Cuma, Eylül 21, 2012

Maurice Blanchot’da dilin bu kendi doğası içindeki parçalılığı... (22.09.1907 - 20.02.2003)

Kritik ve kristaller

Maurice Blanchot’da parçalar vardır. Parçalar birer kritiktir. Saf ve akışkan olup ikiz-bir keskinlik içinde düşünmeyi ve yazmayı dışarıya göre işlerler. Her parça bir diğer parçayla zamansal olarak ters bir yakınlık ilişkisi içinde hareket eder. Bir parça konuşurken bir diğeri olayda durumun anlamı içinde kaçak bir varlığa kulak verir. Düşünce bölünerek sözü kendi yoğunluğuna kadar zorlarken anlamlı her şey yersizliğin en sivri tepelerine doğru buharlaşıp yeni bir iklimi yaratmak için dili zorlar. “…tıpkı yolunu şaşırdığı için uzaklaşan, kendi üzerinde yok olan bir yolcu gibi.” Dil böylece kendi dünyası içinde zamanların doğalarını aynı anda konuşturur. Dil içinde bazen buzul çağlara ait bir mevsimde yağan yağmur başka bir çağın topraklarına düşer; ve anlam da bu her iki zaman arasında maddeyi zorlayıp tüneller açan bir hayvan olmaktan öte, bir ilişkidir. Bu ilişkinin canlılığı aynı zamanda onun anlamıdır. Zamanların parçalılığı maddenin parçalığı kadar belirli olmadığından dilin de düşüncenin de dağınıklılığı ve parçalılığı fark edilmez. Düşüncenin parçalılığı onun dağınıklığının tersidir. Her parça belli bir bütüne ait olsa da her bütünün zamanı farklıdır. Bütünlerin çokluğu hiçbir “tam”ın oluşup egemenlik sürmesine izin vermezken, anlam tehlikelerle dolu parçalı ve larvaik bir zamanın ırmağında “zaman yokluğunun” kritik deneyimlerine girer.

Parçalar düşüncenin tehlikeli ve kritik durumlarındaki aniden parlayan cisimsizlerdir. Bir fikir olmadıkları gibi fikre aracılık da etmezler. Hiçbir hesaba ait değillerdir. Bütünüyle sayılamadıklarından, var sayılırlar. Bir düşüncenin parçalanmışlığının en küçük gösterenleriyle de ilgileri yoktur. Bir düşün içinde açılan bir çiçek olmaktan çok, binlerce yıldır düşleri kendi gecesinde boğan açılmamış bir çiçeğin ürkütücü bekleyişinin gerçekliğidir. “Gül ağacının üstünde, gülün yerinde, soldurulmayacak siyah bir çiçek vardı.” Kopukluğu ve yetersizliği, eksikliği ve her tür biçimsizliği aşabilmiş olan parçanın, dil içinde bir şeyin metaforu olduğu da doğrudur; ancak bu şey de dil değilse eğer dilin ta içidir, dil içindeki kırılmadır; burası, içinde kendisini gizin çılgınlığı ve vahşiliğiyle alev alev yakan düşüncenin olduğu yerdir. Düşünce, peşinden sözü sürüklerken sözün telaşlı hali, herhangi bir anlamın zamanın güvencesi olmadan yurtlanmasına izin vermez.  Anlam burada bir yurttur bir yuvadır, hatta bir ilişki olarak bir parçadır. Zira belki de “parça”ya hiçbir parçayla ilişki kurmadan değinmek gerekirdi. Ona ait bir anlamın hiçbir kırıntısını bırakmadan, ona bir hata payı vermeden, olgunluğun en yeni çatlaklarında, düş ve düşün... “Mutlak gece”…

Maurice Blanchot’da dilin bu kendi doğası içindeki parçalılığı ne dışarıdaki hayatın yerli yerindeliğinin ne de bu hayatın düzensizliğinin yansımasıdır. Dil içindeki değil, ama diller dışındaki bu yeni dilin belki de sözü hiç kullanmadan, sadece yıldızlarla konuşup sonsuzluğun bütününe yayılıp parıldaması, yeni bir ışık, yeni bir olaydır. Bu dilde konuşan zamandır. Zaman, ömürleri olan her şeyi sükunetle kucaklar, ve zamanla, bu tutkunun içtenliği içinde sözcük olmaya çalışan, güç olmaya çalışan her varlığın, doğduğu günün özgürlüğü içinde ölümü de kanatlanır. Yazının zamanında düşünmek, özgürlüğü bu düşünce içinde zamansızca isteyip, onu bir karara bırakmamak, ve isteksizliğin biçimsiz konforuna da terk etmemek için ısrarla onu yazmak, içerisine doğru değil ama dışarısına doğru yazmak, onu kendi bildik halinden uzaklaştırırcasına, daha önce hiç görmediği ve bilmediği yeni bir dostun yüzünde yeniden düşünmek ve keskinleştirmek, adeta ondan bir parça koparırcasına dile getirmek ve dile gelmek. “Dile asıl doğasını geri vermek, o konuşurken ırmağın sesine kulak vermek.” Herakleitos’un ateşten nehrine…

O halde, düşünceyi keskinleştirmek gerekir. Bu keskinliği sivriltmek, bu sivriliği kalemin en ucuna doğru bitimsizleştirerek, varlığı felakete fırlatarak; ve yazı haline gelen zamanın ve hızın tüm maddiliği içinde Dışarının sonsuzca parçalanmasına katılmak için deneyimin içine korkusuzca atılmak gerekir. Hiçbir karşıtlığa varmadan, saflığın kendi yüreğinde, sonuna kadar gitmeyen ikiye bölünmelerin tehlikeli parçalanmışlığı içinde, saflığın saflığını aramak için, saflığın saflığı içinde öteki saflığı kıpırdatmak için düşünmek ve yazmak. Bir toz taneciğinin belleğinde saf bir anı olmak için. Evet, ve daima… Bu saflık içinde “deneyimin kritik an”ına doğru her şeyi birlikte düşünerek, birliği en keskin uca kadar götürerek ve iki tarafı da keskin bir bıçaktan en uca doğru düşünerek sonu daima uzaklaştırarak, daima hafifleyerek. “...sonsuza kadar yokluğu yokluğa ve yokluğun yokluğuna ve yokluğun yokluğunun yokluğuna katmak ve böylece, bu emme makinesiyle, umutsuzca boşluğu oluşturmak gereken o kritik andan saf aklın şimşeği olarak”… Ve ayrımların bittiği, varlıktan yoklukların kan kan damladığı, düşünmekle olup bitenlerin  kesilerek sürekli ikiye ayrıldığı, ve her ikiden başka bir ikinin doğduğu, doğumun da hep öteki doğuma, hep ikinci bir doğuma dönüşünün şaşkınlığı içinde dile gelen özgürlük sözcüğünde sözcüğün özgürlüğünü kristalize etmek. Ondan bir parça elde etmek, ve onunla bir kritik yapmak…

“−Bırak da içinde özgürlük dile gelsin. −Ah! Özgürlüğün senin içinde dile gelmesine izin verme.”

Roza N. Legere

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)