Pazar, Mayıs 09, 2010

Ölümsüz…

  • … Demek ki felsefe arzusu dünyada başlıca dört engelle karşı karşıya. Bunlar da mal mülkün hükümranlığı, iletişimin hükümranlığı, teknik uzmanlaşma ihtiyacı ve gerçekçi güvenlik hesapları yapma zorunluluğu.

  • … Ama insanlıkdışı olanla karşılaştığımızda kendi adımıza konum alabilmek için, karar vermeyi sağlayacak sabit bir noktaya ihtiyaç vardır. Hem kararı hem de rızayı kurala bağlayacak koşulsuz bir ilkeye ihtiyaç vardır. Bugün herkesin etiğe dönmenin zorunluluğu dediği şey bu. Ama yanılgıya düşmeyelim. Felsefi olarak, etiğe dönmek koşulsuz bir ilkenin geri dönüşünü zorunlu kılar. İnsanın ilkenin apaçıklığı ışığında şu doğru, şu da yanlış diyebilmesi gereken bir an vardır. Kaçamaklı sözler ve hesaplarla sonsuza kadar geri gidemeyiz. Koşulsuz olarak doğru oldukları söylenebilecek sözceler de olmalıdır. Belli bir mesele hakkında konum almak ve bu konum üzerinde anlaşmaya varmak gerektiğinde, son çare olarak herkes için koşulsuz doğru olacak bir konum bulmak gerektiğini gayet iyi biliyoruz. Dolayısıyla insanlıkdışı olanla karşılaştığımızda, hakikat boyutunu içeren bir felsefeyi yeniden devreye sokmadan, her birimizin kendi adımıza konum almamız gerektiği söylenemez. Şu anki haliyle dünyanın talep ettiği şey hakikat boyutunu devreye sokma işlemdir ve bu da felsefeden talep edilmektedir.

[ Badiou, Sonsuz Düşünce, Metis, s. 13-23]

Alain Badiou

[...]

III. İnsan: Canlı Hayvan mı, Ölümsüz Tekillik mi?

Sorunun esası, etik meseleleri insan hakları ve insancıl eylemler meselelerine indirgeme kudretine sahip evrensel bir insan Öznesi olduğu varsayımıdır.

Etiğin, bu öznenin tarifini, ona yapılan kötülüğün evrensel olarak tanınmasına tabi kıldığını görmüştük. Böylece etik insanı bir kurban olarak tanımlar. “Hayır! Aktif özneyi, barbarlığa karşı müdahalede bulunan özneyi unutuyorsun!” diye itiraz edenler olacaktır. O zaman daha açık konuşalım. İnsan, kendini bir kurban olarak tanıma kudretine sahip varlıktır.

Biz işte bu tanımın, özellikle üç nedenle kabul edilemez olduğunu ilan ediyoruz.

1. Bir kere, kurban statüsü, ıstırap çeken hayvan, bir deri bir kemik, ölmekte olan statüsü insanı hayvani altyapısıyla eşitlediği için, onu düpedüz canlı bir organizma düzeyine indirger (Bichat’nın dediği gibi, hayat “ölüme direnen işlevler kümesi”nden başka bir şey olamaz). Elbette insan bir hayvan türüdür. Ölümlü ve yırtıcıdır. Ama bu özelliklerin hiçbiri insanı canlılar dünyası içinde ayrı bir yere koyamaz. Cellat rolündeki insan, sefil bir hayvandır, ama buna, kurban rolündeki insanın da genelde daha değerli bir şey olmadığını ekleme cesaretine sahip olmamız gerekir. İşkence mağdurlarının anlattığı hikâyeler bu noktanın altını güçlü bir biçimde çizer: Zindanların ve kampların işkencecileri ile bürokratları, kurbanlarına, kendileriyle, yani besili canilerle hiçbir ortak yanı olmayan, mezbahaya gidecek hayvanlar gibi muamele edebiliyorlarsa, bunun nedeni kurbanların gerçekten de böyle hayvanlaşmış olmalarıdır. Gerçekten de bunun meydana gelmesi için ne yapılması gerekiyorsa yapılmıştır. Yine de bazılarının insan kaldığı ve bunu kanıtlayan tanıklıklarda bulunduğu da doğrulanmış bir gerçektir. Ama bu her zaman muazzam bir çaba harcayarak başarılır; tanıklar (kendilerinde hararetli bir tanıma hissi uyandıran) bu çabanın, kendi içlerinde, kurban kimliğiyle örtüşmeyen bir şeyin gösterdiği neredeyse anlaşılmaz bir direnç olduğunu söylerler. Eğer İnsan’ı düşünmeye kararlıysak, onu bulacağımız yer burasıdır: Varlam Şalamov’un toplama ve çalışma kamplarındaki yaşamı anlattığı eserinde belirttiği gibi, gösterdiği direniş, bir atınkinden öte, kırılgan bedeninden değil, neyse o kalma doğrultusundaki inatçı kararlılığından gelen bir hayvan olmasını sağlayan şeyde buluruz İnsan’ı. Neyse o, yani tam da bir kurbandan başka bir şey, bir ölüm-için-varlıktan başka bir şey ve dolayısıyla ölümlü bir varlıktan başka bir şey.

Bir ölümsüz: İnsan’ın başına gelebilecek en kötü durumlar, O kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, onun böyle olduğunu, yani ölümsüz olduğunu gösterir. İnsan’ın herhangi bir veçhesini düşünmek için, bu ilkeden yola çıkmamız gerekir. “İnsan hakları” varsa da, bunlar kesinlikle hayatın ölüme karşı hakları ya da sefalete karşı hayatta kalma hakları değildir. Ölümsüz’ün, kendi kendilerine dayanan haklarıdır ya da Sonsuz’un ıstırap ve ölüm denen olumsallığın üzerinde uygulanan haklarıdır. Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez. Ve her insanın –olağan ya da olağanüstü koşullarda, önemli ya da tali hakikatler için, öngörülemez biçimde– bu ölümsüzlüğe ulaşmaya muktedir olduğunu biliyoruz. Her halükârda özneleşme ölümsüzdür ve insanı insan yapar. Bunun ötesinde yalnızca biyolojik bir tür, hiç de cazip sayılamayacak “tüysüz bir iki ayaklı” vardır.

Eğer (çok basit bir biçimde, İnsan’ın düşündüğü, hakikatlerden dokunmuş bir bütün olduğu iddiası olarak özetlenebilecek) bu noktadan yola çıkmazsak, eğer İnsan’ı canlı varlığının basit gerçekliğiyle eşitlersek, hayat ilkesinin ima ettiği çıkarımın tam tersi bir çıkarım yapmaya itilmekten kaçamayız. Çünkü bu “canlı varlık” aslında aşağılıktır ve gerçekten de aşağı görülecektir. Hayırsever lejyonlarımız insancıl seferlerinde, müdahalelerinde, evrensel olduğu farzedilen Özne’nin ikiye bölünmüş olduğunu görmemek mümkün müdür? Kurbanlar tarafında, televizyon ekranlarında teşhir edilen yabani hayvan; velinimetler tarafında da vicdan ve müdahale etme buyruğu. Peki bu bölünme niye daima aynı taraflara aynı rolleri verir? Dünyanın sefaletine dayalı bu etiğin, kurban-İnsanın, iyi-İnsanın, beyaz-İnsanın ardına saklandığını göremeyen var mıdır? Durumun barbarlığı sadece “insan hakları” açısından ele alındığından –halbuki her zaman siyasi bir durum vardır; siyasi bir düşünce ve eylem gerektiren, kendi otantik aktörleri olan bir durumla karşı karşıyayızdır– görünüşteki iç barışımızın doruklarından bakıldığında, medenilerden medenileştirici bir müdahale talep eden medeniyetsizler şeklinde algılanır. Medeniyet adına yapılan her türlü müdahale, en başta durumu, kurbanları da dahil olmak üzere bir bütün olarak aşağılamayı gerektirir. İşte bu yüzden de “etik” hükümranlığı, sömürgeciliğe ve emperyalizme on yıllarca yöneltilen cesur eleştirilerden sonra, bugüne gelindiğinde “Batı”nın kendisinden duyduğu alçakça memnuniyetle ve şu ısrarlı savla örtüşmektedir: Üçüncü Dünya’nın sefaleti, kendi yetersizliğinin, kendi anlamsızlığının kısacası kendi alt-insanlığının sonucudur.

2. İkinci olarak, eğer etik “mutabakat” Kötü’nün tanınması üzerine kuruluysa, insanları olumlu bir İyi fikri etrafında birleştirmeye, hele hele İnsan’ı bu tür projelerle özdeşleştirmeye yönelik her çaba aslında kötülüğün gerçek kaynağı olup çıkacak demektir. Son on beş yıldır durmadan tekrarlanan suçlama böyledir: “Ütopik” damgası vurulan her devrimci proje, totaliter bir kâbusa dönüşür. Bir adalet ya da eşitlik fikri kaydetmeyi amaçlayan her irade beterdir. Her kolektif İyi iradesi Kötü’yü üretir.

Safsatanın en yıkıcı halinden başka bir şey değildir bu. Çünkü eğer tek gündemimiz, önsel olarak tanıdığımız bir Kötü’ye karşı verilecek etik bir mücadele olursa, mevcut durumu herhangi bir şekilde dönüştürmeyi nasıl tasavvur edeceğiz? İnsan zaten olduğu şey olma, yani ölümsüz olma gücünü hangi kaynaktan bulacak? Düşüncenin kaderi ne olacak? Zira hepimiz biliyoruz ki düşünce ya da olumlayıcı bir yaratımdır ya da hiçbir şeydir. Gerçekte, etiğin ödediği bedel hazmı güç bir muhafazakârlıktır. Etik insan anlayışı, temelinin ya biyolojik (kurban imgeleri) ya da “Batılı” (silahlı velinimetin kendinden memnuniyeti) olmasının yanı sıra, imkânlara dair her türlü geniş, olumlu bakış açısını yasaklamaktadır. Burada övülen şey, etiğin meşrulaştırdığı şey, aslında mahut “Batı”nın mülklerini muhafaza etmesidir. Etik işte tam da bu mülklerden (maddi, ama aynı zamanda manevi varlıklarından) kalkarak, Kötü’nün, bir anlamda, sadece kendisinin sahip olmadığı ve yararlanmadığı şey olduğunu belirler. Ama ölümsüz sıfatıyla İnsan, hesaplanamayan ve mülk edinilemeyen üzerinde ayakta kalır. Yokluk (non-étant) üzerinde ayakta kalır. Onun İyi’yi hayal etmesini, kolektif güçlerini ona adamasını, bilinmeyen imkânları gerçekleştirmek için çabalamasını, olandan radikal bir biçimde koparak olabileceği düşünmesini yasaklamak, ona insanlığı yasaklamak demektir.

3. Son olarak, etik, Kötülüğü olumsuz ve önsel biçimde belirlemesi yüzünden, insana yakışan bütün eylemlerin mecburi kalkış noktası olan durumların tekilliğini düşünmekten aciz kalır. Mesela, “etik” ideoloji saflarına geçmiş bir doktor, katıldığı toplantı ve komisyonlarda, tamı tamına bir insan hakları partizanının şekilsiz kurban kalabalıklarını tasarladığı şekilde –alt-insan varlıklardan oluşan “insani” bütünlük şeklinde– kavranan “hastalar”la ilgili her türlü sorunu müzakere edecektir. Ama aynı doktor bu tekil şahsın, yasal ikamet belgeleri olmadığı ya da sosyal sigorta kurumlarına kayıtlı olmadığı için hastanede tedavi görmemesini ve bunun sağlanması için gerekli bütün önlemlerin alınmasını kabullenmekte hiç güçlük çekmeyecektir. Yine, “kolektif” sorumluluğun gereğidir bu! Bu süreçte silinen şey, ortada tek bir tıbbi durum, klinik durum olduğudur ve bu koşullarda bir doktorun ancak durumu azami imkân kuralına göre ele aldığı taktirde doktor sayılabileceğini anlamak için –kendisinden tedavi talep eden bu kişiye (hiçbir müdahale kabul etmeden) adamakıllı, bildiği her şeyi ve elinin altındaki her türlü aracı kullanarak ve başka hiçbir şeyi dikkate almaksızın tedavi etmesi için– bir “etiğe” ihtiyaç yoktur (sadece bu duruma dair açık seçik bir görüşe ihtiyaç vardır). Ve eğer Devlet bütçesi, ölüm istatistikleri veya göçmen yasalarının gerekleri yüzünden tedaviyi yapması engellenecek olursa, bu doktorun, “O zaman polis çağırın,” demesi gerekir. Çağırsalar bile, etiği Hipokrat yemini onu polise, gerekirse kuvvet kullanarak direnmeye itmelidir. “Sağlık harcamaları” ya da “işletme sorumluluğu” hakkında geviş getiren “etik komisyonları”, sahiden tıbbi sayılabilecek tekil durumun bütünüyle dışında oldukları için, aslında sadece bu durumun sadık kalmamızı önlemeye yarayabilirler. Çünkü bu duruma sadık kalmak demek, onu mümkün olan en uç sınırına kadar izlemek demektir. Yahut bu durumun içerdiği olumlayıcı insanlığı mümkün olduğunca ortaya çıkarmak demektir. Veya bu durumun ölümsüzü olmaya çalışmak demektir.

İşin aslı, etik ideolojiyle suç ortaklığı yapan bürokratik tıp, “hastalar”ın ne idüğü belirsiz kurbanlar ya da istatistikler olarak kavranmasına dayalıdır, ama herhangi bir acil, münferit ihtiyaç durumu karşısında hemen bunalıverir. Bu yüzden, “işletmeci”, “sorumlu” ve “etik” sağlık hizmeti denen şey, “Fransız tıp sistemi”nin hangi hastaları tedavi edebileceğine ve hangilerini –Bütçe ve kamuoyu bunu gerektirdiği için– Kinşasa varoluşlarında ölmeye göndereceğine karar vermek gibi sefil bir göreve indirgenebilir.

IV. Bazı İlkeler

İdeolojik “etik” çerçevesini reddetmeli ve olumsuz kurban-insan tanımına hiçbir şekilde taviz vermemeliyiz. Bu çerçeve insanı basit, ölümlü bir hayvanla eşitler, rahatsız edici bir muhafazakârlığın semptomudur ve –soyut, istatiksel genelliği yüzünden– durumların tekilliğini düşünmemizi önler.

Üç karşı tez ileri süreceğim:

  • 1. Tez: İnsan olumlayıcı düşüncesiyle, ulaşmaya muktedir olduğu tekil hakikatlerle, onu hayvanların en dirençlisi ve en paradoksalı kılan Ölümsüz’le tarif edilmelidir.

  • 2. Tez: Kötü’yü tanımlarken, İyi’ye ulaşma yönündeki pozitif yeteneğimizden ve dolayısıyla imkânlar karşısındaki sınır tanımayan tavrımızdan, varlığın muhafazası da dahil olmak üzere muhafazakârlığı reddedişimizden yola çıkmalıyız – tersi doğru değildir.

  • 3. Tez: Bütün insanlığın kökü, tekil durumların düşünce içinde (en pensée) saptanmasına dayanır. Genel olarak etik diye bir şey yoktur. Sadece –son kertede– bir durumun imkânlarını sorguladığımız süreçlerin etiği vardır.

Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme

Çev: Tuncay Birkan, Metis.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)