Cumartesi, Haziran 22, 2013

Ayaklanma, Olay, Hakikat


Ayaklanma, Olay, Hakikat


Alain Badiou

… Bahsettiğimiz halk ayaklanması besbelli partisizdir, başında hakim bir örgüt, bilinen bir lider yoktur. Bu özelliğin bir güç mü yoksa bir zayıflık mı olduğu zamanla ölçüp biçilecektir. Ama her halükarda, onun, çok saf biçimde, kuşkusuz Paris Komünü’nden beri en saf biçimde, bir hareket komünizmi olarak adlandırılması gereken şeyin tüm özelliklerine sahip olması bu yüzdendir. “Komünizm” burada şu demektir: kolektif kaderin ortaklaşa yaratımı. Bu “ortak”ın kendine özgü iki özelliği vardır. Öncelikle, türseldir, çünkü belli bir yerde, tüm insanlığı temsil eder. Bu yerde, bir halkı oluşturan her türden insan vardır, bütün sözler duyulur/dinlenir, bütün teklifler incelenir, her güçlük olduğu gibi ele alınır. İkinci olarak, devletin –bunları asla aşmadan– sadece kendisinin yönetebileceğini iddia ettiği tüm zıtlıkların üstesinden gelir: entelektüeller ile kitapları, erkekler ile kadınlar, zenginler ile fakirler, Müslümanlar ile gayrimüslimler, taşra insanı ve başkent insanı arasındaki sorunların… Devlet’in –her devletin- tamamıyla kör olduğu bu zıtlıklar konusunda, her an, binlerce yeni olanak su yüzüne çıkar. Taşradan, yaralıları tedavi etmeye genç kadın doktorların geldiğini, bunların genç ve yaman erkeklerin ortasında uyuduğunu görürüz ama hiç olmadıkları kadar dingindirler, bilirler ki kimse saçlarının kılına dokunmayacaktır. Aynı zamanda bir mühendis örgütünün, yerlerinde kalmalarını, mücadeleye verdikleri enerjiyle hareketi korumalarını rica ederek genç mahalleliye hitap ettiğini görürüz. Hatta bir grup Hristiyan’ın, namaz kılarken eğilen Müslümanlara göz kulak olmak için ayakta nöbet beklediklerini görürüz. Esnafın işsizleri ve fakirleri beslediğini görürüz. Herkesin tanımadıkları komşularıyla konuştuğunu görürüz. Her birinin hayatının herkesin büyük Tarih’ine karıştığı binlerce pankart okuruz. Bu durumların, bu buluşların bütünü hareketin komünizmini oluşturur. İşte iki yüzyıldır tek politik sorun buymuş: hareket komünizminin buluşlarını süreye nasıl yaymalı? Ama gericilerin ağzından çıkan tek tümce yerli yerinde kalır:”Bu olanaksız, hatta zararlı. Gelin devlete güvenelim.” [Buna karşın] Övgümüz bize gerçek ve tek politik görevi hatırlatan Mısır’lı ve Tunus halklarına: Devlet’e karşı, hareket komünizmine örgütlenmiş sadakat.


Bir mekânda, meydanlarda, fabrikalarda yerellik kazanan bu toplanma, kaynaşma ya da niceliksel sıkılaşma, tüm bunlar gerçeğin yerini tutar, çünkü ona can veren şey, ön-politik hakikatin -yani tarihsel ayaklanma biçiminde devletin bazı simgelerinden “kurtulma”ya bağıntılı olarak, bir varolanın şiddetli aşılması/ayaklanması-, yoğun ve öznelleşmiş, bir üst-varoluşudur.

O, hiçten birdenbire ortaya çıkmaz, o ex nihilo bir yaratımın diktatörlük gücüne sahiptir. Olaydan önce olayın izleri, sonradan saptanan ön-olaysal belirtiler olduğu zaman, işte o zaman, bunlar niceliksel bir kaynaşma ile yoğun bir üst-varoluşun eklemlenmesini yeniden üretir ya da önden-üretir.

1968 Mayıs’ından önce olduğu gibi, Mısır’da da aynı şey vuku buldu: 1967 yılının ve 1968 başının fabrika grevleri, çok özeldir, zira bu grevlere temsilci sendikalardan bağımsız olarak genç işçi grupları tarafından (bu, işin, herkesin kaynaşma/büzüşme yoluyla temsil edilmesi tarafıdır, endişeli demokratlarımız “harekete geçen azınlık” derler) çok erkenden ve ansızın, daha gerevlerden bahsedilebilmesinden önce, fabrikanın işgaline karar verilmişti (bu da işin, yerin işgaline bağlı aktivist yoğunluk tarafıdır).

Tarihin yeniden açılışı olarak olay, hepsi kitlesel halk gösterilerine içkin olan üç işaret tarafından haber verilir: yoğunlaşma, büzüşme/kaynaşma, yerelleşme. İşte bunlar ön-politik verilerdir, doğrudan ayaklanmayı ve onun güçlü nihilizmini aşan ayaklanmalar tarafından Tarih’in uyandırılışı. Bu ayaklanmalarla birlikte yeni bir hakikatin işleyişi/çalışması başlar, buna politikada örgüt(lenme) denir. Bir örgütlenme bir fikrin ya da bir olayın kesişiminde yer alır. Bu kesişim, yine de, ancak süreç olarak vardır ve bu sürecin doğrudan öznesi politik militandır.  Militan bir kırmadır, çünkü onu Fikir tarafından yeniden yakalanan ayaklanmacı hareket doğurur. Fikir on yıllar boyunca cumhuriyetçiydi, 19. yüzyılda “naif” komünist ve 20. yüzyılda devlet komünizmi. Geçici olarak 21. yüzyılda diyalektik komünist olduğunu öne sürelim: gerçek ad Tarih’in uyanışının kıyılarında gelecektir.

Olaya sadakat olarak militan kırmalık nasıl gerçekleşir? Fikrin tarihsel değerinin ilkin ayaklanma tarafından tasdik edildiği kesindir. Ayaklanmanın politik değerinin ona sadık –ona sadıktır çünkü onun için, ayaklanma Fikri doğrular– örgüt tarafından tasdik edildiği de bir o kadar kesindir.

Fikir burada, bir politikanın tarihsel evrimi/gelişimi olacak şeyin bir tür tarihsel yansımasını ifade eder; ayaklanma tarafından kökensel olarak geçerliliği sağlanan evrim. Örneğin eşitlik kural “haline gelmelidir” denecektir, yürütülen tüm mücadelelerin ölçütü olarak ya da “komünizm”, eşitlik tarafından ölçütlendirilen ve onu oluşturanların özgür birliği tarafından idare edilen Sermaye’nin hakimiyetinden kurtulduğu için kökten biçimde farklı bir toplumun, öznel olarak üstlenilen, olanağını ifade ettiği için. Ama bu sadece, böyle düşünmek, böyle konuşmak ve gerektiği gibi hareket etmek yürürlükten kaldırılan ayaklanmaya dair kesin bir süre örgütlediği için söylenecektir. İşte bunun içindir ki Fikir ayaklanmadan önce gelmez, ama bir sürenin inşa edilmesinde kendi gerçek etkileriyle/sonuçlarıyla birbirine geçer. Aynı şekilde, Fikir daha sonra halkçı politik örgütlenmenin gerçeğini gerektirecektir.

Bir politika, ayaklanmanın bir varolmayanın varoluşu biçiminde gündeme taşıdığı ve bir Tarih’in uyanışının tek içeriği olan şeyi ebedi olarak görür. Bunu yapmak için, militanları soyut olarak tarihsel ayaklanmanın yaratıcı gücünü oluşturmuş olan şeyin izlerini muhafaza etmesi gerekir: kaynaşma/büzüşme, yoğunlaşma ve yerelleşme.

Klasik olarak, kaynaşma/büzüşme (küçük bir azınlığın ayaklanmanın hepsinin hakiki varoluşu olması) örgüte mensubiyetin katı kuralları tarafından korunur. Ondan olanlarla olmayanlar arasında, ayaklanma sırasında orada olanlar ile evinde kalanlar arasında belirlenen sınır kadar güçlü biçimsel sınırlama yaratılır. Yoğunlaşma militan etkinlik tarafından muhafaza edilir, eylemin gereklerine adanan yaşam, koşullara varoluşsan tekdüzeliğe geri dönene göre duyarlı ve daha canlı bir öznellik. Yerelleşme, içinde bulunulan (falan halk pazarı, falan Afrikalı işçi ocağı, falan fabrika, falan şehirdeki falan kule…) yerlerin fethedilmesine ilişkin değişmez bir protokol tarafından korunacaktır. Bu bütün, 20. yüzyılın bazı on yılları boyunca, “Komünist Partisi” diye adlandırılmış olan ve kuşkusuz bugün başka bir ad araması gereken özel bir örgütlenme tipinin militan boyutunu oluşturur.

En başta, bu sadakat buyrukları akla uygunmuş gibi görünmüştür ve işte bu yüzden milyonlarca işçiyi, köylüyü, aydını, 1917 Rus Devrimi’ni takip eden bütün bir dönem boyunca cezp etmiştir. Militan zorunluluğun üç ayırt edici özelliği, örgütün, Bir Tarih’in uyanışı olduğu ortaya çıkan süreçler okulunda kaldığını simgeliyor ve böylece tüm bu ayaklanmacı halkçı gerçeğe dair komünist Fikri besliyordu.

Bununla birlikte, Doğru’nun koruyuculuğu prosedürlerinin/usullerinin gelecek tarihsel dilimde dönüştürülmesi muhtemeldir. Parti-biçim zamanını doldurdu, devletsel serüvenleriyle küçük bir asırda tükendi. İktidarın askeri olarak ele geçirilmesini benimseyen, komünist partilerin yok oluş yolundaki bir devletin nihayetinde büyük ölçekte biricik görevi olan şeyi yapma konusunda yetersiz oldukları ortaya çıktı: halkın bağrındaki çelişkileri, en küçük bir güçlük konusunda, düşmanla çatışkıları çözmekte kullanılan terörist modeli örnek almaksızın yaratıcı bir biçimde çözmek: Bu, bugün geniş bir problemdir: tarihsel ayaklanma ile doğan Doğru’nun diktatörlüğünün mirasçısı olsa da, baskın’nın orduları ya da müfrezelerini oluşturan şeyin hiyerarşik, otoriter ve neredeyse düşünceden yoksun örneği olmayan devrimci politik bir disiplin icat etmek.

Her durumda, olayın kurucu özelliklerini biçimselleştirerek, örgüt olayın otoritesinin muhafaza edilmesine olanak tanımalıdır. Bu biçimselleştirme ile birlikte, adeta, gerçek’ten simgesel olana ya da arzudan yasaya geçildiği söylenebilir. Örgüt, tarihsel ayaklanmanın gerçeğinin kendi evrensel saygınlığını aldığı doğrunun bu diktatörlüğünü politik yasa haline getirir.

Lacan, arzunun yasa ile aynı şey olduğunu söyler. Ben de bunu söylüyorum, Lacan’ın aksiyomunu “Örgüt, olayla aynı süreçtir” diye çevriyazıma döktüğüm zaman, bir biçimselleştirmenin aracılığına dayandığım açıklamasını yaparak. Ama yine Lacan’da da –ki ondan bu derin görüyü alıyorum– biçimselleştirme, arzu ile yasa arasındaki aracıyı ifade eder ve bu aracının adı da Özne’dir.

Politik bir örgüt, olayın bir disiplininin Özne’sidir, düzensizliğin hizmetine sunulmuş bir düzen, bir istisnaya sürekli muhafızlık etmek. Bu örgüt dünya ile dünyanın değişimi arasında bir aracıdır, bu adeta dünyanın değişiminin dünyasal öğesidir, zira örgüt şu öznel soruyu ele alır: “Bizzat dünyanın içinde, dünyanın değişimine nasıl sadık olunur?” Bu soru şuna dönüşür: tarihsel olanağının koşulu olay olan politik hakikat, dünya içinde, nasıl gizlice hazırlanır, hem de bu olanağın gerçekleşmesi olamadan? Tarih’in bir uyanışı, Fikrin belirtisi altında harekete geçen maddilik şeklinde politik olarak nasıl kaydedilir?

Belki, tüm bunları daha açık kılmak için, nedenler düzenine göre yeniden söylemek gerekiyor:

1.Bir dünya, bu dünyayı dolduran tüm varlıklara her zaman varoluş yoğunlukları atfeder. Bunların varlığı açısından, bu dünyanın olduğu haliyle kendilerine zayıf, hatta ihmal edilebilir sayıda varoluş atfettiği insanlar başkaları karşısında ilkece eşitlik durumundadır. “Biz hiçiz, her şey olalım!” diyen proleterler mutlak surette bu durumdadır ve eğer hiç olduklarını söylüyorlarsa, bu varlıkları bakımından değil, daha ziyade bu dünyanın örgütlenmesinde kendilerine tanınan ve onların dünyada neredeyse varolmayanlar olarak var olmasına neden olan varoluş yoğunluğu açısındandır. Yine denilebilir ki varlık kavramı yayılımsalken (herkes kendini eşitlik içinde insani bir canlı olarak gösterir) varoluş kategorisi yoğunlukla ilgili bir yüklemdir (varoluş sıradüzen içindedir). Tarihsel bir ayaklanma; her zaman olay niteliğinde olan eşit-olmanın bir yükselişinin, sizin varoluş yoğunluğunuza dayanan yargıyı yargılamaya olanaklı kıldığı bir an/uğrak yaratır.

2.Her dünyada, (var) olan, ama dünyanın kendilerine asgari bir varoluş yoğunluğu yüklediği varolmayan varlıklar vardır. Her yaratıcı olumlama dünyanın varolmayanlarının saptanmasında kök salar. Aslında, hangi alanda olursa olsun, her gerçek yaratımda önemli olan, var olandan çok var-olmayandır. Varolmayanın okulunda olmak gerekir, zira varlıklara yapılan varoluşsal saldırılar ve dolayısıyla bu saldırılara karşı eşit-olmanın kaynağı işte burada gösterirler kendilerini.

3.Bir olay, bir varolmayanın, bir dünyaya göre, hakiki bir varoluşa, yoğun bir varoluşa erişeceği olgusu ile tanınır.

4.Politik eylem irdelenirse, dünyanın değişiminin ya da Tarih’in bir uyanışının ilk biçimleri, yani olayda görünür olan ama geleceği henüz kaydedilmemiş biçimler yoğunlaşmadır –çünkü şeylerin genel içgücü, varoluşun kendi kendinin bir tür temsilinde, bütünlük durumunun metonomisinde kaynaşır/büzülür– ve yerelleşmedir –insanların kendi yazgılarını isteme kapasitelerinin görünür olduğu, simgesel olarak anlamlı yerler inşa etme zorunluluğu. Olduğu haliyle görünürlüğün medyalarda görünürlüğe, yani iletişim diye adlandırılan şeye indirgenemez olduğunu belirtmek gerekir.

5.Ayaklanmanın yerelliği tarafından fethedilen görünürlüğün asli bir önemi vardır. Bu içkin bir normdur, kendini görünür kılmak gerekir: görünürlük evrensel bir sesleniştir, kendi kendine seslenmek de dahildir buna. Bu neden bu kadar önemlidir? Varolmayanın varlığı varolan olarak ortaya çıkmalıdır. –bu da görünürlüğün bizzat kurallarının dönüşümünün fitilini ateşler. Yerelleşme, varolmayanın kalkması/aşılması biçimi altında dünyada evrensel adaletin görünürlüğünü olumlama fikridir. Bunun olması için, binlerce hatta milyonlarca kişi olunsa bile, kaslarını göstermekten ziyade yerin simgesel hakimi haline gelindiğini göstermek gerekir.

6.Ön-politik bir olay olan tarihsel bir ayaklanma, ancak, yayılımsal bir kaynaşma/büzüşme eklemlenmiş yoğun bir üst varoluş, evrensel olarak hitap edilmiş bir görünürlük içinde tüm durumun yeniden büzüldüğü/kaynaştığı bir yeri tanımladığında meydana gelir. Olaysal bir durumu belirlemek, göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşir: evrensel olarak hitap edildiği için, görünürlüğünün bu evrenselliği, herkes gibi size de ulaşır. Bir varolmayanın varlığının az zaman önce kendisine özgü bir yerde ortaya çıktığını bilirsiniz. Tam da bu yüzden, daha önce söylediğimiz gibi, hiç kimse onu alenen inkâr edemez.

7.Benim örgütlenme ya da olayın disiplini diye adlandırdığım şey, Fikrin, olaya sadakate tanıklık eden, eylemler, beyanlar, icatlar halinde etkili bir parçalanmasının olanağıdır. Bir örgüt, özetle söylersek, yeniden dünyanın süresi haline gelen bir süre içinde olaya olduğu kadar Fikre de uygun olduğu topluca ilan edilen şeydir. Bu örgütlenme anı uzaktan en zor andır. Özel kolektif bir dikkat gerektirir, çünkü bu bölünmeler anı olduğu gibi, düşmanın (uyuklayan Tarih’in muhafızının) üste çıkmaya çalıştığı andır. Eğer bu an kaçırılırsa, Tarih’in uyanışı ancak parlak bir anektod olabilir ve politika durgunluğuna devam eder.
8.Benim “örgütlenme” diye adlandırdığım süreç öyleyse, olduğu haliyle olay tam artık başlama gücüne sahip değilken, olayın ayırt edici özelliklerini (yoğunlaşma, kaynaşma/büzüşme, yerelleşme) koruma yönünde bir girişimdir. Bu anlamda, örgütlenme, Fikrin durduğu öznel oyukta, olaysal gücün zamansallığa dönüşmesidir. Bu, özel karakteristikleri olaydan alınan bir zamanın icat edilmesidir; adeta başlangıcını kat kat açacak bir zamanın. O halde bu zaman, örgütlenmenin kendini, önceki dünya tarafından buyrulduğu haliyle zamanın düzenine kaydedilmeye bırakmaması anlamında, zaman dışı olarak düşünülebilir. Bu noktada, istisnanın Özne’si olarak, Özne’nin zaman-dışısını adlandırmanın olanağıyla karşı karşıyayız. 

Eğer olay, yani tarihsel ayaklanma, zamanda bir kopuş –varolmayanın ortaya çıktığı kopuş– ise, örgütlenme zaman içinde bir zaman-dışıdır, ki bu zaman-dışı, varolmayanın üstlenilen varoluşunun, Fikrin  ışığında, zamansal tüm baskıların bekçisi olan devletin muhafazakar gücü ile karşı karşıya geleceği kolektif öznelliği yaratır.

-ve diğer Ayaklanma metinleri için bkz. 

Tarihin Uyanışı (Le réveil de l’histoire) Monokl, 2011.
Çev:Murat Erşen

1 yorum:

"Words Words Words" (Hamlet)