Salı, Şubat 22, 2011

...

Demokrat insan yalnız şimdi’de yaşar, yalnız gelip geçen arzuyu yasa sayar. Bugün kendisine dörtbaş mamur bir ziyafet çeker, ertesi gün Buddha misali çilekeş oruçtan, duru sudan ve sürdürülebilir kalkınmadan başka bir şeyi olmaz. Pazartesi, yerinden kıpırdamayan bir bisikletin üstünde saatlerce pedal çevirerek formuna kavuşur. Salı sabahtan akşama kadar uyur, ardından sigarasını tüttürüp tıkınır. Çarşamba, felsefe okuyacağını duyurur, ama sonunda hiçbir şey yapmamakta karar kılar. Perşembe, öğle yemeğinde politika konusunda galeyana gelir, komşusunun görüşü hakkında esip gürler, mangalda kül bırakmaz ve aynı öfke seliyle tüketim toplumu ve gösteri toplumunu yerin dibine batırır. Akşam, sinemaya gidip ortaçağ üzerine vurdulu kırdılı boktan bir film izler. Eve dönüp esaret altındaki halkların silahlı mücadelesine katılacağını hayal ederek uykusuna dalar. Ertesi gün, akşamdan kalma bir halde işe gider ve komşu büronun sekreterini baştan çıkarmak için boş yere uğraşır durur. Ahdetmiştir, ticarete atılacaktır, kriz gelip çatmıştır, neyse hepsinin icabına gelecek hafta bakılacaktır. Alın size hayat! Ne düzen, ne fikir, ama yine de hoş, mutlu, özellikle de, anlamsız olduğu kadar özgür diyebiliriz. Özgürlüğün bedelini anlamsızlıkla ödemek, pek de pahalı sayılmaz hani.

Demokrasi Bayrağı

Alain Badiou

Her geçen gün otoritesi sarsılsa da “demokrasi” kelimesinin günümüzde politik toplumun egemen bayrağı (amblème) olarak değerini koruduğuna şüphe yok. Bayrak dediğimiz şey, sembolik bir sistemin dokunulmazıdır. Siyasal toplum hakkında dilediğinizi söyleyebilir, karşısında eşi benzeri görülmemiş bir “eleştirel” hışım gösterebilir, “ekonomik dehşeti” lanetleyebilirsiniz, ama bütün bunları demokrasi adına (mesela: “Demokrat olduğunu iddia eden bir toplum bunu nasıl yapabilir?” türünden sözlerle) yaptınız mı, bağışlanırsınız. Zira neticede o toplumun bayrağı adına, dolayısıyla bizzat o toplum adına yargılamaya kakışmışsınızdır onu. Hâlâ toplumun dışına çıkmamış, yurttaşı olarak kalmışsınızdır; kendisinin de diyeceği gibi, barbar değilsiniz ki canım, eee sizi bir sonraki seçimlerde demokratik olarak tayin edilmiş yerinize oturtmak da mümkün kuşkusuz

Bu nedenle ben şunu öne sürüyorum: Sırf toplumlarımızın gerçeğine değebilmek adına, a priori bir alıştırma olarak bu toplumların elinden bayraklarını almak gerek. İçinde yaşadığımız dünyanın hakikati olsa olsa “demokrasi” kelimesi bir yana bırakılarak, demokrat olmamayı ve dolayısıyla “herkes”in gözünde kötü olmayı göze alarak ortaya çıkarılabilir. Zira bizde “herkes” ancak bayraktan yola çıkılarak telaffuz edilebilir. Yani “herkes” demokrattır. Bayrak aksiyomu denilen şey de budur.

Fakat bizim için söz konusu olan “herkes” değil, dünyadır. Var olduğu biçimiyle dünya da herkesin dünyası değildir. Zira dünyada demokratlar, bayrağın halkı, yani Batılılar basamakların en üstünde dururlar, ötekilerse başka bir dünyadandır: Başka olduğuna göre, dünya bile denemez aslında. En doğrusu, can pazarı, savaşların, sefaletin, duvar ve hayaletlerin diyarı demek olur. Böyle bir “dünya”da, diyarda, insan bavullarını hazırlayarak geçirir vaktini, dehşetten kaçacaktır, başını alıp gidecektir, ama nereye? Belli ki demokratların bulunduğu yere, dünyaya hükmeden ve kendisinin yerine başka birilerinin çalışmasına muhtaç olan demokratların ülkesine. O zaman tecrübe ederek öğreniriz ki, demokrasi bayrağının serin gölgesinde duran demokratlar meğer sizi istemezmiş, sizi sevmezmiş. Bunun temelinde bir tür politik iç-evlilik bulunur: Demokrat dediğin olsa olsa bir başka demokratı sever. Açlık ve ölümün kol gezdiği bölgelerden gelenler mi dediniz, hemen belgelerden, sınırlardan, iltica kamplarından, polis gözetiminden, ailelerini de yanlarına aldırmak istemelerinin kabul edilmezliğinden… dem vurulur. “Entegre” olmak lazım evvela. Peki ama neye? Demokrasiye, hiç şüphe yok. Kabul görmek, belki bir gün uzaktan selamlanmak için, gerçek dünyaya gelebilme hayallerini kurmadan önce kendi ülkenizde saatlerce çalışıp demokrat olmaya alışmak lazım bir kere. Bir kurşunlar yağar, üç tane insani yardım paraşütçüsü yere konarken, açlık ve salgın hastalıklar arasında entegrasyon elkitabına, sevgili demokratın broşürüne çalışın hele bir! Sizi korkunç bir sınav bekliyor ne de olsa! Sahte dünyadan “gerçek” dünyaya geçiş çıkmaza girmiş. Demokrasi, evet, ama önce demokratların hakkıdır, öyle değil mi ya? Dünyanın küreselleşmesi, şüphesiz, fakat önce dünyanın dışının içeriye girmeyi hak ettiğini kanıtlaması koşuluyla değil mi yani?

Özetle, demokratların “dünya”sının hiçbir şekilde “herkes”in dünyası olmamasından, içinde yaşadığını sandığı ve o küçücük dünyasının keyfini sürdürdüğü surların simgesi ve bekçisi olan demokrasinin muhafazakâr bir oligarşiyi, tek görevi kendi hayvani hayatını sürdürdüğü toprakları, gasp ettiği “dünya” kelimesinin arkasına sığınarak korumak olan bir oligarşiyi kapsadığı anlaşılmaktadır zaten.

Bayrağı bir kenara bırakıp hangi ülkelerin söz konusu olduğunu –demokratların ürediği ve geçinip gittiği topraklar– bilimsel olarak inceledikten sonra, asıl önemli soruya gelebiliriz: Bir ülkenin kendini demokrasi bayrağının dalgalandığı dünyanın parçası diye yutturabilmesi için hangi koşullara uyması gerekir? Ya da: Hangi nesnel mekândan, hangi kolektiften hareketle kurulursa demokrasi, demokrasi olur?

Öyleyse felsefede demokrasi bayrağının ilk kez yerinden edilişi, yani Platon’un Devlet’inin VIII. Kitabında bu konuda söylenenler yeniden okunabilir. Platon “demokrasi” için belli bir yönetim örgütlenmesi, bir tür yapılanma (constitution) der. Çok sonraları Lenin de benzer bir şey söyler: Demokrasi, devletin biçimlerinden biridir hepi topu. Fakat bu ikisi için, düşünülmesi gereken şey bu biçimin nesnelliğinden ziyade öznel tesiridir. Düşünce hukuktan bayrağa, demokrasiden demokrata geçiş yapmalıdır. Demokrasi bayrağının zararlı gücü, şekillendirdiği özne tipinde toplanır ve bu öznenin canalıcı özelliği, tek kelimeyle söylenecek olursa, bencilliği, küçük hazlardan mutlu olma arzusudur.

Geçerken kaydetmek gerekir: Çin Kültür Devrimi’nin en güçlü döneminde, sahte komünizmin (yani Rusya’da baskın çıkmış olanın) özünün bencillik olduğunu veya gerici “demokrat”a hâkim olan şeyin ölüm korkusu olduğunu söyleyen Lin Piao, bu bakımdan Platoncudur.

Şüphesiz Platon’un yaklaşımında tümüyle tepkisel olan bir yan vardır. Zira Platon, demokrasinin Yunan sitesini kurtaramayacağına inanıyordu. Nitekim kurtaramamıştır da. Peki demokrasinin bizim meşhur Batı’yı da kurtaramayacağını söyleyebilir miyiz? Evet, dönüp dolaşıp o kadim ikileme çattığımızı ekleyerek söyleyeceğiz: ya yeni baştan icat edilecek yollarla komünizm ya da baştan icat edilmiş faşizmlerin barbarlığı. Yunanlıların önce Makedonyalıları, ardından Romalıları vardı. Sonuçta kölelikti, yani özgürleşme değildi başlarına gelen.

Yaşlı bir aristokrat olan Platon, önceden var olduğunu düşündüğü, ama aslında kendisinin icat ettiği modellere döner: felsefe eğitimi almış askeri bir aristokrasi. Filozofun aristokratik tepkisi, siyasal bir mit önerir. Nostaljiyle makyajlanmış bu tepki meselesinin günümüzde de çeşitli biçimlerini görüyoruz. Bizde en çarpıcı örneği, “cumhuriyetçi değerlerimiz” göndermesinin alabildiğine rağbet bulduğu entelektüel küçük burjuvamiz arasında pek yaygın olan cumhuriyet tapınmasıdır. Peki bu gönderme hangi “cumhuriyet”ten beslenir? Paris Komünü’ne katılanların katledilmesiyle kurulan cumhuriyetten mi? Sömürgeci fetihlerle semirmiş cumhuriyetten mi? Grev kırıcı Clemenceau’nun cumhuriyetinden mi? 1914-18 kasaplığını büyük maharetle hazırlamış olan bir cumhuriyetten mi? Yoksa tüm yetkileri General Pétain’e devretmiş bir cumhuriyetten mi? Her tür erdemi barındıran bu “cumhuriyet”, savunulan davanın ihtiyaçlarını göre şekillendirilmiştir: Nasıl o filozof-bekçileriyle birlikte Platon, güvelerin çoktan delik deşik ettiği aristokrasi bayrağını yükseklere kaldırabileceğine inanıyorduysa, “cumhuriyet”de sararıp solmuş demokrasi bayrağını savunma ihtiyacına bağlı olarak yeni bir kalıba sokulmuştur. Her nostaljinin, artık var olmayan bir şeyin nostaljisi olduğunun en güzel kanıtı budur işte.

Ne var ki, Platon’un demokrasiye yönelttiği eleştiri salt tepkisel ve aristokratik bir eleştiri olmaktan uzaktır. Eleştirileri, hem demokrasinin devlet düzeyinde resmiyete kavuşturduğu gerçekliğin özünü, hem de bu şekilde resmileştirilmiş bir dünyada kurulan özneyi, yani “demokrat insan” dediği adamı hedef alır.

Bu durumda Platon’un savunduğu tezler şunlardır:

1) Demokratik dünya aslında dünya değildir.

2) Demokrasinin öznesi ancak öznenin hazzı üzerinden kurulabilir.

Bu iki tez, bana kalırsa, temelsiz değildir ve aşağıda bunları biraz geliştirmeye çalışacağım. Demokrasi nasıl olur da yalnız bir haz öznesine izin verir? Platon demokrasinin sahte dünyasında hazla iki tür ilişki kurulduğunu söyler. İlki, gençliğimizde yaşadığımız dionizyak taşkınlıktır. İkincisi ise, yaşlılığımızda hissettiğimiz, hazların birbirinden farksızlığıdır. Aslında demokrasi öznesinin egemen toplumsal hayattan alacağı ders, her şeyin elinin altında hazır olduğu yanılsamasıyla başlar: “Sınırsız haz”, diyordu 68’in anarşisti. “Façam, Nike ayakkabılarım ve shit’im, diyor “varoşlar”ın sahte isyankârı. Ama her şeyin birbirine eşit olduğu, dolayısıyla da hiçbir şeyin değerinin olmadığı alacakaranlık bilinçte tamamına erer aynı demokrat yaşam –tabii en başta bütün olası değerlerin birbirine ayarlanması: para, ardından mülkiyeti koruyan düzeneğin kurulması söz konusu değilse: polis, yargı, hapishaneler. Özgürlük sayılması gerektiğini sanan müsrif tamahkârlıktan, bütçe ve güvenlik cimriliğine doğru… –işte size zamanımızın aktığı yön.

Peki dünya meselesiyle nasıl bir ilgisi var bunun? Platon için olduğu gibi benim için de her dünya, o dünyada kurulan farklılıklarla aydınlanır ancak, özellikle de hakikat ile kanaat arasındaki ve de aynı türden olmayan iki hakikat (sözgelimi, aşk ile politika veya sanat ile bilim) arasındaki farkla. Her şeyin eşdeğerliğinin kabul edildiği andan itibaren, önümüzde sınırsız yüzeyler, ortamlar, görünüşler olur, ama hiçbir dünya zuhur edemez. Demokrasinin “eşit olana da olmayana da eşitlik dağıtan sevimli, anarşik ve tuhaf” bir yönetim biçimi olduğunu öne sürerken Platon’un aklındaki buydu. Sevimli yanı, gençliğin demokratik yönetim tarzında bulduğu şeydir: arzularının tatmin edilmesi veya en azından hukuken tatmin edilebilir olması. Eşit olanla olmayan arasında kurulmuş olan eşitlik ise, bizim için, para ilkesi, yani her türden gerçek farklılığa, bizatihi heterojen olana erişimin önünü kesen genel eşdeğerliliktir. Bu ilkenin paradigması, hakikat yöntemi ile kanaatlerin özgürlüğü arasındaki uçurumdur. Dünyanın kıvamını bulmasını engelleyen ve işte Platon’un “anarşi” dediği şeyin hüküm sürmesini sağlayan, sayısal niceliğin hizmetine koşulmuş bu soyut eşitliktir. Sözü edilen anarşi de değersiz olana mekanik olarak atfedilen değerden başka bir şey değildir. Her şeyin başka her şeyin yerine ikame edilebildiği bir dünya, kendine ait mantığı olmayan bir dünyadır; dolayısıyla da dünya değil, olsa olsa “anarşik” bir görünüşler rejimidir.

Bu anarşiyle eğitilen, yetişen demokratik insanı tanımlayan şey, her şeyin ikame edilebilirliği ilkesini özneleştirmesidir. Bu durumda arzuların, bu arzuların yöneldiği nesnelerin ve söz konusu nesnelerden kısa süreli olarak elde edilen hazların açık, sınırsız dolaşımını buluruz karşımızda. Özne işte bu dolaşım içinde inşa edilir. Öznenin, belli bir yaşa gelince, dolaşımın (“modernleşme”nin) önceliği adına, nesnelerin belirlenimsizliğini kabul ettiğini gördük yukarıda. Artık dolaşımın simgesinden, paradan başka bir şeyi görmez. Oysa dolaşıma ruh verebilecek yegâne şey, ilk heyecan, yani hazların sonsuz potansiyeline bağlı olan heyecandır. Dolaşım konusundaki bilgelik –her şeyin özünün paranın bir hiç olması olduğunu anlamış– yaşlılarda bulunuyorsa, dolaşımın canlı varoluşu, aralıksız idamesi gençliğin ayrıcalıklı bir oyuncu olmasını gerektirdiğindendir. Demokratik insan, tamahkâr gencin sırtına pinti bir ihtiyar bindirir. Genç makinayı çevirir, ihtiyar da kârları kasasına indirir.

Platon, demokrasinin sahte dünyasının, en nihayetinde, ani heyecanlarına güvenmese de gençliğe tapınmak zorunda olduğunu apaçık görür. Demokratik dünyada öyle bir şey vardır ki özü bakımından gençtir, evrensel bir çocuklaşmadan neşet eder. Platon’un dediği gibi, böylesi bir sahte dünyada, “ihtiyarlar sıkıcı ve despotik görülme korkusuyla gençlerin tarzına tenezzül eder.” O kinik şüpheciliğinin bileşenlerine ulaşmak için yaşlı demokrat da genç savaşçı kılığına girmek, her geçen gün daha çok “modernlik”, değişim”, “hız”, “akışkanlık” talep etmek zorundadır. Yaşlı demokratın paradigması, ne kadar yorgun ve yüzü gözü kırışıklıklar içinde olursa olsun, hâlâ yaşlanmış gövdesini eğip bükerek mikrofonun önünde avazı çıktığı kadar bağırmaya devam eden milyarder ve yorulmak bilmez ihtiyar rock’çıdır.

Bayrağı ebedi gençlik olunca, yaşın anlamı ortadan kalkınca, kolektif hayat neye benzer peki? Şüphesiz iki ihtimal var. Para dolaşımında gerçek bir (kapitalist…) düzeye ulaşamayınca, bu model terörist olacaktır, çünkü hiçbir sınır tanımadan gençliğin bilinçsizliğini ve vahşiliğini kıymete bindirecektir. Bu zavallı “genççilik”in devrimci sürümünün getirdiği korkunç sonuçları Kızıl Kımerler ve Kültür Devrimi’nin kızıl muhafızlarıyla görmedik mi? Gençlik tapınmasının ideolojiden arındırılmış sürümü ise, Afrika’nın birçok bölgesine dehşet tohumları eken, savaş baronları veya dış güçlerce kandırılıp kullanılan silahlı çetelerdir. Ellerine tutuşturduğumuz öldürücü silahlar dışında eşyanın parasal dolaşımıyla bağı kopmuş gençlerin demokratlığının cehennemi sınırları bunlardır işte. Peki ya bizde? Doğrusu bizde gençliğin önceliği, imtiyazlılığı eğlenceyi, vakit öldürmeyi toplumsal yasa olarak dayatır. “Eğlenin” sözü herkesin sloganıdır. Eğlenemeyecek olanların bile. Günümüzde demokratik toplumlarının derinlere kök salmış aptallığı da bundan ileri gelir.

Her durumda Platon toplumlarımızı üç motifin iç içe geçişi olarak tasavvur etmemize izin verir: dünyanın yokluğu, dolaşımın hizmetine koşulmuş öznelliği ifade eden demokrasi bayrağı ve evrensel gençlik anlamındaki haz buyruğu. Bu durumda Platon’un tezi şudur: Bu birleşim, zaman disiplinini örgütlemekten âciz olduğu için toplumun topyekûn felakete koşmakta olduğunu gösterir.

Tatmin olmuş demokratların varoluşsal anarşisi hakkında Platon’un sunduğu meşhur tanım, her şeyden önce, Sokrates’in biraz ileride “çok güzel ve genç yönetim biçimi” dediği şeye ironik bir övgüdür.

Demokrat insan yalnız şimdi’de yaşar, yalnız gelip geçen arzuyu yasa sayar. Bugün kendisine dörtbaş mamur bir ziyafet çeker, ertesi gün Buddha misali çilekeş oruçtan, duru sudan ve sürdürülebilir kalkınmadan başka bir şeyi olmaz. Pazartesi, yerinden kıpırdamayan bir bisikletin üstünde saatlerce pedal çevirerek formuna kavuşur. Salı sabahtan akşama kadar uyur, ardından sigarasını tüttürüp tıkınır. Çarşamba, felsefe okuyacağını duyurur, ama sonunda hiçbir şey yapmamakta karar kılar. Perşembe, öğle yemeğinde politika konusunda galeyana gelir, komşusunun görüşü hakkında esip gürler, mangalda kül bırakmaz ve aynı öfke seliyle tüketim toplumu ve gösteri toplumunu yerin dibine batırır. Akşam, sinemaya gidip ortaçağ üzerine vurdulu kırdılı boktan bir film izler. Eve dönüp esaret altındaki halkların silahlı mücadelesine katılacağını hayal ederek uykusuna dalar. Ertesi gün, akşamdan kalma bir halde işe gider ve komşu büronun sekreterini baştan çıkarmak için boş yere uğraşır durur. Ahdetmiştir, ticarete atılacaktır, kriz gelip çatmıştır, neyse hepsinin icabına gelecek hafta bakılacaktır. Alın size hayat! Ne düzen, ne fikir, ama yine de hoş, mutlu, özellikle de, anlamsız olduğu kadar özgür diyebiliriz. Özgürlüğün bedelini anlamsızlıkla ödemek, pek de pahalı sayılmaz hani. [1]

Platon’un tezi şudur: Önünde sonunda bir gün özünde zaman disiplinsizliği bulunan bu varoluş biçiminin ve ona özgü devlet biçiminin –yani temsili demokrasinin– despotik özü, yani “güzel ve genç” diye takdim edilen şeyin gerçek içeriği olan ölüm insiyakının despotizminin hüküm sürdüğü gün açığa çıkacaktır. Demokratik lüks hayatın, Platon’a göre, reel bir despotluk kâbusuyla son bulmasının nedeni budur. Dünya meselesi ile zaman meselesi hesaba katıldığı andan itibaren, demokrasi / nihilizm arasında bir bağlantı bulunduğunu söylemeyi öneriyor Platon öyleyse. Zira demokrasinin dünya-olmayanı aslında zamansal bir kaçıştır. Tüketime adanmış zaman aynı zamanda pekâlâ tükeniştir.

Demek ki günümüz dünyasının bayrağı demokrasidir, gençlik de bu bayrağın bayrağıdır, çünkü gençlik alıkonulmayan zamanı temsil eder. Şüphesiz bu gençliğin hiçbir maddi varoluşu yoktur, simgesel bir inşadan ibarettir, demokrasinin ürünlerinden biridir. Fakat bu tür bir inşa birtakım gövdeler gerektirir. İşte bu gövdeler üç özellik çevresinde inşa edilecektir: dolayımsızlık (eğlenceden başka bir şey yoktur), moda (ikame edilebilir şimdiki zamanlar silsilesi) ve seyahat (“yerimizde durmuyoruz”).

Öyleyse demokrat olmamak, yaşlanmak veya bir daha yaşlanmak mıdır? Hayır, dediğim gibi, yaşlılar nezaret eder ve gençlerin ürettiklerini kasaya indirir. Söylenmesi gereken şey şudur: şayet demokrasi ölüm insiyakının örgütlenmesi anlamında parasal soyutlama ise, demokrasinin zıddı, kolektif varoluşu bu tezgâhın cenderesinden çekip çıkarmak isteyen şey olur. Yani, olumsuz cümleyle söyleyecek olursak, dolaşım düzeni artık paranın düzeni olmamalıdır. Demek oluyor ki, eşyanın dönüşümünün özel mülkiyete emanet edilmesini kesinlikle reddedeceğiz. Olumlu cümleyle söyleyecek olursak, halkların dönüşümüne –pratik-düşüncesi– öznel olarak egemen olma anlamında politika, tıpkı sanat ve bilim gibi, kendine ait zamandışı ölçülere göre başlı başına bir değere sahip olacaktır. Dolayısıyla politikayı iktidara veya devlete havale etmeyi reddedeceğiz. Politika, bütünleşmiş halkın bağrında örgütleyicidir, örgütleyici olmaya devam edecektir; devletin ve yasalarının ortadan kalkışında aktiftir, aktif olmaya devam edecektir.

Platon bu iki nedeni gayet iyi görmüştü – her ne kadar çağının kısıtlamaları içinde bunu sitenin “bekçileri” nin hayatıyla sınırlı tutmuş, diğerlerine ise sabit üretim görevleri biçmiş olsa da. Bekçilerin hiçbir mülkü yoktur, aralarında “ortaklık” ve paylaşım hüküm sürer. Bekçilerin iktidarı İdea’nın iktidarı sayılmaz yine de, çünkü sitenin yasaları yoktur.

Platon’un yasaları bilgin aristokratlara hasretmiş olduğu bu ilkeleri biz bütün insanların varoluşuna genelleyeceğiz. Daha doğrusu: Antoine Vitez’in tiyatro ve sanat konusunda dediği gibi, nasıl bunlar “herkes için seçkinci” ise, biz de “bütün insanların aristokratlığı”ndan söz edebiliriz istersek. Fakat herkes için aristokratlık talebi, komünizmin en iyi tanımından başka bir şey değildir. 19. yüzyılı devrimci işçilerinin, Platon’u komünizmin ilk felsefi temsilcisi saydıklarını biliyoruz.

Şayet bir öğretinin zıddından anladığımız şey, onun alabildiğine basitleştirerek terse çevrilmesi değil de o öğretinin tüm düzeneğini boşa çıkaran yaratıcı bir önerme ise, anladığımız şey şudur o halde: Bitmek bilmeyen alacakaranlığında sermaye parlamentarizmin yüklediği anlamda demokrasinin zıddı, totalitarizm veya diktatörlük değildir. Komünizmdir. Hegel gibi ifade edecek olursak sınırlı demokrasilerin biçimciliğini özümseyip aşan bir komünizm.

“Demokrasi” kelimesinin olanca otoritesini askıya alarak Platon’un eleştirisini anlamamıza olanak veren bu alıştırmanın sonunda, demokrasiyi yerli yerine koyabiliriz artık: Halkların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi oldukları varoluş biçimidir demokrasi. Devletin sönümlenmesi denilen ucu açık süreç anlamında, halka içkin politikadır. Ancak bugün yeniden ve ağır ağı icat edilen biçimleriyle komünist olduğumuz takdirde, hakiki demokrasi olma, dolayısıyla halkların tarihsel hayatında homojen insanlar olma şansımız olduğu açıkça görülüyordur öyleyse.


[1] Bu pasaj, Devlet’in VIII. Kitabında, 561de’de bulunmaktadır. Burada sunulan versiyonu, benim yapmakta olduğum ve 2010’un sonunda yayımlanacak olan eksiksiz “hiper-çeviri”dendir. Bu çalışmanın amacı, Platon’un önde gelen bir çağdaşımız olduğunu göstermektir. Benim çevirimde bu pasaj “Komünizm Öncesi Dört Politikanın Eleştirisi” başlıklı VII. bölümdedir. Devlet’in 10 kitaplı geleneksel bölümlenmesini bir yana bırakmam gerekiyordu, çünkü söz konusu bölümler aslında İskenderiyeli bir veya birden fazla gramercinin çok sonraları gerçekleştirdiği bir kesip biçme işleminin gelişigüzel sonucundan başka bir şey değildir.

Çev: Savaş Kılıç

Demokrasi Ne Alemde?; Metis.

1 yorum:

  1. çok teşekkürler. müthiş bir yazı ufuk açıcı, sarsıcı...

    YanıtlaSil

"Words Words Words" (Hamlet)