Pazar, Mayıs 09, 2010

Hakikatler Etiği

Alain Badiou

ADLARI, onları istismar eden bir kullanımdan çekip çıkarmak felsefeci için güç bir görevdir. Platon bile sofistlerin kaçamak ve sapkın kullanımları karşısında adalet kelimesini istediği anlamda kullanabilmek için bayağı zahmet çekmek zorunda kalmıştır.

Yine de etik kelimesini, bu bölümden önce söylenen bütün şeylere karşın korumaya çalışalım, ne de olsa Aristoteles’ten sonra bu kelimeyi makul bir biçimde kullananlar uzun ve onurlu bir gelenek oluşturuyor.

I. Varlık, Olay, Hakikat, Özne

“Genelde” etik diye bir şey yoksa, bunun nedeni onu kendisine kalkan edecek soyut bir Özne’nin yokluğudur. Sadece, belli koşulların bir özne olmaya –daha doğrusu, bir özne oluşumuna girmeye– çağırdığı belli türde bir hayvan vardır. Demek ki, belli bir anda, sahip olduğu ne varsa –bedeni, yetenekleri– bir hakikatin yoluna koyulmasını mümkün kılmaya çağrılır. İnsan, henüz olmadığı ölümsüz olmaya işte bu anda çağrılır.

Bu “koşullar” nelerdir? Bunlar bir hakikatin koşullarıdır. Ama bundan ne anlamamız gerekiyor? Olan’ın (çokluklar, sonsuz farklılıklar, “nesnel” durumlar –mesela, bir aşk karşılamasından önce, ötekiyle kurulan sıradan bir ilişki durumu) böyle bir koşulu tanımlayamayacağı açıktır. Bu tür bir nesnellikte, her hayvan nasibine düşenle idare eder. Demek ki, birini bir öznenin oluşumuna çağıran her neyse, onun, fazladan bir şey, durumlar ve durumların içindeki alışılmış davranış biçimleriyle izah edilemeyecek şekilde ortaya çıkan bir şey olduğunu varsaymamız gerekir. Şöyle diyelim: Hayvanın ötesine geçen (ama hayvan onun tek temeli olarak kalır) bir özne’nin, bir şeyin olmuş olmasına, “olan” içindeki bildik kaydına indirgenemeyen bir şeyin olmuş olmasına ihtiyacı vardır. Gelin bu eklentiye olay diyelim ve hakikat değil sadece kanaatler meselesi olan çoklu-varlık ile bizi yeni bir varlık tarzına karar vermeye zorlayan olay arasında bir ayrım yapalım. Bu tür olaylar gayet iyi ve doğru bir biçimde anlatılmıştır: 1792 Fransız Devrimi, Héloїse ve Abélardus’un üslubunu icat etmesi… Ama ayrıca: Çin’deki Kültür Devrimi (1965-67), kişisel bir aşk macerası, matematikçi Grothendieck’in Topos teorisini yaratması, Schönber’in on iki tonlu gamı icat etmesi.

O halde bir hakikat süreci hangi “karar”dan kaynaklanır? Bundan böyle durumla, durumun olaysal (evenementiel) eklentisi perspektifinden ilişki kurma kararından. Buna sadakat diyelim. Bir olaya sadık olmak demek, bu olayın eklendiği durumun içinde, durumu olaya “göre” düşünerek (gerçi her tür düşünce bir pratiktir, bir sınamadır) hareket etmek demektir. Bu da, tabii ki (olay durumun bütün normal yasaları tarafından dışlandığı için) özneyi yeni bir var olma ve durum içinde davranma tarzı icat etmeye zorlar.

Bir aşk karşılaşmasının etkisi altındayken, eğer ona gerçekten sadık kalmak istiyorsam, bildik durumumu “yaşama” tarzımı bütünüyle yeniden işlemem gerektiği açıktır. Eğer “Kültür Devrimi” olayına sadık kalmak istiyorsam, o halde en azından siyaseti (özellikle de işçilerle ilişki kurma işini) sosyalist ve sendikalist geleneklerin önerdiğinden bütünüyle farklı bir tarzda yapmam gerekir. Yine “Schönberg” adıyla bilinen müziksel olaya sadık olan Berg ve Webern sanki hiçbir şey olmamış gibi on dokuzuncu yüzyıl sonu neo-Romantizmin sürdüremezlerdi. Einstein’in 1905 tarihli metinlerinden sonra, eğer bu metinlerin radikal yeniliklerine sadıksam, klasik çerçevesi içinde kalarak fizik yapmaya devam edemem. Bir olaya sadakat, (ister siyasi, ister aşkî, ister sanatsal, ister bilimsel olsun) olayın gerçekleştiği özgül düzen içinde meydana gelen (hem düşünülmüş hem uygulanmış) gerçek bir kopuştur.

Bir olaya sadık kalmanın gerçek sürecine –bu sadakatin durum içinde ürettiği şeye– “hakikat” (bir hakikat) diyeceğim. Örneğin, 1996 ile 1976 arasında Fransız Maoucularının iç içe geçen iki olaya, Çin’deki Kültür Devrimi’ne Ve Fransa’daki Mayıs ‘68’e yönelik bir sadakati düşünüp uygulamaya çalışan siyaseti. Ya da yirminci yüzyıl başlarında yaşamış büyük Viyanalı bestecilere sadakat demek olan mahut “çağdaş” müzik (bu ad tuhaf ama çok sık kullanılıyor). Ya da kelimeye Grothendieck’in verdiği anlamda) bir Evren kavramına sadık kalan, 1950’li ve 1960’lı yılların cebirsel geometrisi vs. Esasen, bir hakikat, olaysal eklentinin durum içinde izlediği maddi güzergâhtır. Yani içkin bir kopuştur. “İçkin”dir, çünkü hakikat başka bir yerde değil durumun içinde ortaya çıkar – bir hakikatler cenneti yoktur. “Kopuş”tur, çünkü hakikat-sürecini teşvik eden şey –olay– durumun egemen diline ve yerleşik bilgilerine göre hiçbir anlam taşımaz.

Demek ki bir hakikat-sürecinin durumun kurumsallaşmış bilgilerinden farklı cinste olduğunu söyleyebiliriz. Ya da –Lacan’ın bir tabirini kullanacak olursak– bu bilgilerde bir “delik” (trouée) açtığını söyleyebiliriz.

Bir sadakatin taşıyıcısına, yani bir hakikat sürecini taşıyan kişiye “özne” diyorum. O halde, özne hiçbir surette süreçten önce var olmaz. Olaydan “önce” durum içinde kesinlikle yoktur. Diyebiliriz ki hakikat süreci bir özneye sebep olur.

Bu şekilde tasarlanan “özne”nin, psikolojik özneyle, hatta (Descartes’in kullandığı anlamda) düşünümsel özneyle veya (Kant’ın verdiği anlamda) aşkın özneyle çakışmadığını anlamak önemlidir. Örneğin, bir aşk karşılaşmasına sadakati sebep olduğu özne, aşkın öznesi, klasik ahlakçıların anlattığı “aşık” özne değildir. Zira bu tür psikolojik özne insan doğasının sahası içine, ihtirasın mantığı içine girer, oysa benim bahsettiğim şeyin “doğal” bir ön-varoluşu yoktur. Aşıklar, her ikisini de aşan tek bir aşk öznesinin oluşumuna girerler.

Keza, devrimci bir siyasetin öznesi de militan birey değildir; hele sınıf-öznesi denen hayal hiç değildir. Farklı farklı adlar alan (bazen “Parti”, bazen başka bir yapı) müstesna bir üretimdir. Militan bu öznenin oluşumuna girer elbette, ama yine bu özne onu aşar (onu ölümsüzlük mertebesine ulaştıran şey, tam da bu aşırılık, bu fazladır.

Yine, bir sanatsal sürecin öznesi sanatçı (“deha” vs.) değildir. Aslında, sanatın özne-noktaları sanat eserleridir. Ve sanatçı bu öznelerin oluşumuna girer (eserler “onun”dur), ama biz bunları hiçbir şekilde “o”na indirgeyemeyiz (hem, bu hangi “o”dur” ki?).

Olaylar durumların indirgenemez tekillikleri, durum içinde “yasa-ötesi” olanlardır. Her sadık hakikat sürecinin yerel oluşumları (hakikat “noktaları”) olan özneler, tikel ve kıyaslanmaz tümevarımlardır.

İşte bir “hakikatler etiği”nden bahsetmek –belki de– ancak bu tür öznelerle bağlantılı olarak meşru olur.

II. Bir Hakikat Etiğinin Biçimsel Tanımı

Genelde “bir hakikat etiği” diyeceğim şey, bir hakikat-sürecinin devamını teşvik eden ilkedir – yahut, daha kesin ve karmaşık bir ifadeyle, birinin, bu hakikat sürecinin sebep olduğu özne oluşumunda mevcut oluşuna tutarlılık kazandıran şeydir.

Bu formülü açalım.

1. “Biri”nden ne anlaşılması gerekir? “Biri” insan türüne ait bir hayvandır, yerleşik bilgiler tarafından türe ait olduğu belirtilen bu tikel çokluk türüdür. Bir “hakikat noktası”nın oluşumuna işte bu beden ve onun muktedir olduğu her şey girer – tabii her zaman için, sadık bir süreç şeklindeki kalıcı formuna bürünmüş içkin bir kopuşun ve bununla beraber bir olayın meydana gelmiş olduğu varsayılıyor.

Nitekim “biri”, düşüncesi tetiklenmiş, gösterişli bir yangına yakalanmış, onunla büyülenmiş olan ve böylece bir sanat anının karmaşık düzenlenişine giren bu seyirci olabilir. Ya da bıkıp usanmadan bir matematik problemiyle uğraşan, karanlıkta çalışmanın getirdiği nankör ve tüketici kafa karışıklığından sonra tam zamanında çözümü bularak aydınlığa kavuşan bu araştırmacı olabilir. Ya da aşklarını ilan ettikleri ânı ötekinin varlığı sebebiyle daha güçlü bir biçimde hatırladığı için gerçeklik anlayışı karışmış ve altüst olmuş şu sevgili olabilir. Ya da zorlu bir toplantının sonunda, herkesin de kabul ettiği gibi, mevcut durumda izlenmesi gereken şeyi ilan eden ve o âna kadar bir türlü bulunamamış öneriyi ifade edecek sözleri bulmayı beceren bu militan olabilir.

Temel noktalarından biri olarak hakikat-sürecine ait olduğuna tanıklık eden şeye bu şekilde katılmış olan “biri”, aynı zamanda hem kendisidir, sadece kendisidir, diğer bütün tekillikler arasında fark edilebilen çoklu bir tekilliktir, hem de kendini aşmıştır, kendinden fazla bir şeydir; çünkü sadakatin o belirsiz yolu onun içinden geçer, onun tekil bedenini mıhlar ve onu zamanın içinden bir sonsuzluk anına kaydeder.

Şunu söyleyelim: Onun hakkında bilebileceklerimiz bütünüyle olup bitenlere bağlıdır; ortada maddi olarak bu bilgi göndergesinden başka bir şey yoktur, ama bütün bunlar bir hakikat sürecinin içkin kopuşu içinde cereyan eder. Öyle ki, hem kendi (siyasi, bilimsel, sanatsal, aşkî…) durumuna hem de oluşan hakikate ait olan “biri”, onun içinden, yani o bilinen çokluk içinden “geçen” bu hakikat tarafından içeriden ve gözle görünmez bir biçimde yarılır ya da delinir.

Daha yalın ifade edersek: “Biri” [önceden], hem bir duruma hem de bir hakikatin tehlikeli yoluna böyle aynı anda ait olabileceğini, böyle özneleşebileceğini bilecek konumda değildir.

Bir özne oluşumuna girdiği ölçüde, kendi kendini özneleştirdiği ölçüde, “biri” vardır ama bunu bilmez.

2. “Tutarlılık”tan ne anlamamız gerekir? Basit: Bir bilinmeyen yasası vardır. Zira eğer “biri” bir hakikat öznesinin oluşumuna ancak kendini olay-sonrası bir sadakate “bütünüyle” açarak giriyorsa, o zaman geriye, bu “biri”nin bu sınama deneyimi sayesinde ne hale geleceğini bilme sorunu kalıyor demektir.

İnsan denen hayvanın normal davranışı Spinoza’nın “varlıkta sebat” dediği şeyle ilgili bir meseledir, yani çıkarının peşine düşmekten ya da kendini korumaktan başka bir şey değildir. Bu sebat, kendini bildiği sürece “biri”ni yönlendiren yasadır. Ama hakikatin sınaması bu yasa kapsamına girmez. Duruma ait olmak herkesin doğal kaderidir, ama bir hakikat öznesinin oluşumuna ait olmak belli bir rotayla, kalıcı bir kopuşla ilgilidir ve bu oluşumun o basit benlik-sebatına nasıl ilave edileceğine ya da onunla nasıl birleştirebileceğini bilmek çok güçtür.

Bu ilave ya da bileşim ilkesine “tutarlılık” (ya da “öznel tutarlılık”) adını vereceğim. Mesela, matematik tutkunumuzun varlıkta sebattan kopan ya da ona karşı çıkan şeydeki sebatına, başka deyişle bir hakikat-sürecine ait oluşuna angaje olma tarzı. Ya da aşığımızın bir aşk öznesine kaydedilmiş olmasının sürekli sınanması içinde bütünüyle “kendisi” olma tarzı

Son tahlilde, tutarlılık kişinin tekilliğinin (hayvani “biri”nin) bir hakikat öznesinin sürdürülmesine angaje olmasıdır. Ya da: Bilinenin sebatını bilinmeyene özgü bir süreye teslim etmektedir.

Lacan etik düsturunu ileri sürerken bu noktaya değiniyordu: “Arzundan vazgeçme!” (“ne pas céder sur son désir”). Çünkü arzu bilinçdışının arzusunu kurar; yani bilhassa bilinmeyendir, böylece “Arzundan vazgeçme! Buna şunu da ekleyebiliriz: Bilinmeyen denen ateşten gömlek olaysal eklentinin uzak sonucudur, “biri”nin bu ortadan kaybolan eklentiye sadakat yüzünden delinmesidir (trouée) ve “Vazgeçme!” sonuç olarak şu anlama gelir; Bir hakikat-sürecine yakalanmaktan vazgeçme!

Ama hakikat-süreci sadakat olduğuna göre, o zaman eğer “Vazgeçme!”sözü bir tutarlılık düsturu, dolayısıyla bir hakikat etiğinin düsturu ise, “biri” için meselenin bir sadakate sadık kalma meselesi olduğunu da söyleyebiliriz pekâlâ. Bunu da ancak kendi süreklilik ilkesine, neyse o olmakta sebatına sık sıkıya sarılarak başarabilir. Bilineni bilinmeyene bağlayarak (zira tutarlılık tam da bir bağlamadır) başarabilir.

Artık bir hakikat etiğini telafuz etmek kolay: “Sebatını aşan şeyde sebat edebilmek için elinden geleni yap. Kesintiye uğratmakta sebat et. Seni yakalayıp parçalanmış olanı senin kendi varlığında yakala.”

Tutarlılık “tekniği”, söz konusu “biri”nin “hayvani” özelliklerine bağlı olarak her zaman münferittir. Bir hakikat-süreci tarafından çağrılıp yakalandıktan sonra kısmen başardığı özne-oluşun tutarlılığına, bu tikel “biri” kederini ve heyecanını, bu öteki uzun boyunu ve sakin mizacını, bir başkası doymak bilmez hâkimiyet isteğini, daha başkası da melankolisini ya da ürkekliğini, vb. katacaktır. İnsan çokluğunun bütün malzemeleri bir “tutarlılık” tarafından işlenebilir, bağlanabilir – bu arada tutarlılık, şüphesiz bu işlemenin karşısına en berbatından ataleti de koyar ve “biri”ni, sürekli bir vazgeçme, sırf “normal” duruma ait olmaya dönme, bilinmeyenin etkilerini silme ayartısına da maruz bırakır.

Etiğin yerini, bir “biri”nin bütün varlığını oluşturan çoklu malzemenin iki işlevi arasındaki kronik çatışma gösterir: Bir yandan söz konusu malzemenin basit kullanımı, “biri”nin duruma ait oluşu, ya da çıkar ilkesi diyebileceğimiz şey; öte yanda, tutarlılık, bilinenin bilinmeyene bağlanması, öznel ilke diyebileceğimiz şey.

Tutarlılığın tezahürlerini tasvir etmek, bir hakikatler etiği fenomenolojisinin taslağını çıkarmak artık basit bir meseledir.

III. Etik “Tutarlılık” Deneyimi

İlk örneği ele alalım.

1. Eğer çıkarı “varlıkta sebat” (bu da hatırlarsak, çokluk durumlarına ait olmaktan ibarettir) olarak tanımlarsak, o zaman etik tutarlılığın çıkar-gözetmeyen çıkar olarak tezahür ettiğini anlayabiliriz. Bu tutarlılık sebatın motive edici güçlerini (bir insan-hayvanın, “biri”nin münfetir özelliklerini) işin içine katması anlamında çıkarla ilgilidir. Ama radikal bir anlamda çıkar gözetmez, çünkü bu özellikleri bir sadakat içinde hayvani “çıkarlar”la hiçbir alakası olmayan, bu çıkarların sürmesine kayıtsız kalan, kendine sonsuzluğu hedef peylemiş olan sadakate.

Burada çıkar [intérêt] sözcüğünün muğlaklığı üzerinde oynayabiliriz. Matematik tutkunu, koltuğunun kenarına ilişmiş tiyatro seyircisi, suret değiştirmiş âşık, heyecanlı militan, yaptıkları şeye –kendi içlerinde bilinmeyen Ölümsüz’ün, muktedir olduklarını bilmedikleri şeyin zuhur edişine– kesinlikle müthiş bir ilgi [intérêt] gösterirler. Dünyada başka hiçbir şey varoluşun yoğunluğunu, Hamlet’le karşılaşmamı sağlayan bu aktörden, iki kişi olmanın ne demek olduğuna dair bu algıdan, sayısız dallanıp budaklanışlarını birdenbire keşfettiğim bu cebirsel geometri probleminden ya da yaptığım siyasi beyanın gerçekten de insanları bir araya getirip onları dönüştürdüğünü onaylayan, fabrika girişi önündeki bu açık hava toplantısından daha fazla uyaramaz. Yine de, ölümlü ve yırtıcı bir hayvan olarak sahip olduğum çıkarlar / ilgiler açısından, burada olup bitenler beni ilgilendirmez; hiçbir bilgi bana bu koşulların benimle bir alakası olduğunu söylemez. Burada bütünüyle mevcudumdur, bir hakikatin içimden geçmesinin sebep olduğu o beni aşan fazla sayesinde kurucu unsurlarımı birbirine bağlarım. Ama bunun sonucu olarak, aynı zamanda da askıya alınmış, parçalanmış, hükümsüz kılınmış, kendi çıkarımı gözetemez / kendime ilgi gösteremez (dés-intéressé) hale getirilmiş durumdayımdır. Çünkü, etik tutarlılığın tanımı olan sadakate sadakat içinde, kendimle ilgilenip kendi çıkarlarımın peşine düşemem. Varlıkta sebatım demek olan bütün çıkar gözetme / ilgi duyma kapasitem, bu bilimsel problemin çözümünün ilerideki olası sonuçlarına, dünyanın aşktaki iki-kişi-oluşun ışığı altında incelenmesine, bir gece ölümsüz Hamlet’le karşılaşmamdan ne çıkaracağıma ya da fabrika önündeki toplantı dağıldıktan sonra siyasi sürecin bir sonraki aşamasına odaklanmıştır.

Hakikatler etiğinde her zaman tek bir soru vardır: “Biri” olma sıfatımla, kendi varlığımı aşmayı nasıl sürdüreceğim? Bildiğim şeyleri, bilinmeyene yakalanmanın etkileri üzerinden tutarlı bir biçimde birbirine nasıl bağlayacağım?

Bu soru şöyle de sorulabilir: Düşünmeyi nasıl sürdüreceğim? Yani, bir hakikatin bir öznenin oluşumu içinde benim üzerimden meydana getirdiği Ölümsüz’ü, kendi çoklu-varlığımın tekil zamanı içinde ve sadece bu varlığın maddi kaynaklarıyla korumayı nasıl sürdüreceğim?

2. Gördüğümüz gibi, her hakikat yerleşik bilgileri azleder ve böyle kanaatlere karşı çıkar. Çünkü kanaatler dediğimiz şeyler hakikati / doğruluğu olmayan temsiller, dolaşımdaki bilginin anarşik artıklarıdır.

Artık kanaatler toplumsallığın çimentosudur. İstisnasız bütün insan-hayvanları ayakta tutan şeylerdir, başka türlü iş göremeyiz: Hava durumu; son filmler; çocuk hastalıkları; düşük ücretler; hükümetin kötülüğü; tuttuğumuz futbol takımının performansı; tatiller; eve çok uzak ya da yakın yerlerde yapılan gaddarlıklar; Cumhuriyetçi okul sisteminin başına gelen aksilikler; bir hardrock grubunun son albümü; kişinin ne denli hassas bir ruhu olduğu; çok fazla göçmen olup olmadığı; kurumsal başarılar; küçük faydalı reçeteler; en son nelerin okunduğu; ihtiyacınız olan şeyleri iyi bir fiyata bulduğunuz dükkanlar; arabalar; seks; gün ışığı… Bütün bunlar Şehrin hayvanları arasında dolaşmazsa biz sefil yaratıkların hali nice olur? Kendimizi hangi kasvetli sessizliğe mahkûm etmiş oluruz? Kanaat her türlü iletişimin asli malzemesidir.

Bugün iletişim teriminin sahip olduğu ayrıcalığın hepimiz farkındayız ve kimilerinin onda demokrasi ve etiğin temelini gördüklerini biliyoruz. Evet, sık sık önemli olanın “iletişim kurmak” olduğu, her etiğin “iletişimsel etik” olduğu ileri sürülüyor. “İletişim kuralım, iyi güzel de neyi ileteceğiz?” diye soracak olursak cevap kolaydır: Kanaatleri, bu özel çokluğun, insan-hayvanın, çıkarlarının inatçı belirlenimi içinde araştırdığı bütün çokluklar alanıyla ilgili kanaatleri.

Zerre kadar hakikat / doğruluk –hatta yanlışlık– barındırmayan kanaatleri ileteceğiz. Kanaat doğru ile yanlışın aşağısındadır, çünkü tek görevi iletilebilir olmaktır. Oysa bir hakikat- sürecinden kaynaklanan şey, iletilemez. İletişim sadece kanaatlere uygundur (yine söylüyorum, onlarsız yapamayız). Hakikatlerle ilgili her şeyde, bir karşılaşma olmalıdır. Olmaya muktedir olduğum Ölümsüz, içimde, iletişimsel toplumsallığın etkileriyle kışkırtılamaz, doğrudan doğruya sadakat tarafından yakalanması gerekir. Yani çoklu-varlığı içinde, içkin bir kopuşun güzergâhı tarafından parçalanması ve son olarak, bilgisi dahilinde olsun olmasın, olaysal eklenti tarafından çağrılması (requis) gerekir. Bir hakikat öznesinin oluşumuna girmek, ancak başınıza gelen bir şey olabilir.

Birinin bir sadakat tarafından yakalandığı somut koşullar bunu doğrular: Bir aşk karşılaşması, aniden kapıldığınız, bu şiirin size hitaben yazıldığı hissi, başlangıçta bulanık gelen güzelliği sizi sonradan sarmalayan bir bilimsel teori ya da bir siyaset mekânının aktif zekâsı… Felsefe de istisna değildir, çünkü herkesin bildiği gibi felsefi açıdan çıkar gözetmeyen bir çıkarın gereklerine katlanabilmek için, en azından ömrünüzde bir kere, bir Üstat’ın sesiyle karşılaşmış olmanız gerekir.

Sonuç olarak, bir hakikat etiği bir “iletişim etiği”nin tam tersidir. Eğer –Lacan’ın ileri sürdüğü gibi– Gerçek’e sadece bir karşılaşma yoluyla ulaşıldığı doğruysa, hakikat etiği bir Gerçek etiğidir. Ve o etik “Devam et!” buyruğunun içeriğini oluşturan tutarlılık, ancak bu Gerçek’in izini sürerek devam eder.

Şöyle de diyebiliriz: “Karşılaştığın şeyi asla unutma.” Ama bunu ancak unutmamanın hafıza (ah gazetecilerin dilinden düşmeyen o dayanılmaz “hafıza etiği”!) olmadığını anladığımız taktirde söyleyebiliriz. Unutmanın, çoklu-varlığımın düzenlemesini, içinde barındırdığı ve bir karşılaşmanın delip geçişinin (transpercement) özne olarak meydana getirdiği Ölümsüz’e göre düşünmekten ve uygulamaktan ibarettir.

Önceki kitaplarımdan birinde formülüm şöyleydi: “Asla iki kere inanmayacağın şeyi sev”. Bu bakımından bir hakikat etiği kanaate ve bir kanaat şemasından başka bir şey olmayan genelde etiğe kesinlikle karşıdır. Çünkü kanaatin düsturu şudur: “Sadece inanageldiğin şeyi sev.”

IV. Çilecilik mi?

Hakikatler etiği çileci midir? Bizden her zaman feragat mı talep eder? Bu soru, felsefenin doğumundan beri süren çok önemli bir tartışmanın konusudur. Felsefecenin, hakikat peşindeki insanın hazcı tirandan “daha mutlu” olduğunu ve bu nedenle duyumsal hayvanın hayatını İde’lere adamakla asli hiçbir şeyden feragat etmiş olmadığını kanıtlamaya kararlı olan Platon’un bile dertlerinden biri buydu.

Çıkarlarımızın peşine düşmekten –hakikatin dışında, çoklu-varlığımızın tamamını oluşturan bu uğraştan– vazgeçmemiz gerektiği inancına “feragat” diyelim. Bir hakikat beni yakaladığında feragat mi söz konusudur? Kesinlikle hayır, çünkü bu yakalanma eşi görülmedik varoluş yoğunluklarıyla tezahür eder. Bunları adlandırabiliriz: aşkta mutluluk vardır; bilimde sevinç (Spinoza’nın kullandığı, düşünsel güzellik anlamında); siyasette şevk; sanatta da haz vardır. Bu “hakikat duygulanımları”, birinin bir özne oluşumuna girdiğine işaret ettikleri anda, her türlü feragat kaygısını boşa çıkarırlar. Deneyimler bunu yeterince, hatta bol bol gösterir.

Ama etik salt yakalanmayla ilgili bir şey değildir. Öznel tutarlılığı düzenler, çünkü düsturu “Devam et!”tir. Bu devamın “varlıkta sebat” adamakıllı altüst etmeyi gerektirdiğini görmüştük. Çoklu-varlığımızın malzemeleri artık o basit çıkarımızın peşine düşme işi tarafından değil özne oluşumu tarafından, bir sadakate sadakat tarafından düzenlenir. Peki bu altüst ediş feragatle aynı kapıya mı çıkar?

Burada tam manasıyla karar verilemez bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu söylemek gerekir: “Karar verilemez” derken, hiçbir hesabın işin içine esaslı bir feragatin karışıp karışmadığına karar vermemizi sağlayamayacağını kastediyoruz.

Bir yandan, hakikatler etiğinin, insanı kanaatler ile kendisi arasına, ona düpedüz asosyal denmesini gerektirecek kadar dikkate değer bir mesafe koymaya zorladığı kesindir. Bu asosyalliğe her zaman dikkat çekilmiştir – gezegenlerin hareketlerinin sırrına nüfuz etmeye çalışırken kuyuya düşen Thales imgesinde; “Âşıkların gözü sadece birbirlerini görür” özdeyişinde; büyük devrimci militanların yalıtılmış olma kaderlerinde; “yalnız deha” temasında vs. En basitinden, günümüzde “entelektüeller”e yönelik alaycı yaklaşımlarda, ya da militanın ille de “dogmatik” ya da “terörist” biri olarak temsil edilişinde aynı şeyi görebilirsiniz. İmdi, asosyallik, çıkarlarının peşine düşme işinde sürekli kısıtlamalara maruz kalır, çünkü çıkar peşinde koşma işi tam da toplumsal oyun tarafından ve iletişim tarafından yönlendirilir. Burada sorun bir bastırma sorunundan çok (bu da kesinlikle söz konusu olmasına ve aşırı biçimlere bürünebilmesine rağmen), olay-sonrası sadakat ile işlerin normal gidişatı arasında, hakikat ile bilgi arasında aşılmaz, tam manasıyla ontolojik bir çarpışma olması sorunudur.

Öte yandan, özne oluşumuna dahil olan “ben” ile çıkarların peşine düşen benin özdeş olduğunu fark etmemiz gerekir: bizim için, “biri”nin iki ayrı sureti olamaz. Her halükârda aynı canlı çokluklar çağrının muhatabı olurlar. Çoklu-oluşumumun bu ikirciliği, çıkarın artık çıkar-gözetmeyen-çıkardan açıkça ayrı bir şey olarak temsil edilememesini sağlar. Kendime dair her temsil, sonsuz sayıdaki kurucu çokluğa kurgusal olarak bir birlik dayatmaktadır. Bu kurgunun genelde çıkar tarafından bir arada tutulduğuna şüphe yoktur. Ama bu kurucu bileşenler muğlaktır (bir sadakat içindeki mevcudiyetinin bağlamaya da yine bunlar hizmet eder); öyle olur ki, aynı çıkar kuralı altında, söz konusu kurgusal birlik, toplumsallaşmış hayvan etrafında değil, özne etrafında, Ölümsüz etrafında sağlanır.

Temelde, bir hakikatler etiği için ille de çilecilik gerekmemesi olasılığı, çıkar şemasının, hakikatler etiğinin tutarlılık verdiği şeyden başka kurgusal birleştirecek malzemesi olmadığını gösterir. Bu da demektir ki çıkar-gözetmeyen-çıkar, basbayağı çıkar olarak temsil edilebilir. Böyle olduğunda, çilecilikten bahsedemeyiz: ne de olsa, çıkar ilkesi her türlü bilinçli pratiğe hükmeder.

Ama burada karşımıza çıkan basit bir olasılıktır, hiçbir şekilde zorunluluk olarak görülemez. Unutmayalım ki çoklu-varlığımın bütün bileşenleri asla bir araya getirilemez – çıkarlarımın peşine düşerek getirilemediği gibi, bir hakikat öznesinin tutarlılığıyla da getirilemez. Ve şu ya da bu “uykuya yatmış” bileşenin –çıkarların toplumsallaşmış baskısıyla ya da bir sadakatin süregiden aşaması olarak– zorla talep edilmesi, kendi öz-temsilimi örgütlememi sağlamış olan bütün eski kurgusal montajlarımı her zaman bozabilir. Bu noktadan yola çıkıldığında, çıkar-gözetmeyen-çıkarın basbayağı çıkar olarak algılanması sona erebilir, yarılma temsil edilebilir duruma geçebilir ve çilecilik gündeme gelebilir – ama onunla birlikte tersi de gelir: Vazgeçme, özne oluşumundan çekilme, müstehcen bir arzunun çekimi yüzünden bir aşk ilişkisini koparma, “ikbal peşinde koşmanın” vaat ettiği rahatlık yüzünden siyasi bir davaya ihanet etme, kararlı bilimsel araştırmanın yerine ikbal ve ödül kazanma kaygısını koyma ya da avangardı “modası geçmiş” ilan edip reddeden bir propagandanın örtüsü altında akademizme gerileme ayartısı.

Ama demek ki çileciliğin başlangıcı, hakikat öznesinin saf benlik arzusu olduğunun açığa çıkmasıyla özdeştir. Özne, artık temsil edici kurgunun açığa çıkmasıyla özdeştir. Özne, artık temsil edici kurgunun muğlaklıkları tarafından korunmadığında, deyim yerindeyse kendi yağıyla kavrularak yoluna devam etmelidir. Karar-verilemezle kastedilen tam olarak şudur: Öznenin kendi tutarlılığı içinde sebat etmeye yönelik bu arzusu, toplumsal şansları kapışırcasına değerlendirme yönündeki hayvani arzusuyla uyumlu mudur? Bu noktadan sonra cesaret ihtiyacı iyice artar. Eğer elinizden geliyorsa, şu sözleri yazan Lacan’ın iyimserliğinden destek alın: “Arzu, yani arzu enen şey (Lacan burada öznel bilinmeyenden bahsediyor), hayatın korkaklar yaratmasının hiçbir anlamı olmayacağını kanıtlamaya yeter.

Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme

Çev: Tuncay Birkan, Metis.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)