya geçer –sadece intikam aldığını düşünüyordur. Bu intikam yaralanan kişisel değer duygusunu, çiğnenen “onurunu” tamir eder ya da uğradığı haksızlıklar için “tatmin” sağlar. İntikam isteğinin bastırılması ressentiment’a yol açar; intikam hayalinin de –ve nihayet bizatihi intikam duygusundan da- bastırılmasıyla yoğunlaşan bir süreçtir bu. (s.10)

11.Başka her şeyi eşit kabul edersek, intikam her zaman zayıf tarafın tavrıdır.(s.11.)

12.Kölece bir doğaya sahip olan ve statüsünü kabul eden bir köle, efendisinin gadrine uğradığında intikam arzusuyla dolmaz; paylanan yumuşak başlı uşak ya da şamar yiyen çocuk da öyle. Buna karşılık saklı kalmış güçlü beklentiler ya da yetersiz bir toplumsal konumla eşleşmiş büyük kibir, intikam duyguları için bulunmaz nimettir. (s.11)

13....bizimki gibi, açıkça tanınan yaklaşık olarak (politik ya da diğer) eşit hakların ya da biçimsel toplumsal eşitliğin iktidar ve servet dağılımındaki ve eğitimdeki derin olgusal farklılıklarla yan yana olduğu bir toplum ressentiment için en uygun zemindir. Herkesin kendisini herkesle kıyaslama “hakkı” olmakla birlikte, gerçek hayatta durum farklıdır. Bireylerin karakterlerinden ve deneyimlerinden tamamen bağımsız olarak, bizatihi toplumsal yapı, burada güçlü ressentiment enerjisinin birikmesine yol açmaktadır. (s.11)

14.Özürlülerin ya da normalin altında zekaya sahip insanların ressentiment’ı çok iyi bilinen bir fenomendir. Nietzsche’nin haklı olarak muazzam büyüklükte olduğunu söylediği Yahudi ressentimet’ı ikili bir kaynaktan beslenir. (s.12)

15.Sürekli bir toplumsal basınç bir “alınyazısı” olarak hissedildiği ölçüde, bu koşulların pratikte dönüşümü için harekete geçebilecek güçler de azalacak ve hiçbir olumlu amaca hizmet etmeyen ayrımsız eleştiri artacaktır. Bu özel türden “ressentiment eleştirelliğini” niteleyen şey, eleştirilen koşullardaki iyileştirmelerin tatmin etmemesidir; iyileştirmeler olsa olsa hoşnutsuzluk yaratır, çünkü suçlama ve olumsuzlamanın verdiği hazzı yok eder. (...) Bu eleştirellik derdin deva bulmasını istemez; dert bir eleştiri bahanesidir. (s.11)

16.Ressentiment’ın öteki kaynağı haset, kıskançlık ve rekabet hırsıdır. Gündelik dilde kullanıldığı anlamda “haset”, bir başkasının bizim imrendiğimiz bir şeye sahip olması durumda yaşadığımız bir iktidarsızlık hissinden doğar. Ama arzu ile gerçekleşmeme arasındaki bu gerilim, ancak o şeyin sahibine karşı bir nefreti ateşlediği ve o şeyin sahibi yanlış bir biçimde bizim yoksunluğumuzun nedeni olarak görüldüğü bir noktaya gelindiğinde hasede yol açar. Gerçek hayatta bir şeyi elde edemeyeşimiz yanlış bir biçimde bizim arzumuza karşıt pozitif bir eylemin varlığına yorulur. (s.11)

17. En iktidarsız haset aynı zamanda en kötüsüdür. Bu yüzden, başkasının bizatihi doğasına yönelik olan varoluşsal haset, ressentiment’ın en güçlü kaynağıdır. Haset durmaksızın fısıldar gibidir: “Her şeyi bağışlayabilirim ama seni -seni sen yapan şeyi- sende olanın bende olmamasını- aslında sen olmamamı asla.” Hasedin bu biçimini kazıdığımızda altından ötekinin bizatihi varoluşuna muhalefet çıkar çünkü olduğu haliyle bu varoluş bir “basınç”, bir kınanma” ve tahammül edilmez bir aşağılanma olarak hissedilir. Büyük insanların hayatlarında her zaman kritik istikrarsızlık dönemleri vardır; meziyetlerine ancak saygı gösterebilecekleri kişilere karşı haset ile aşk arasında gidip geldikleri dönemler... Bu tutumlardan biri ancak zaman içinde baskın çıkacaktır. Goethe’nin “başkasının büyük meziyetleri karşısında, sevgiden başka çare yoktur” derken kastettiği budur. (s.12)

18. Gurur, tam tersine, bu “naif” kendine güvenin azaldığını hissedilmesiyle ortaya çıkar. Kişinin kendi değerine “tutunmasının”, onu kasıtlı olarak önüne koyup ve “korunmasının” bir yoludur. (s.15)

19. Başarılar sadece değerinin onaylanmasına hizmet eder. Öte yandan, kelimenin tam olarak kabul edilen anlamıyla “sıradan” insan başkasının değerini ancak ikisini ilişkilendirince hissedilebilir ve ancak o zaman olası farklılıkların niteliklerini açıkça algılayabilir. Soylu insan değeri herhangi bir kıyaslama yapmadan önce, sıradan insan ise kıyaslama içinde ve kıyaslama yoluyla idrak eder. Sıradan insan için, ilişki her türlü değeri anlamanın seçici ön koşuludur. Her değer göreli bir şeydir; kendisininkinden “daha yüksek” ya da “daha aşağıda”, daha çok” ya da “daha az”dır. O kendisini başkalarıyla ve başkalarını da kendisiyle kıyaslayarak değer yargılarına varır. (s.16)

20. Bir değişim aracı olarak para yalnızca geçici bir amaçtı. Ama şimdi nihai amaç olarak parasal değerin niceliğidir ve artık metanın niteliği bir “geçici amaç” haline gelmiştir. (s.17)

21.Sıradan insan bir üstünlük ya da eşitlik duygusu tatmak ister ve bu özlemine yanılsamalı bir biçimde diğer insanın niteliklerinin değerini düşürmek ve bu değerlere karşı özel bir “körlük” geliştirmek yoluyla erişir. Ama ikinci olarak –ve ressentiment’ın asıl başarısı da burada yatar- bu kişi herhangi bir olası kıyaslama nesnesine üstünlük kazandırabilecek değerlerin kendisini inkar eder. (s.17)

22.Ama belli değerlere erişemediğimizi hissettiğimizde ise, değer körlüğü ya da değer yanılgısı ortaya çıkabilir. Bütün değerleri kendi somut arzu ya da yetisi seviyesine çekmek (bilinçli olarak olarak geri durma ya da razı olma edimiyle karıştırılması gereken bir süreçtir bu), değerler arasında kendi kişisel amaçlarının ve isteklerinin yapısına uygun yanılsamalı bir hiyerarşi yaratmak –normal ve anlamlı bir değer bilinci geliştirmenin yolu değildir bu. Tam tersine, değer körlüğünün, değer yanılgı ve yanılsamalarının temel kaynağıdır. Razı olma edimi ise, kişinin erişemeyeceği bir yerde olduğunda bile bir şeyin takdir edilebileceğini kanıtlar. Ama eğer sınırlarımızın farkında oluşumuz değer bilincimizi de sınırlamaya ya da karartmaya başlarsa –örneğin, ileri yaşlarda gençlerin değerlerine bakarken- işte o zaman bir değersileştirme hareketi başlatmış oluruz, bu hareket de dünyanın ve değerlerinin karalanmasıyla son bulacaktır.(s.19)

23.Dolayısıyla, kendisini ezen erişilmez değerlere “çamur atan” bir insan hiçbir biçimde o değerlerin olumlu niteliğinin tam bilincinde değildir. Ama söz konusu değerler onun deneyimde düpedüz “var olmamış” gibi de değildir. Öyle olsaydı, bir “yanılgı”dan bahsederdik. Bu değerleri hissettiğini ama yanlış yargıları yüzünden kendi deneyimiyle çeliştiğini de söyleyemeyiz –bu bir “hata” ya da yalancılık vakası olurdu. Ressentiment yanılgısının görüngüsel özgünlüğünü şöyle açıklayabiliriz: Olumlu değerler yine oldukları gibi hissedilir ama üstleri yanlış değerler tarafından örtülmüştür ve ışıkları ancak bu örtüden sızabilir. Ressentiment deneyimi her zaman yanılsamalı değerler arkasında doğru ve nesnel değerlerin bu “şeffaf” mevcudiyetiyle tanınır – kişinin nüfuz etmeyi başaramadığı bir yapmacık dünyada yaşadığına ilişkin bulanık bir bilinçlilik haliyle.(s.20)

24.Daha önce sözünü ettiğimiz gibi, ressentiment’in bireylerde ya da gruplarda kök salma biçimi ve eriştiği şiddet ağırlıklı olarak kuşaktan kuşağa geçen etmenlere ve ikinci olarak da toplumsal yapıya göre değişir. Ancak, belirtmek gerekir ki, toplumsal yapının kendisi de egemen insan tipinin devraldığı mirasın niteliği ve değer deneyimi tarafından belirlenmiştir. Ressentiment asla özel bir iktidarsızlık biçiminin dolayımı olmaksızın ortaya çıkamayacağından, her zaman “gerileyen hayatın” görüngülerinden biri olacaktır. Ama bu genel önkoşullardan başka, tipik olarak tekerrür eden belli “durumlar” temelinde yükselen ve bu yüzden ortaya çıkışı kişinin mizacından büyük oranda bağımsız olan bazı ressentiment tipleri vardır. Bu “durumlar” içindeki her bireyin zorunlu olarak ressentiment’ın pençesine düştüğü iddia etmek budalalık olur. Ama şu söylenebilir: Kendi biçimsel karakteri nedeniyle --ve söz konusu kişilerin karakterinden tamamen bağımsız olarak- “bu durumlar” ressentiment tehlikesiyle doludur. (s.21)

25.Öncelikle, kadın genel olarak böyle bir durumdadır. Kadın daha zayıftır ve bu yüzden daha kindar olan cinsiyettir. Ayrıca, kadın her zaman erkeğin gözüne girmek için rekabet etmeye zorlanmıştır ve bu rekabet özellikle onun kişisel ve değişmez özellikleri üzerine odaklanır. İntikam ateşiyle en çok yanan Tanrıların (zehirli varlıkların o uğursuz kuşağından Eumenidas gibi) çoğu kez anaerkil düzen içinde büyümüş olmalarına şaşmamak gerekir. Aiskhylos’un Eumenides’i ressentiment’dan kurtulup sağlığına kavuşmuş bir gücün –yeni eril medeniyetin Tanrıları olan Apollon ve Athena’nın- gayet belirgin bir portresini çizer. Ayrıca, “cadı”nın eril bir muadilinin olmadığını da belirtelim. Kötüleyici dedikodu yapma yönündeki güçlü dişil bir eğilim bir başka kanıt sayılabilir; bu tür dedikodular kendi sağaltmanın bir biçimidir. Dişil ressentiment tehlikesi son derece şiddetlidir çünkü hem doğa hem de örf ve adetler, kadının en hayati çıkarının yattığı alanda, yani aşka ona tepkisel ve edilgin bir rol dayatır. Erotik alanda reddedilmiş olmaktan doğan intikam hisleri her zaman özellikle bastırılmıştır; zira gurur, çekingenlik ve mazbutluk iletişimi ve şikayeti engelleri. Ayrıca ortada bir yurttaşlık hakkı ihlali yoksa bu gibi hasarları telafi edecek bir merci de yoktur. Şunu da eklememiz gerekir. Şunu da eklememiz gerekiyor ki, kadınlar töre ve namus anlayışının geçit vermez engelleri tarafından tümden çekinmeye zorlanırlar. Bu yüzden şefkat, seks ve doğurma özlemleri bastırılmış olan “kız kurusu” nadiren ressentiment’dan yakayı sıyırabilir. Hakiki çekingenlik ve mazbutluğun aksine, “iffet” dediğimiz şey sayısız cinsel ressentiment çeşidinden biridir yalnızca. Acımasızca mahkûm etmek üzere çevrelerinde cinsel imalı olayları takıntılı bir biçimde kovalayan pek çok kız kurusunun alışılmış davranışı, ressentiment tatminine dönüşmüş cinsel arayıştan başka bir şey değildir. Böylelikle, eleştiri ve kınama tam da sözde mahkûm ettiği şeyi yapıyordur. Anglo-Amerikan cinsel ahlakının “iffetli” olduğu malumdur, bunun nedeni de bu ülkelerin çoktan beri ileri derecede endüstrileşmiş olmasıdır. Başka koşulların aynı kaldığı varsayılırsa, bu ülkelerdeki temsil niteliği taşıyan kadın gurupları, özel olarak kadınsı cazibeden naibini almamış bireyleri giderek daha fazla bünyesinde toplayacaktır (hatta neredeyse kalıtımsal ayıklama yoluyla). Bu kadınların “hesapları” ve özünde faydacı bir toplumdaki aktif katılımları ve yükselişleri aşk ve annelik özlemleri engeline pek takılmaz. Daha saf kadınsı tipler, eğer, aileden miras kalmamışsa, genelde fahişeliğe itilirler. Resentiment “iffet” yoluyla gerçek mazbutluk kisvesine bürünür ama aslında hakiki mazbutluğu aşağılar çünkü fahişenin kriterleri egemen ahlakın temsilcisi olmuştur. Güzel ve değerlerli olduğunu bildiği şeyleri gizlice koruyan sahici kadınsı çekingenlik ve mazbutluk, giysilerin ya da makyajın altındaki fiziksel kusurların ya da çirkinliklerin ortaya çıkmasından duyulan bir “korku” olarak yorumlanır. Fahişe için, kendisine yeteri kadar nasip olmayan bu nitelikler olsa olsa “eğitim ve âdetler sonucu” edinilmiş şeylerden başka bir şey değildir. XVIII. Yüzyıl sonunda, özellikle de Fransa’da, fahişenin ressentiment’i yalnızca kamuoyunu etkisi altına almakla kalmamış, fiilen ahlakçıların ve filozofların teorilerine de esin kaynağı olmuştu. (s.21)

26.Genelde ressentiment tehlikesine maruz bir başka durum yaşlı kişilerin gençlerle ilişkisidir. Ancak önemli geçiş aşamaları özgürce çekilme, hayatın daha önceki aşamasına özgü değerlerden feragat etme eşliğinde yaşanmışsa, yaşlanma süreci verimli ve tatminkâr olabilir. Yaşlanma sürecinin dokunmadan bıraktığı manevi ve entelektüel değerler, hayatın bir sonraki aşamasının değerleriyle birlikte, kaybedenlerin yerinde ikame edilmelidir. Bunu yapabilirsek ancak, hâlâ onlara erişebilen gençlere haset duymaksızın, geçmişin anılarında ikame etmeyi başaramamışsak, “yüreğimizi sızlatan” gençlik anılarından köşe bucak kaçar, dolayısıyla gençleri anlama ihtimalini engellemiş oluruz. Aynı zamanda hayatın daha önceki dönemlerine özgü değerleri yoksama eğilimine gireriz. Gençlerin her zaman yaşlı kuşağın ressentiment’ı karşısında ayakta kalmak için çetin bir mücadele vermesi şaşırtıcı değil. (s.23)

27.Yüzeysel bir bakışın ressentiment bulmak için ilk takılacağı figürde bu duygunun izine rastlanmaz: Kriminal; suçu meslek haline getirmiş kişi, çoğu zaman ressentiment’dan azadedir. Kriminal öz olarak aktif bir tiptir. Nefret, intikam, haset ve tamah duygularını bastırmak yerine, suç işleyerek serbest bırakır. Ressentiment bir tek garaz veya diş bileme nedeniyle işlenmiş suçların arkasındaki temel güdüdür. Bu tür suçlar sadece asgari düzeyde bir eylem ve risk gerektirir, kriminal da bundan hiçbir avantaj sağlamaz çünkü bu suçların esin kaynağı yalnızca zarar verme arzusudur. Bunun en katışıksız tipi kundakçıdır; yeter ki, yangın seyretmek gibi nadir olarak görülen patolojik bir dürtüyle ya da öteki aşırı tiplere düşmandırlar. İşledikleri suç, neredeyse her zaman, yıllardır bastırılmış intikam arzularının ve hasetlerinin ani bir patlayışıdır. Tipik bir neden, komşu çiftliğin gözlerinin önünden hiç gitmeyen zengin ve güzel görüntüsü karşısında kişinin sürekli sönükleşen egosu olabilir. (s.25)

28.Tarihte her zaman önemli bir rol oynayan insan etkinlikleri arasında ressentiment’a en az tabi olan askerdir. Nietzsche, rahibin bu tehlikeye en açık kişi olduğunu söylerken haklıdır ama bu görüşten hareketle eriştiği en açık kişi olduğunu söylerken haklıdır ama bu görüşten hareketle eriştiği dinsel ahlak hakkındaki sonuçları kabul edilemez. Bireysel ya da ulusal mizacının tamamen dışında, mesleğinin gereklerinin rahibi diğer insanlara göre ressentiment zehri karşısında çok daha fazla savunmasız bıraktığı doğrudur. kural olarak rahip seküler iktidarın gücünü arkasına almaz; aslında o bu iktidarın temelde zayıf olduğunu öne sürer. Bununla birlikte, somut bir kurumun temsilcisi rahip, homo religiousus’tan [dinsel insan]kesin olarak ayrı tutulmalıdır –taraflar arasındaki mücadelenin tam orta yerinde durur. Duygularını (kin, intikam, nefret), en azından dışa karşı, her ketsen çok kontrol etmeye mahkûmdur çünkü o her zaman “itidal” imgesini ve ilkesini temsil etmelidir. Kavga etmek yerine çile çekerek zafer kazanmayı ya da rahibin çile çeken görüntüsünün Tanrıyla birleşmek için ona umut bağlamış insanlardan harekete geçireceği karşı güçler yoluyla hedefe ulaşmayı amaçlayan bu tipik “rahipçe politika” ressentiment’dan esinlenir. Sahici şahadette ressentiment tarafından yönlendirilir. Bu tehlike, ancak rahiple homo religiosus örtüştüğü zaman tamamen savuşturulabilir. (s.26)

29.Ressentiment insanlığının özel olarak “manevi” iki çeşidinden bahsedebiliriz; bunlardan biri “mürtet” tipi, diğeri ise, daha az ölçek de, “romantik” zihniyetin ya da o zihniyetin bir asli özelliğidir.

Bir “mürtet” [mürtet: dinen dönmüş kişi] hayatında vaktiyle bir kere en derin dinsel, politik, yasal ya da felsefi inançlarını kökten değiştirmiş biri değildir –bu değişim sürekli değil, ani bir kopuş biçiminde olsa bile. Hakiki “mürtet döndükten sonra bile, kendisini asıl olarak yeni inancının olumlu içeriğine ve amaçlarının hayata geçirilmesine adamaz onu harekete geçiren şey eski inancına karşı mücadelesidir ve mürtet o inancın inkârı için yaşar. Mürtet yeni inanışı bu yeni inanışın kendisi için onaylamaz; o kendi manevi geçmişine karşı sürekli intikam eylemleri düzenlemekle meşguldür olur. Gerçekte o bu geçmişin esiridir ve yeni inanç eskiyi inkâr ve ret için elverişli bir referans çerçevesinden ibarettir. Dinsel bir şahsiyet olarak mürtet, bu yüzden, içkin anlam ve değer taşıyan yeni bir inançla hayatını dönüştürmüş “yeni mümin” le zıt kutuplarda bulunur. (s.26,27)

30.Daha az bir oranda, yaratıcı gücü sadece inkâra ve eleştiriye hasreden her türlü düşünce biçiminde gizli bir ressentiment yatar. Denebilir ki, ressentiment’dan beslenen bütün bir düşünce biçimi modern felsefenin derinlerinde nüfuz etmiştir. Burada kastettiğim düşünce biçimi şudur: “Doğru” ve “verili” olan aşikâr olan değil, “kuşku götürmez” ya da “karşı çıkılamaz” olandır, kuşku ve eleştiri karşısında savunulabilir olandır. Ayrıca bu bağlamda “diyalektik yöntem”in A’nın olumsuzlanması yoluyla yalnızca A-olmayanı değil B’yi de üretmeye çalışmasını da sayabiliriz ( Sipinoza: “omnis determinatio est negatio”) [bütün belirlenimler değillemedir –çn.]; Hegel.) Görünüşte olumlu olan bütün bu ressentiment değerlendirilmeleri ve yargıları gizli değersizleştirme ve olumsuzlamalardır. Fikirler dünyayla ve nesnelerin kendileriyle doğrudan temas yoluyla değil de, başkalarının görüşlerinin bir eleştirisi yoluyla oluşturulduğunda, düşünce süreçleri ressentiment’a gebedir. Bu durumda, görüşlerin doğruluğunu sınamak için “kriterlerin” belirlenmesi en önemli görev haline gelir. Sahici ve verimli eleştiri bütün görüşleri nesnenin kendisinden hareketle yargılar. Buna karşılık, ressentiment eleştirelliği, eleştiri sınavından geçmiş hiçbir “nesneyi” kabul etmez. (s.28)

31.Ressentiment’ın dışavurumunun biçimsel yapısı her zaman aynıdır: A kendi içkin niteliği nedeniyle değil, B’yi reddetme, aşağılama ve yoksama amacıyla olumlanır ve övülür. A, B’yi saf dışı etmek için oyuna sokulur. (s.28)

Ressentiment bir tebessümde, görünüşte anlamsız bir jestte, dostluk ve yakınlık ifadelerinin ortasında da kendisini ele verebilir sık sık! Belki aylardır sürmekte olan dostça, hatta sevgi dolu bir davranışa, ansızın, görünüşte sebepsiz kötücül bir eylem ya da söz karıştığında, hayatın daha derindeki bir katmanının bu dostane yüzeyi boydan boya parçalayıp yüze çıktığını açıkça hissederiz. (s.30)

32.Ama bastırma yalnızca orijinal nesneyi yaymak, değiştirmek ve kaydırmakla kalmaz, duygunun kendisini de etkiler. Bu etkiyle oluşan duygu hali kendisini dışa vurmadığı için, içeride etkin hale gelir. Asıl nesneleriyle bağını koparmış duygu halleri, bilinç bir an için bile olsa gevşediğinden harekete geçer. Bütün dışavurumlar engellendiğinde, her duygusal duruma eşlik eden iç organlardaki duyular hakim duruma geçer. Bu duyarlılıkların hepsi rahatsız edici, hatta acı vericidir; öyle ki, sonuç fiziksel sağlığın bozulması olacaktır. Söz konusu kişi artık bedensel olarak da rahat değildir; sanki bedeniden uzaklaşır ve onu nahoş bir nesne olarak algılar. Bu deneyim genellikle düalist metafizik sistemlerin kaynağı oluştur. (s.31)

33.Ressentiment, ahlaki yargıları tarihindeki önemli gelişmeler kadar küçük gündelik olayların da açıklanmasına yarar. Arzu ile iktidarsızlık arasındaki her türden şiddetli gerilimin üstesinden gelmek amacıyla arzulanan nesnenin olumlu yanını gözden düşürme ya da inkâr etme eğilimimiz vardır. Aslında, arada bir o kadar ileri gideriz ki, bir biçimde ilkinin zıddı bir başka nesneyi göklere çıkarırız. Tilkiyle koruk hikâyesi eskiden beri bilinir. Bir kişinin sevgisini ve saygısını kazanmak için nafile yere uğraş verirken, kendimizi muhtemelen onun yeni olumsuz niteliklerini keşfederken buluruz. Bir şeyi ele geçiremediğimizde, kendimizi onun bizim inandığımız kadar değerli olmadığı düşüncesiyle avuturuz. İlk aşamada, bir şeyin –bir metanın, bir insanın ya da bir durumun- bizim onu arzulamamıza neden olan değere sahip olmadığını öne süreriz sadece. Dostluğunu aradığımız insan gerçekten “dürüst”, ya da “zeki” değildir; üzümler gerçekten hoş kokulu değildir; gerçekten de “koruk” olabilirler. Bu henüz değerlerin tahrif edilmesi değil, sadece arzulanan nesnenin gerçek nitelikleri hakkındaki görüştür. Genelde değerler –zekâ, cesaret, dürüstlük, üzümlerin tatlılığı- eskiden olduğu gibi kabul görmektedir. Tilki tatlılığın kötü olduğunu söylemez; söylediği o üzümlerin “koruk” olduğudur. İlk başta, böylesi tümceler yalnızca bizimle alay edeceklerinden korktuğumuz “izleyicileri” kandırmak niyetiyle telaffuz edilir. Söylenenlerin içeriği ancak daha sonra kendi yargımızı dönüşüme uğratır. Yine de en basit örneklerde bile daha derinlerde yatan bir motif vardır. Olumsuzlayıcı tümce arzu ile iktidarsızlık arasındaki gerilimi gevşetir ve bunalımımızı azaltır. Artık arzumuzu dürtükleyen bir şey yok gibidir; arzu zayıflar ve gerilim azalır. (s.34)

34.En temel kural olarak, ressentiment insanının zihni haset, karalama dürtüsü, kötü niyet ve gizli kindarlıkla doludur. Bu duygu halleri, bütün tekil, somut nesnelerden kopuk, sabit tutumlar haline gelir. İradesinden bağımsız olarak böyle birinin dikkati içgüdüsel olarak bu duygu hallerini harekete geçirebilecek türden olaylara kayacaktır. Hatta ressentiment tavrı algıların, beklentilerin ve anıların oluşumunda da rol oynar. Bu duygu kalıbının gerçek hayata uygulanmasını haklı çıkarabilecek deneyim türlerini otomatik olarak seçer. Dolayısıyla, neşe, debdebe, güç, mutluluk, talih, ve kuvvet gibi fenomenlere sihirli bir biçimde ressentiment insanını kendine çeker. O bunların yanından geçip gidemez: “İstesin” ya da istemesin, gidip göz atmak zorundadır. Ama aynı zamanda gözlerini kaçırmak da ister çünkü onlara sahip olmak için yanıp tutuşur da, arzusunun boşuna olduğunu bilir. Bu iç sürecin ilk sonucu dünya görüşünün çok tipik tahrifidir. Böyle biri, neyi gözlüyor olursa olsun, dünyası kendine özgü bir duygusal gerişlim yapısı içerir. Bu pozitif değerlerden uzaklaşma dürtüsü ne kadar baskın hale gelirse, bir geçiş aşması yaşamaksızın dosdoğru onların olumsuz karşıtlarına yönelme ve onlar üzerinde yoğunlaşma eğilimi de o kadar da artar. Elinden geldiğince azarlama, küçümseme, aşağılama itkisi vardır. Böylelikle değer deneyiminin içsel yapısını haklı çıkarmak için hayata ve dünyaya ister istemez “iftira” atar.(s.35)

36.Ressentiment insanı arzuyla iktidarsızlık arasındaki azap verici çatışmadan kaçamaz. Gözlerini kaçırması bazen imkânsız ve uzun vadede faydasızdır. Böyle bir pozitif nitelik karşı konulmaz bir biçimde dikkatini çektiğinde, tek başına bu görüntü bile, kendisine hiçbir zarar vermemiş ya da hakaret etmemiş de olsa, o niteliği taşıyana karşı bir nefret dürtüsü uyandırmak için yeterlidir. Başkalarının dış görünüşü nedeniyle zaten aşağılandıkları hissine kapılan cüceler ve sakatlar sıklıkla bu özgün nefreti -sırtlansı ve her daim hazır yırtıcılığı- gösterirler. Bu tür husumet “düşmanın” eylemleri ve davranışı nedeniyle ortaya çıkmamış olduğundan, başka türlü husumetlerden çok daha derin ve uzlaşmazdır. Husumet gelip geçici sıfatlara değil, öteki kişinin özüne ve varlığına yönelmiştir.(s.36)

37....temelsiz nefret bile henüz ressentiment’ın en karakteristik ifadesi değildir. Burada bile nefret hâlâ belirli kişilere ya da -sınıfsal nefrette olduğu gibi- belli guruplara yöneliktir. Bu nefretin etkisi böylesi belirlenimli husumetlerin ötesine geçtiğinde çok daha derindir- o zaman dünya görüşünün tahrifine değil de bizatihi değerler anlayışında sapmalara yol açar. Nietzsche’nin “değer tabletlerinin tahrifi” dediği şey bu temel üzerine kurulmuştur. Bu evrede, ressentiment insanı artık olumlu değerlere sırtını çevirmediği gibi, bu değerlere sahip insanları ve şeyleri de tahrip etmek istemez. Artık değerlerin kendileri tersyüz edilmiştir; herhangi bir normal his için olumlu olan değerler olumsuz hale gelmiştir. Ressentiment insanı kendi varoluşunu ve hayat anlayışını güç, sağlık, güzellik, özgürlük ve bağımsızlık gibi olumlu değerlere göre haklı kılamaz, hatta anlayamaz. Zayıflık, korku, endişe ve kölece bir mizaç onun bu değerlere ulaşmasına engel olur. Bu yüzden o “her şeyin boş” olduğu ve kurtuluşun da yoksulluk, acı, hastalık ve ölüm gibi karşıt fenomenlerde yattığı hissine kapılır. Ressentiment’ın bu “yüce intikamı” (Nietsche) aslında değer sistemleri tarihinde yaratıcı bir rol oynamıştır. “Yüce”dir çünkü gürbüz, sağlıklı, zengin ya da yakışıklı olanlara karşı intikam dürtüleri şimdi artık tümden yok olmuştur. Ressentiment bu duygulanımların verdiği derin azaptan kurtarmıştır kişiyi. Değerler anlayışı bir kere kaymış ve yeni yargılar hâkimiyet kazanmışsa, bu gibi insanlar olmaktan çıkarlar. Talihsizdirler ve acınası durumdadırlar çünkü “kötülüklerin” kucağına düşmüşlerdir. Görünüşleri artık şefkat, acıma ve teselli duyguları uyandırır. Değerlerin bu tersyüz oluşu, geçerli ahlak üzerinde tahakküm kurduğunda ve egemen ethos’un gücüyle tahkim edildiğinde, görünüşte değerden düşen niteliklere sahip olan kişilere de gelenek, tekli ve eğitim yoluyla iletilir. Onlar “rahatsız vicdanlı” talihsizdir ve gizliden gizliye kendilerini suçluyorlardır. Nietzsche’nin dediği gibi, “köleler” kendi hastalıklarını “efendilere” de bulaştırır. Öte yanda ise, ressentiment insanı artık kendini “iyi”, “saf “ ve “insan” hisseder –en azından zihninin bilinçli katmanlarında.

(...)

“Değer tabletlerinin tahrifi”, “yeniden yorumlama” ya da “değerlerin yer değişimi” dediğimiz davranışlar bile bile yalan söyleme ile karıştırılmamalıdır. Aslında yargılama alanının çok ötesine uzanır böyle bir tahrif. Olumlu değerin genelde hissedilmesi ve sadece “kötü” ilan edilmesi değildir. Bütün bilinçli yalanların ve çarpıtmaların ötesinde derin bir “organik yalancılık” vardır. Burada çarpıtma bilinç düzeyinde değil, izlenimler ve değer hisleri daha ilksel zihin süreçleriyle aynı aşamada oluşur: Deneyimin bilince gittiği yol üzerinde. Bir kişinin zihni ancak kendi “çıkarına” ya da içgüdüsel tavrına hizmet eden izlenimleri kabul edebiliyorsa, “organik yalancılık” vardır. Daha zihinsel yeniden üretim ve hatırlama sürecinin öncesinde, kişinin deneyimlerinin muhtevası bu doğrultuda dönüşüme uğratılmıştır. “Yanılgıyı organikleştirmiş” birinin yalan söylemsine gerek yoktur! Hatıraları, izlenimleri ve hisleri otomatik biçimlendirme süreci onun durumunda gayri iradi biçimde eğrilmiştir; öyle ki, artık bilinçli tahrife gerek kalmamıştır. Hatta en dürüst ve riyasız kanaatler bilincin kıyısında yer bulabiliyordur. Değerlerin kavranması bu kalıbı izler; tamamen bir tersyüz etme noktasına kadar. Değer yargısı bu orijinal “tahrif” temelinde oluşur. Bu yargı kendi başına tamamen “hakiki”, “sahici” ve “dürüst”tür çünkü onayladığı değer gerçekten olumlu olarak hissedilir. (s.36,37)

Üçüncü Bölüm:

Hristiyan Ahlakı ve Ressentiment

38.Zihin her zaman uzak diyarlara gitme eğilimindedir. Kendini ve zavallılığını görmekten korkan zihin kendini başkasına vermeye hazırdır ama bunu o başkasının değeri nedeniyle değil, salt onun “başkalığı” nedeniyle yapar.(s.54)

39....Öte yandan “bencillikle” zerre kadar ilişkisi olmayan sahici bir “kendini sevme” biçimi vardır. Bencilliğin kesinlikle asli bir özelliği, benliğin kendi değerini tam bilememsidir. Bencil kendisini ancak başkalarına kıyasla kavrar, toplumun başkalarından daha çoğuna sahip olmayı ve edinmeyi isteyen bir ferdidir sadece. Kendine-dönüklük ya da başkasına-dönüklük ile sevgi ya da nefretin özgün nitelikleri arasında asli bir ilişki yoktur. Bu edimler kendi içlerinde, yönelimlerinden tamamen bağımsız olarak, farklıdır. (s.55)

40.Nasıl zayıfa sevgiyle eğilmenin iki yolu varsa, çileci eylemlerin ve değer yargılarının iki kaynağını (başka kaynakların yanı sıra) ayırt edebiliriz. Çileci hayat anlayışı kişinin kendi bedeninden yabancılaşması üzerine kurulabilir ve bu da fiilen nefrete dönüşebilir. Daha önce bu tutumun sık sık bastırılmış nefret ve öç alma duygularının sonucu olduğundan bahsettim. Bu anlayış genellikle “beden ruhun hapishanesidir” gibi ifadelerle dışa vurulur ve kişinin kendi bedenine işkence yapmasının değişik biçimlerine kadar vardırılabilir. Burada yine asli güdü, kişinin kendi tinsel benliğine sevgisi ve bedeni disipline sokarak mükemmelleştirme ve kutsama arzusu değildir. Aslolan, bedene duyulan nefrettir ve “ruhun kurtuluşu” kaygısı ancak sonradan uydurulmuş bir bahanedir. Ressentiment’ın bir başka ürünü, kişinin belli şeyleri edinmekteki iktidarsızlığını haklı çıkaracak çileci ideal ve uygulamalardır- tıpkı kazanç getiren bir iş yapamamanın yoksulluk övgüsünü getirmesi, erotik ve cinsel iktidarsızlığın iffet buyruğunu, öz disiplin yokluğunun da itaati getirmesi gibi. Nietzsche, Hıristiyan çileciliğin öz olarak bu şekilde yorumlanabileceğine inanır. Çileci idealde, bilinçli istenci farklı olsa da gizliden gizliye ölümü arayan çökmüş ve tükenmiş bir hayatın değer refleksini görür. Böylesi bir hayat çileci değerlere döner çünkü bunlar onun gizli amacına hizmet eder. Nietzsche’ye göre, Hıristiyan çileciliği pekâlâ ressentiment’dan doğan kurallar ve değerler yargıları sınıfına girer. Talihsizlikler ve acı karşısındaki “hoşgörü” ve başkalarıyla ilişkide bağışlayıcılık ve tevazü gibi erdemlerin bile ressentiment’a uygun olduğu düşünülür.(s.62)

Dördüncü Bölüm:

Ressentiment ve Modern Hümaniter Sevgi

41.Hümaniter hareket özünde bir ressentiment fenomenidir; şu da gösteriyor ki, bu sosyo tarisel duygulanım hiçbir biçimde bir pozitif değerin kendiliğinden ve orijinal olumlanması değil, pozitif değerlere sahip olduğu bilinen yönetici azınlıklara karşı bir protestoya, bir karşı-itkiye (nefret, haset, öç vb) dayanark gelişmiştir. “İnsanlık” sevginin dolaysız nesnesi değildir (olamaz da, çünkü sevgi ancak somut nesnelere gösterilebilir), nefret edilen şey karşısında kullanılacak bir kozdur sadece. Hepsinden öte, bu insanlık sevgisi bastırılmış bir reddin, Tanrı karşısındaki bir karşı-itkinin ifadesidir. Bastırılmış bir Tanrı nefretimin gizli biçimidir. Hiç durmaksızın insan olmayan varlıklara harcamak için gizli biçimidir. Hiç durmaksın insan olmayan varlıklara harcamak için “dünyada yeterli sevgi” olmadığından yakınır; tipik bir ressentiment ifadesi. En yüce efendi fikri karşısındaki rahatsızlık “her şeyi gören göze” katlanamama, sembolik birlik ve bütün pozitif değerlerin yoğunlaşması ve bunların haklı olan “Tanrı başkaldırma dürtüleri – bütün bunlar hümaniter sevginin asli bileşenleridir. Bir doğal varlık olarak insana “sevgiyle” yakınlaşma –işte ikinci adım! İnsan sevilir çünkü onun acıları, hastalıkları ve dertleri kendiliklerinden Tanrının “bilge ve lütufkar yönetimi”ne karşı memnuyitle kabul edilen bir itiraz oluşturur. Bu duygunun tarihsel kanıtlarını her nerede bulursam, orada ilahi düzene karşı durabilmesinden gizli bir tatmin alındığını da görürüm. Pozitif değerler aracılığıyla Tanrı fikrine yaslanmış olduğundan, buradan kaçınılmaz olarak şu sonuca varırız: Protesto ve redde dayanan bu “hümaniter sevgi” aslen insan doğasının en aşağı, hayvani özelliklerine yönelmiştir. (s.79)

42.Bazı psikozlarda, örneğin histeride, hastanın “kendi başına” hiçbir şeyi hissedemediği ve yaşayamadığı bir tür “diğerkâmlık” görürüz. Bütün deneyimleri başkasıyla duygudaşlığı dolayımıyladır; deneyimleri, onun olası tavrı ve beklentisi, onun herhangi bir olay karşısında olası tavrı ve beklentisi, onun herhangi bir olay karşısında olası tepkisi üzerine kurulmuştur. Hastanın kendi varlığı merkezini ve odağını kaybetmiştir, kendi işlerini tümden ihmal eder, bütünüyle “ötekinin” hayatını yaşar –ve bundan dolayı acı çeker. Hiçbir şey yemez ya da “ötekini” sıkıntıya sokmak için kendini yaralar. Aynı duygu, daha hafif, daha yumuşak biçimde “evrensel hümaniter sevgi” hareketinde de kendini gösterir. (s.81, 82)

Beşinci Bölüm:

Ressentiment ve Modern Ahlaktaki Değer Kaymaları

43.Modern dünya ahlakını belirlemiş olan bir tercih kuralını aktararak başlayalım: Ahlaki değer yalnızca bireyin kendi gücü ve emeğiyle edindiği nitelikler, eylemler vb ile ilgilidir.

(...)

Bu yeni değerlemenin nihai sebebi değerleri anlamakta farklı bir tutumdur. Doğal olarak daha üstün bir yeteneğe ve beceriye sahip birini gördüğümde, dikkatimin ve duygularımın değerlerin kendilerine yönelik olması koşuluyla, onu bu nitelikleri kazanmak için çok çalışması gereken kişiye tercih ederim. Birinci kişinin ikincinin henüz edinmediği, edinmesi gereken bir kişiye bir şeye sahip olduğunu ve bu yüzden mükemmellik idealine daha yakın olduğunu sevinçle ve şükran duyarak kabul edeceğimdir. Birincinin bunu nasıl edindiği başka bir konudur! Sonuçta, hayat yoluna daha büyük ahlaki meziyetlerle çıkan biri, çabaları sayesinde, daha az yetenekli olana göre daha yüksek bir düzeye erişebilir. Ancak daha yoksul ve aşağı doğaya sahip olanlar üstün olandan bu orijinal uzaklığa tahammül edemez ve kıyaslanmaktan acı çekerler, ardından daha iyi “doğayı” (ya da, öncüller dinsel olduğunda “kayrayı”) hiçbir kıskançlık duymaksızın görme ve kabul etme yetisi tümüyle farklı bir tutum alır ya da “yerini tümüyle farklı bir tutuma bırakır.” Sonra da daha önce anlattığımız ressentiment mekanizması işlemeye başlar, kişi bu avantajın ahlaki değerini inkâr etme eğilimine girer. Artık tüm değer, ahlaki düzeyi yükselttiği sanılan “çalışma”ya bağlanır. Başlama ve bitiş düzeyinin değeri hiçbir rol oynamaz. Vurgu artık değerin bariz nesnel niteliklerine değil, öznel “çalışma” sürecine yapılır. Sonuçta şu aksiyom ortaya çıkar. “Ancak herkesin -en az yetenekli olanın bile- yapabildiği şeyin ahlaki değeri vardır.” Artık bütün insanlar “eşit” –en az yetenekli olanın ahlaki düzeyinin ölçütünü belirlediği anlamda “eşit”- ahlaki değere ve meziyete sahip görünür. Daha üstün ve zengin “doğa”, bu yeni yargılama ilkesiyle mülksüzleştirilir, yeteneklerinin kendi marifeti olmadığı ve bu yüzden en ufak bir ahlaki değer taşımadığı hükmüyle haklarından mahrum edilir. Buna karşılık, bu yeni ilke ahlaki cephede “sahip olmayanın”, bir bakıma “proleter”in kendine güvenini artırır. Onun tahammül edemediği, “üstün doğa”nın ezici önemi, artık kökten değersizleştirilmiştir. Onun ahlaki “emeğinin” ter ve göz yaşları şimdi en yüksek değerin ışığında parlamaktadır! Değerlerin bu yer değiştirmesiyle, onun daha iyi olandan öç almak için çektiği gizli açlık artık doyurulmuştur. (s.92, 93)

2.Değerlerin Özneleştirilmesi

44.Bütün modern değer teorileri, genel olarak değerlerin ve özel olarak da ahlaki değerlerin yalnızca insanların zihinlerinde, bağımsız anlamı ve varoluşu olmayan, öznel görüngüler olduğu öncülünü paylaşır. Bu bakışa göre, değerler arzularımızın ve hislerimizin yansıtılmasından başka bir şey değildir. “Arzu edilen iyidir, tiksinilen ise kötü.” Genelde gerçeklik, insan arzuları ve duygulanımları olmaksızın, değerlerden tamamen muaftır.

Bu temel modern görüş, ikisi de modern ahlakın başlangıç noktaları haline gelen iki sonuçtan birine götürür. Ya ahlaki yargı sorularında tam bir anarşinin haklı çıkarılması ve bu bakımdan hiçbir şeyin “kesin” olmaması ya da değerin hakiki nesnelliği yerine ikame, birey üzerinde “yapacaksın” buyruğuyla gücünü gösteren, genel olarak geçerli olduğu varsayılan bir “türsel bilinç”, ikinci durumda, bir edimin ve arzunun “iyi” olarak “tanınabilirliği”nin genel olarak tanınması, değerin nesnellik eksikliğini telafi edecektir.(s.98,)

45.Bu nosyonun kökeninde, ressentiment itici güçtür. Kendi yetersizliği içinde, değerlerin nesnel bir hiyerarşisinden doğan kendi varoluşu üzerindeki olumsuz yargısı yüzünden ezilmiş, örselenmiş ve korkutulmuş -ve gizliden gizliye kendi değerlendirmelerinin keyfi ya da çarpık niteliğinin ayrımında olan- ressentiment dolu insan, böylesi bir nesnel hiyerarşinin varlığını inkâr ederek bizatihi değer fikrinin “değerini değiştirir.” Bu içsel yönelim dile getirildiğinde şu hale gelir: “Sizin değerleriniz (yani nesnel değer hiyerarşisine göre haklı ve ‘iyi’ olanların değerleri) bizim değerlerimizden (kendimizin de ‘keyfi’ ve ‘öznel’ olduğunu hissetiğimiz değerlerden) ‘daha üstün’, ‘daha iyi’ değildir. Canları cehenneme! ‘Bütün değerler özneldir’!”

Bu çok sık gözlemlediğimiz bir süreçtir: Ressentiment insanı doğal “iyi” niyetle başlar ve (henüz belli sanrıların pençesine düşmemiş biri olarak) bunu “ilk başta” nesnel, ebedi ve insan içgörüsü ve arzusundan bağımsız olarak değerlendirir. Ama çabaları giderek daha az başarılı oldukça ve nesnel olarak “iyi” olanlara karşı hasedi ve nefreti zorunlu olarak artıkça, kendisi de giderek bizatihi “iyilik” fikrini, onu sadece kendi somut arzusunun ve koşulunun bir X değişkeni derecesine düşürerek değersiz görme eğilimine girer. Pozitif bir reform iradesi kendini farklı bir şekilde gösterir. Nesnel iyiliğin o güne kadar kabul edilmiş içeriği yerine, reformcu kendisi için “tek iyi” haline gelmiş ve şimdi hayatını ve eylemini vakfettiği başka bir içeriği görebilir ve olumlayabilir. Ne var ki, ressentiment insanı sınavından geçemediği fikirden, onu kendi somut koşulu düzeyine çekerek intikam alır. Böylelikle, günah ve hiçlik bilinci değerler dünyasının güzel yapısını yerle bir eder, bir tedavi yanılsaması uğruna fikri aşağılar. “Bütün değerler eninde sonunda ‘sadece’ göreli ve ‘öznel’dir –hepsi kişiye göre, arzuya, ırka, halka vb göre değişir.”

Ama çok geçmeden bağlayıcı yargı biçimlerine duyulan ihtiyaç kendini yeniden gösterir. Ressentiment insanı bir zavallıdır; kendi yargısına kendisi dayanamaz. Yalnız başınayken bile bir nesnel iyiliğin farkına varabilen ve bunu bütün bir dünyanın direnişine rağmen yapabilen insan tipi, ressentiment insanının tam karşıtıdır. Böylelikle bir yargının “genelliği” ya da “genelgeçerliği ressentiment insanı için değerin hakiki nesnelliğinin ikamesi haline gelir. Kendi iyi arayışında vazgeçerek, şöyle sorularla destek arar: Ne düşünüyorsun? Bütün herkes ne düşünüyor? Bir tür olarak insanların “genel” eğilimi nedir? Ya da “evrim”in yönü nedir ki, onu bileyim, kendimi onun akışına bırakayım? Hepsi beraber kimsenin tek başına göremediği ve tanıyamadığı şeyi gördüklerini sanır: Pozitif bir içgörü sıfır içgörülerinin toplamından elde edilen sonuçtur! Kendi başına hiçbir zaman “iyi” olmayan bir şeyin, sadece dün öyle olduğu ya da doğrudan dün iyi olanın soyundan geldiği için iyi haline geldiği sanılır. (s.98, 99)

Fayda Değeri ve Özellikle de Yaşam Değeri Üstüne

46.Ama değerler hiyerarşisindeki en derin sapma yaşam değerlerinin fayda değerlerine tabi kılınmasıdır ve bu sapma modern ahlak geliştikçe güç kazanır. Endüstriyel ve ticari ruhun askeri ve teolojik-metafizik ruh üzerindeki zaferinden bu yana, bu ilke giderek derinlere işlemiş ve çoğu somut değer yargısını etkilemiştir. Özetle söyleyecek olursak, “soylu” olan “faydalı” olana boyun eğdirilmiştir – “soylu” derken canlı organizmalarda hayatın değerini oluşturan nitelikleri kastediyoruz. Önce XIII. Yüzyıldan bu yana burjuvazinin yükselişi, ardından Fransız Devrimi ve politik-demokratik hareketle birlikte Üçüncü Zümre’nin özgürleşmesi yeni bir toplum yapısının kurulmasına yol açtı. Bu yeni toplumsal yapı, bütün hayatın ağırlıklı olarak otoriter ilkelere göre örgütlendiği dönem boyunca birikmiş olan ressentiment nedeniyle değerlerdeki kaymanın dışsal politik-ekonomik ifadesidir. Bu ressentiment patladı, değerleri yayılıp zafer kazandı. Tüccarlar ve endüstrinin temsilcileri, özellikle Batılı ülkelerde hâkimiyet kazandıkça, onların yargıları, beğenileri ve eğilimleri, entelektüel ve tinsel bakımdan bile, kültürel üretimin seçici belirleyicileri, değişkenleri haline geldiler. Onların, kendi faaliyetlerinin zorunlu sonucu olan şeylerin nihai doğasına ilişkin sembolleri ve kavramları, eski dinsel sembollerin yerini aldı ve her yerde onların değerlendirme tarzı genelde “ahlak”ın ölçütü haline geldi.

Ressentiment da bu büyük sürecin asli bir nedenidir.

Değerlerin tersine çevrilmesi her şeyden önce, tüccarların ve sanayicilerin mesleki değerlerinin, bu tikel insan tipini başarılı kılan ve iş çevirmesini sağlayan niteliklerin genel olarak geçerli (aslında “en yüksek”) ahlaki değerler olarak kurulmasıyla ortaya çıkar. Kurnazlık, çabuk uyum, hesapçı bir zihin, “güvenlik” ve her yönde engelsiz iletişim kurma arzusu (ve bu koşulların gerçekleşmesine uygun nitelikler), her şartın “hesap edilebilirliği” yönünde bir anlayış, çalışmada verimlilik ve süreklilik eğilimi, anlaşmaları sonuca bağlarken ve yürütürken ekonomi ve kesinlik: İşte şimdi baş tacı edilen temel değerler bunlar. Bu değerler cesaret, kahramanlar, fedakarlık, gözüpeklik, yüce gönüllük, yaşam enerjisi, fethetme arzusu, maddi şeylere kayıtsızlık, yurtseverlik, aileye, boya ve hükümdara sadakat, yönetme ve hüküm sürme gücü, tevazu vb değerlerden önce geliyor. Ancak kavramlardaki dönüşüm, aynı adı taşıdıklarında, çok daha köklüdür. “İnsanlık sevgisi” kavramında bunu gösterdik. Ama “adalet”, “nefsine hakim olmak”, “sadakat”, “dürüstlük”, “”tutumluluk” vb kavramlar da yeni bir anlam kazandılar. Eski anlayışa göre, adalet, eski Alman “suum cuique” [herkese kendininki] ve “si duo idem faciunt, non est idem” [eğer iki kişi aynı şeyi yapıyorsa aynı değildir] öğretisi uyarınca, ancak aynı şey eşitlerin başına geldiğinde ve ancak eşit oldukları sürece geçerliydi. Bu yüzden, bir insanı ancak eşitleri yargılayabilirdi, başka türlüsü adil olmazdı. Ama “bütün insanların eşitliği” şeklinde telaffuz edilen yeni fikirle rastlaşan modern adalet kavramına göre, özel bir gurup için yapılan bütün yasalar ipso facto [bizatihi] “haksız ayrımcılık” örneğidir. Modern adalet kavramı, herkese eşit muameleyi; bütün kazanç ve kayıpların, iyi ve kötülerin bütün insanlar ve guruplar arasında aynı dışsal koşullar altında –doğalarındaki ve becerilerindeki farklılıklara bakılmaksızın- eşit bölüşümünü talep eder. Böylelikle eşitleri ancak eşitlerin yargılayabileceği ilkesi, hukuk teorisinde ve pratiğinde bile, doğal olarak gün geçtikçe kaybolur. (s.108)

47.Eğer organizma makine benzeri karmaşık bir mekanizmaysa, organları da, insanların kullanmak üzere imal ettikleri yapay araçlardan tür olarak değil, sadece karmaşıklık derecelerine göre farklı olan araçlar olarak değerlendirilebilir ve değerlendirilmesi gerekir. Bu görüşe, el özünde balta ya da bıçaktan farklı değildir. Hatta mantığı ileriye götürerek, aracın sadece doğal organizmanın bir “uzantısı ve büyütülmüş hali” olduğu ve organizmanın gelişmesiyle aynı türden, nitelikten ve doğadan değerleri gerçekleştirdiği bile söylenebilir. Sonuç da aynıdır: “Çevreye uyum sağlama!” Spencer’ın biyolojisi ve sosyolojisinde başı çeken fikir budur.

Ama kolayca görülebileceği gibi, burada bir imge, organların kendi amaçlarının bilincinde olan seçmeci, örgütleyici bir zekâ yardımıyla mı yoksa salt mekanik süreçlerle mi geliştiği sorusu dikkate alınmaksızın, şeyin kendisiyle karıştırılmıştır. İki durumda da organ, uzamsal olarak iyi tanımlanmış parçalardan oluşan bir bütünlük gibi kavranmakta, iki durumda da organizmayı güya kendi içinde kapalı, sabit bir çevreye –fizikte ve kimyada verilen ölü doğanın çevresi- “uyumlu hale getirme” aracı olarak kavranmaktadır. İki öncülün ikisi de “organ” için geçerli değildir.

(...)

Organların oluşumu, uzamsal ve niteliksel olarak belirlenmiş çeşitli tözlerin parçalarının bir toplaşması değildir. organların oluşumu, enerji ilkesini ihlal etmeksizin ama entropi ilkesinin doğrultusunun tersine işleyerek eylemini uzama yayan ve tözlere (fiziksel ve kimyasal olarak belirlenmiş olmalarına bakmaksızın) bütünüyle nüfuz eden uzam-dışı bir çokluğa ait bir failin kurucu faaliyetine bağlıdır. Konuyu burada açmıyoruz. Ne olursa olsun, organların oluşumu ancak ve ancak eğer bütün bölünmezliği içinde canlı varlığın her bir organda etkin olduğunu ve –Kant’ın organizmanın doğasıyla ilgili doğru tanımına uygun olarak- parçaların yalnızca bütün için değil, “bütünün de parçalar için” orada olduğunu kabul ettiğimizde anlaşılabilir.(s.120)

48.Ayrıca, organların oluşumu verili bir ölü doğal çevreye “uyum sağlama” değildir. organı oluşturan aynı süreç, bir türün araçlar yoluyla uyum sağlamaya çalıştığı “ortam” ve “doğa” nın niteliğini ve yapısını da belirler. İnsanın araçlar kullanarak ve bütün teknik medeniyeti aracılığıyla uyum sağladığı doğal ortam, yaşamsal faaliyetini pasif olarak uygun hale getirdiği bir “veri”de ibaret değildir. Bu yaşamsal etkinliğin gidişi ve yönelimi tarafından bir fenomenler çokluğu içinden seçilmiştir. Bu fenomenlerin kendi başlarına bir yapısı yoktur, tersine bu yapı insan zekâsı ve algısının temel biçimleri tarafından belirlenir. Bergson mekanik biyolojinin temel haritasını açığa çıkarmıştır. Mekanik biyoloji yaşamsal olguları, kendisi insana özgü yaşamsal etkinliğin bir aleti olarak ortaya çıkmış ve bütünüyle o etkinliğin eğilimlerine bağımlı olan bir “zeka”ya uygun algı kavramları ve biçimlerini uygulayarak kavramaya ve açıklamaya çalışır. (s.120, 121)

49.Gerçekte, farklı türlerin yaşamsal faaliyeti, biçimiyle ve yönüyle durmaksızın gelişir ve “içimize doğan” şeyler ufkumuzu kuşattıkça bu faaliyet de “doğa” nın (yani zaman, uzam ve mekanik nedensellik tarafından belirlenmiş olgular toplamının) çevresinde akmakta olan sonsuz bir evrene doğru tekrar tekrar uzanır- henüz coğrafyacılar tarafından haritası çıkarılmamış bölgelere cesaretle yelken açan gemiciler ve kâşifler gibi. Araçlar yoluyla “uyum sağlama” ancak yaşamsal faaliyet durgunlaştığı ve yeni organlar oluşturarak ortamını artık genişletemediği zaman meydana gelir ve o zaman anlamlıdır. Ancak, görece ölmüş olanın yaşayana duyduğu ressentiment’dan esinlenmiş söz konusu teori, kendi gelişimi boyunca kendi belirlemiş olduğu sınırlar içinde hapsetmeyi ister hayatı. Organların oluşumu, aslında yaşam faaliyetinin ve organlar oluşumunun az çok kalıcı durgunluğunun sonucu olan “ortama” “uyum” olarak yorumlanır. Araçlarımızı uyarladığımız “ortam” aslında yaşayan organizmamızın evren içinde seçtiği köşeden başka bir şey değildir. O hiçbir biçimde diğer bütün canlı varlıklar gibi bizi de barındıran ve kendimizin “uyum sağladığı” bir bütün değildir.

Ressentiment kaynaklı modern dünya görüşü gerçek durumu tersine çevirir. Bütün düşünce gerileyen hayata göre biçimlenirken, “henüz üretmediği malı satar” ve canlıyı ölüye benzeterek anlamanın yolunu arar. Yaşamı evrensel mekanik süreçteki bir kaza, canlı organizmayı sabit bir ölü ortama tesadüfi bir uyum sağlama olarak açıklar. Gözler gözlüklere benzetilerek, eller çapaya, organ da araca benzetilerek açıklanır. Hep yaşamsal faaliyetteki göreli bir durgunluğun sonucu olan ve bu yüzden organların oluşumuna vekâlet eden –mekanik medeniyet ile yaşamsal faaliyetin zaferinin, sürekliliğinin ve genişlemesinin karıştırılması şaşırtıcı değil. Böylelikle, mekanik medeniyetin sonsuz “ilerleyişi” bütün yaşamsal faaliyetin asıl “amacı” haline gelir ve hesapçı zekânın sonsuz gelişmesi de hayatın “anlamı” olur.(s.121)

50.Organ ile araç arasındaki ilişkiye dair bu temel görüş, doğal olarak aracın özgül fayda değerinin hem “yaşamsal değer” hem de “kültür değer”inden üstün görülmesini getirir. Aslında, son tahlilde bu değerler kayması bu hatalı dünya görüşünün bir sonucu olmaktan çok kaynağıdır.

(...)

Biyolojik bakımdan en istikrarlı tür olan insan medeniyetler yaratmalıdır, yaratacaktır da –ama bağımlı kuvvetlerinin daha soylu kuvvetlerin serbest bırakmak üzere işe koşulması şartıyla. İnsan bu sınırlar içinde kalmalıdır, yani araç hayata ve onun gelişmesine hizmet etmelidir. Araçlara olumlu değer verilmesi ressentiment yüzünden değildir –yalnızca araçların organlar kadar değerli olduğu varsayımıdır, ressentiment’ın sonucu olan.(s.122)

51.Modern medeniyetin gelişmesiyle doğa (hükmetmek için insanın bir makineye indirgediği doğa) ve nesneler, insanın efendisi ve tanrısı haline gelmiş ve makine hayata hükmetmeye başlamıştır. “Nesneler” her geçen gün sağlamlık, zekâ, ölçü ve güzellik bakımından gelişme gösteriyor –onları yaratan insan ise giderek kendi makinesinde bir çırak haline geliyor. belki de duyarlı ve doğru düşünen çağdaşların, üzerinde genel olarak hemfikir oldukları ortak bir nokta yoktur.

Ama bu genelde kabul edilen olgunun değerlerin köklü bir biçimde altüst edilmesinden kaynaklandığı yeterince açık değildir. Kaynak ressentiment’dır –canlılık bakımından daha altta olanların, en düşkünlerin ve insan ırkının paryalarının değer yargıların kazandığı zafer. Bütün mekanistik dünya görüşü, metafizik bir hakikat olduğunu iddia ettiği oranda, ahlak alanındaki köle isyanının büyük entelektüel sembolüdür yalnızca. Hayatın madde üzerindeki kakimiyeti zayıflatılmış, ruh (her şeyden önce de irade) hayatın otomatizmi üzerindeki egemenliğini büyük oranda yitirmiştir: Mekanistik dünya görüşünün ve onu yaratan değerlerin genişleyip gelişmesinin nihai açıklaması budur.(s.123)

52.Eğer araç ile organ ilişkisindeki değer değişimini bütünlüğü içinde düşünecek olursak, modern medeniyetin ruhunun “ilerlemeyi” (Spencer’ın düşündüğü gibi) değil, insanlığın evriminde bir gerilemeyi oluşturduğu sonucuna varırız. Modern medeniyetin ruhu, zayıfın kuvveti, zekinin soylu üzerindeki hâkimiyetini, salt niceliğin nitelik üzerindeki hâkimiyetini temsil eder. Bir çürütme olgusudur, otomatik itkilerinin anarşisi karşısında her yerde insanın merkezi, yönlendirici kuvvetlerinin zayıflaması gerçeğinin de kanıtladığı gibi... Sadece araç geliştiriliyor, amaç unutuluyor. Ve bu çürüme değil de nedir! (s.124)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)