Pazar, Ocak 03, 2010

İlk Yirmi Yedi Çocuk

Aile kahvaltısından burnunu karıştırdığı için cezâ alarak kovulan altı yaşındaki Sedef adındaki çocuğun gözyaşıyla ıslanmış ellerinin duvarda bıraktığı izin sonsuza dek muhafaza edilmesini sağlamaları, en önemli özellikleridir. Tarihte yalnız bir kez yaşanır. Üçüncü tip, ona ihtiyacı olanın ölümünü bekler. Yorganın altında, kendi çemberinin içine bir okyanusa dalar gibi dalanın ve kendi derinliğini, o derinlikte boğularak test edenin yazgısı, bu tipin varlığının dayandırıldığı en önemli bilimsel kanıttır. Kireç duvarlardaki sümüklü el izleri ikiye ayrılır: Bir, kentin insanı tanıdığından daha fazla kenti tanıyan ve kendisinin uçuruma düşmesinden daha uzun süredir uçurumun kendisine düştüğü, gidiş yolunun dönüş yolundan en az elli milyon kilometre uzun sürdüğü yolculuk biçimlerinde, çocukların duvarlara yaşadıklarının ve yalnızlığın kanıtı olarak bıraktıkları el izleridir. Zaman bunların üzerinden geçer. İzi kireçten ayıran kirli çizgiye daha dikkatli bakıldığında, derinlikli bir göz, gerçekten inceliklerle donanmış bir göz, hiçbir şey göremez. Bu tip izleri sadece çocukça vahşiliğin ve mızmızlığın erdemine vakıf bağımsız özgür köy çocukları görebilir. İkinci el izi tipi, bu kez kirecin duvarda değil, duvara dokunanın ellerinde bulunduğu, duvarın da duvar değil, İstiklâl Caddesi'nde bir kitapçı vitrini gibi göründüğü biçimdir: Sokak çocukları, hiçbir acınma belirtisi göstermeden ve her türlü vicdan muhasebesinden uzakta, sadece açlığı ışık hızında kat eden bakışlarıyla düşsel parmak izlerini bu camlara, Çarşamba sabahları bırakırlar. 2009'un sonlarında, Çarşamba ve Cuma sabahları. Sokak çocukları, geceyi geçirdikleri yerlerde, tarihin ve insanlığın uzağında, gizlice yirmi yediye ayrılırlar: Araştırmamızın ana konusunun uzağında bulunan bu anlık soyağacının ele alınması başka bir makalenin yazılmasını gerekli kılsa da, burada sadece adlarını anacağımız bu yirmi yedi üst başlığın ilk on biri İstanbul, kalan on altısı Kalan Anadolu kökenli. Bir, gidecek evi olanlarla olmayanların arasındaki farkı anlayıveren çocuklar. İki, Türk bayraklarının ahlâki yanlışlarını fark ettiği zaman, dileniyor zannedilen çocuklar. Üç, hırpani görünümlü, buna karşın ideal bir tedirginliği alışkanlık haline getirmiş çocuklar. Dört, her gün eski PTT binasının pencerelerini sayan ve çıkan sayıyı defterine not alan çocuk, tek başına. Beş, gördüğü her kadına, istisnasız âşık olan, Ortadoğu'nun en hüzünlü delikanlısı Cengiz. (Daha sonra akrabası bir kızla evlendirildi.) Altı, adı ille de yazılı bir kaynakta geçsin isteyen, bunun için ölümü bile göze alan Muhammed. (Cengiz tanırdı, korsan Cd furyasının ilk zamanlarında İstanbula göç eden Cd işçilerinden.) Yedi, Muhammed'e "senin zahirin ben olacağım" diyen Ali. Sekiz, İstanbul Kafenin önünde "duran" ve buradan Volga'ya taş atan kadın. (Emekli. Prostitute Touting for Trade at Villette 1921 Museum of Modern Art New York) Dokuz, "mesela" demeyi çok seven, "mesela bu insanlar" diyerek duraksayan çocuk. On, şeker hastası olduğunu kimsenin bilmediği, sokak esnafının sıkça şeker verdiği çocuk. (Sürekli tansiyonu kötü, kafası iyi sayılıyor.) On bir, insanlarla, onlara fark ettirmeden yürüme yarışına girip, çoğunlukla kazanan çocuk. On iki, adını koyamasa da, şiirselleştirilmekten iğrenen, gerçekleşmeye çalışan çocuk. On üç, en büyük arzusu Paris'e gitmek olan, ancak türlü olağanüstü hikayelerle Varşova'ya, Novgorod'a, Bursa'ya gitmiş, orada Kurban Bayramında gebe kesince işi bırakıp geri dönen çocuk. On dört, hayali bir saatli bombanın sürekli geriye sayılan otuz saniyesi sonunda "Bom!" diye bağırarak bulabildiği sivilleri korkutan çocuk. On beş, sivil toplum örgütü gönüllülerini kandırmayı kendine iş edinmiş çocuk. (O kadar aptallar ki.) On altı, hikayesizliğinin altında içi sızlayan, bir hikayenin boşluğundan iç organlarına yer kalmayan çocuk. (Acil Serviste hasta yatağında nöbetçi hemşireden dayak yemesi Posta Gazetesine yansımıştı.) On yedi, Enfanté, yitirilmiş umudun son üyesi ve yeniden dövülmüş kılıcın sahibi. On sekiz, sokak çocuğu olduğunun farkında olmayan, buna karşın "sokak" olduğunu zanneden, İmam Adnan. On dokuz, defalarca polislerin silahlarını çalmaya çalışmış, hiç başaramamış, buna karşın caddedeki tüm polisleri tedirgin etmeyi başarmasıyla övünen çocuk. (Adı bilinmiyordu.) Yirmi, tüm uğraşı adaşlarını bulup onların gözlerine bakmak olan, ancak dünyada hiç adaşı olmadığından habersiz çocuk. (Nüfus memurunun hatası.) Yirmi bir, mesleğinde uzmanlaşmış bir "yağmur oluğu altında bekleyici" olan, ela gözlü olduğunun özellikle belirtilmesini rica eden Yusuf Kıran. Yirmi iki, sınıflandırılamamış bir çocuk. Yirmi üç, tek gözlü, tek kollu, tek bacaklı, geçen seneki olaydan sonra tek böbrekli, sağır ve dilsiz, geceleri Yusuf'la uyumaktan hoşlanan çocuk. Yirmi dört, sadece yirmiye kadar saymasını bildiğinden, bu sayıdan önceki bir sıraya dahil edilmeyi rica eden, Numan. Yirmi beş, sahafları dolaşıp ne kadar çok yazı olduğunu şaşkınlıkla gören ve kahkahalar atan, güzeller güzeli, Deniz. Yirmi altı, yazsa, dünyanın en büyük roman yazarı olacağı herkesçe kabul edilen ancak okuma yazma bilmeyen çocuk. Yirmi yedi, sınıflandırılamamış bir çocuk. "Kategorize" etmek, Yunanca kökünde, "suçlamak" anlamını taşır: suçlamak, üçe ayrılır: Parmağını gürültüyle insanın burnuna doğru uzatarak, gözlerini yere dikip bir hayalkırıklığı şelalasi gibi toprağa dökülerek ve artık varlığına işlemiş bir adı unutmak için kalan bütün adları anımsamaya çalışarak. Anımsamak en az elliye ayrılır.

1 yorum:

  1. …“önümüz düşüncesi” yol kenarında bekleyen bir cadının başındaki bitler kadar tehlikeli olabilecekse de, cadının kafasında geçenlere dair bilgisizliğimiz bizi biti düşünmeye itiyor. Üç varlığın mekan-zaman dinamiklerinin, (cadı, bit ve çoğul olarak düşünenin) kendi aralarında uzlaştığı alan olarak baş ve uzantısı olarak düşünme henüz bütünüyle akışkan değil. Suyun akan bir şey olmadığını ilk söyleyen Herakleytos’tan bu yana deniz kızlarını nasıl düşüneceğimizi bilemiyoruz. Sirenelere yönelik korku bugün yatışmışken, en derin kulakların sessizliği kendi sağırlıklarıyla kodlamaları, bir şey söyleyeceklerse de yine bu çoktan söylemiş olduklarıyla karşılaşmaları ve bu çakışmadan bir sentez beklemeleri boşuna; eğer böyle sürecekse, daha hiçbir şey düşünülmemiştir demek.

    YanıtlaSil

"Words Words Words" (Hamlet)