Çarşamba, Kasım 16, 2011

Dolayısıyla Anti-Oidipus...

…/ Michel Foucault

1945-1956 yılları arasında (Avrupa’dan söz ediyorum) bir doğru düşünme biçimi, belli bir siyasi söyleme biçimi, belli bir entelektüel etiği vardı. Marx ile senli benli olmak, düşlerin Freud’dan uzaklaşmasına izin vermemek ve göstergeler –gösteren– sistemini büyük bir saygıyla ele almak gerekiyordu. İnsanın kendisi ve dönemi hakkındaki hakikatin bir bölümünü yazma ve dile getirmesi olan bu tekil meşguliyeti kabul edilir kılan üç koşul işte bunlardı.

Ardından, tutku dolu beş kısa yıl geldi; sevinç ve bulmacayla dolu beş yıl. Dünyanın kapılarında Vietnam, elbette ve kurulu iktidarlara yönelik ilk büyük darbe. Fakat burada kendi duvarlarımızın içinde tam olarak neler olup bitmekteydi? Devrimci ve baskı-karşıtı bir siyaset karışımı mı vardı? İki cephede birden –toplumsal sömürü ve psişik baskı– sürdürülen bir savaş mıydı bu? Sınıf çatışmasının modüle ettiği bir libido artışı mı? Hepsi mümkündür. Ne olursa olsun, o yıllardaki olayların bu alışılmış ve ikici (dualiste) yorumla açıklanacağı ileri sürüldü. Birinci Dünya Savaşı ile faşizmin yükselişi arasında Avrupa’nın en ütopyacı fraksiyonlarını –Wilhelm Reich Almanyası ve gerçeküstücülerin Fransası– büyülemiş olan düş, gerçekliği yakıp kavurmak için geri gelmişti: Aynı akkorun aydınlattığı Marx ve Freud.

Peki bu muydu olan? Otuzlu yılların ütopik projesinin, bu kez tarihsel pratik ölçeğinden yeniden ele alınması mıydı? Yoksa tersine, Marksist geleneğin buyurduğu modele artık uymayan siyasi mücadelelere doğru bir hareket mi söz konusuydu? Artık Freudcu olmayan bir arzu deneyi ve teknolojisine doğru bir hareket mi söz konusuydu? Kuşkusuz sancağa eski bayraklar çekildi, fakat mücadele yeni alanlara kaydı ve yeni alanlar kazandı.

Anti-Oidipus, örtülü alanın genişliğini gösterir. Fakat çok daha fazlasını da yapar. Freud’la çok eğlense de eski putları yermenin içinde eriyip gitmez. Ve özellikle, bizi daha öteye gitmeye teşvik eder.

Anti-Oidipus’u yeni teorik referans olarak okumak bir yanılgı olur (Her şeyi içerecek olan teori, “umudun” kaybolduğu bu dağılma ve uzmanlaşma döneminde “çok ihtiyacımız olduğu” konusunda bize güvence verilen teori: bize sık sık söylenen bu ünlü teoriyi biliyorsunuz). Bu olağanüstü yeni nosyon ve sürpriz kavram bolluğunda bir “felsefe” aramamak gerekir. Anti-Oidipus yalancı parlaklıktaki bir Hegel değildir. Sanıyorum, Anti-Oidipus’u okumanın en iyi biçimi, onu, örneğin “erotik sanat”tan söz edildiği anlamda bir “sanat” gibi ele almaktır. Çokluk, akım, dispositif ve dal budak salma gibi görünüşte soyut kavramlara dayanarak, arzunun gerçeklikle ve kapitalist “makine”yle ilişkisini analizi somut sorulara cevaplar getirir. Şeylerin niçin’inden çok nasıl’ıyla meşgul olan sorular. Düşünceye, söyleme, eyleme arzu nasıl dahil edilir? Arzu, güçlerini siyasetin alanında nasıl harekete geçirebilir ve kurulu düzenin altüst olması sürecinde nasıl yoğunlaşabilir? Ars erotica, ars theoretica, ars politicia.

Dolayısıyla Anti-Oidipus üç rakiple karşı karşıya gelir. Aynı güce sahip olmayan, farklı derecelerde tehdit oluşturan ve kitabın farklı araçlarla kavga ettiği üç rakip.

Siyasi asetikler, hırçın militanlar, teori teröristleri, siyasetin ve siyasi söylemin katışıksız düzenini korumak isteyenler. Devrim bürokratları ve Hakikat memurları.

Arzunun acınası teknisyenleri; her göstergeyi ve her semptomu kaydeden ve arzunun çoğul örgütlenmesini yapının ve yokluğun ikili yasasına indirgemek isteyen psikanalistler ve göstergebilimciler.

Nihayet, temel düşman, stratejik rakip (oysa ki Anti-Oidipus’un diğer düşmanlarına karşıtlığı daha ziyade taktik bir ilişki oluşturur): Faşizm. Kitlelerin arzusunu seferber etmeyi ve kullanmayı çok iyi bilmiş olan Hitler ile Musolloni’nin tarihsel faşizmi değil yalnızca, hepimizin içinde bulunan, gündelik davranışlarımıza ve ruhlarımıza musallat olan faşizm, bize iktidarı sevdiren, bizi tahakküm altına alan ve sömüren bu iktidarı arzulatan faşizm.

Anti-Oidipus’un (yazarları beni bağışlasın!) bir etik itabı olduğunu, Fransa’da uzun süreden beri yazılmış ilk etik kitabı olduğunu söyleyebilirim (Başarısının özel bir “okur kitlesi” ile sınırlı olmamasının nedeni belki budur: Anti-Oidipus olmak bir hayat tarzı, bir düşünce ve yaşam kipi olmuştur.) İnsan devrimci bir militan olduğuna inanırken (özellikle o zaman) faşist olmamak için ne yapmalıdır? Söylemlerimizi ve edimlerimizi, kalplerimizi ve zevklerimizi faşizmden nasıl kurtarabiliriz? Davranışlarımızın içine sinmiş olan faşizm nasıl kovulur? Hıristiyan ahlâkçıları ruhun kıvrımları arasına yerleşmiş olan ten izlerini arıyorlardı. Deleuze ve Guattari ise kendi açılarından, faşizmin bedendeki en küçük izlerinin peşinden koşuyorlar.

Aziz François de Sales’a mütevazi bir saygı göstererek Anti-Oidipus’un bir Faşist Olmayan Yaşama Giriş olduğunu söylenebilir.

Bu büyük kitabı gündelik yaşamın elkitabı ya da rehberi yapmak isteseydim, ister yerleştirilmiş isterse de yerleştirilmek üzere olsun, faşizmin tüm biçimlerine karşı olan bu yaşama sanatına, aşağıdaki gibi özetleyeceğim birkaç temek ilke eşlik ederdi:

—Siyasi eylemi her türlü birlikçi (unitaire) ve bütünselleştirici paranoya biçimlerinden kurtarın;

—Eylemi, düşünceyi ve arzuları, bölümlere ayırma ve piramit şeklindeki hiyerarşikleştirme yoluyla değil; çoğalma, yan yana koyma ve birbirinden ayırarak birbirine bağlama (disjonction) yoluyla artırın;

—Batı düşüncesinin, iktidar biçimi ve gerçeğe erişme kipi olarak uzun süre kutsallaştırdığı eski Negatif’in kategorilerinden (yasa, sınır, iğdiş etme, yokluk, boşluk) kurtulun. Pozitif ve çoğul olan şeyi tercih edin, farklılığı tekbiçimliliğe, akımları birliklere, hareketli düzenleri sistemlere tercih edin. Üretken olanın yerleşik değil, göçebe olduğunu kabul edin;

—Dövüşülen şey iğrenç bile olsa, militan olmak için asık suratlı olmak gerekmediğini kabul edin. Devrimci bir güce sahip olan şey, arzunun gerçeklikle bağıdır (yoksa, temsil biçimlerine sığınışı değil);

—Düşünceyi siyasi pratiğe hakikat değeri vermek için kullanmayın; siyasi eylemi bir düşünceyi gözden düşürmek için, bu sanki katışıksız bir spekülasyondan başka bir şey değilmiş gibi kullanmayın. Siyasi pratiği düşüncenin yoğunlaştırıcısı olarak kullanın ve analizi de, siyasi eylemin müdahale biçim ve alanlarının çoğaltıcısı olarak kullanın;

—Bireyin “haklar”ını, felsefenin tanımladığı şekilde yerleşmesini siyasetten talep etmeyin. Birey, iktidarın ürünüdür. Gerekli olan şey, çoğalma ve yer değiştirme yoluyla çeşitli düzenlemeleri “bireysizleştirmek”tir. Grup, hiyerarşikleştirilmiş bireyleri birleştiren organik bağ olmamalı, sürekli bir “bireysizleştirme” kaynağı olmalıdır.

—İktidara âşık olmayın.

Deleuze ve Guattari’nin, iktidarı pek az sevdiklerinden, kendi söylemlerine bağlı iktidar etkilerini etkisizleştirmeye çalıştıkları bile söylenebilir. Kitabın hemen hemen her yerinde bulunan ve çevirisini gerçekten güçleştiren oyunlar ve tuzaklar bundan kaynaklanır. Fakat bunlar okuru, manipüle edildiğinin farkına vardırmadan baştan çıkarmaya çalışan ve sonunda onu kendi iradesine rağmen yazarların davasına kazanan alışılmış retorik tuzakları değil. Anti-Oidipus’un tuzakları, mizah tuzaklarıdır: reddedilmeye, kapıyı çarpıp metni bırakmaya sayısız davet. Kitap, sık sık mizahtan başka bir şey olmadığını düşündürür; ama bunu yine de önemli bir şeylerin, en ciddi şeylerin meydana geldiği yerde yapar: Bizi kuşatan ve ezen devasa biçimlerinden gündelik yaşamımızın acı tiranlığını oluşturan ufak tefek biçimlere kadar, faşizmin bütün biçimlerinin izinin bulunduğu yerde.

Çev: Işık Ergüden, Anti-Oidipus’un ingilizce baskısına önsöz, 1977.

Entelektüelin Siyasi İşlevi, içinde; Ayrıntı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)