Cumartesi, Şubat 01, 2014

ANNEME...




Sils-Maria, Temmuz ortası 1881.

…Yerine getirmesi gereken devasa etkinlik göz önüne alındığında, sinir sistemim muhteşem; hassas ve güçlü oluşu beni şaşırtıyor: ne uzun ve şiddetli ıstıraplar, ne uygun olmayan bir meslek, ne de yanlış tedavi, sinir sistemimin özüne zarar verebildi; tersine, geçen yıl sinir sistemim güçlendi ve onun sayesinde bir insan beyninin ve kalbinin yaratabildiği en yürekli, en yüce en derin kitaplardan birini yazabildim. Recoaro’da yaşamıma son vermiş olsaydım bile, bu insan, bir umutsuz olmayıp, ölmüş olan insanların en boyun eğmez ve en büyüklerinden biri olurdu. Baş ağrılarıma tanı konulması çok zor ve bu konuda gerekli bilimsel materyaller söz konusu olduğunda, herhangi bir hekimden daha fazla bilgiliyim. Evet, bana yeni tedaviler önerdiğiniz ve “hastalığım ilerlemesine izin vereceğime” inanıyor göründüğünüz zaman, bilimsel gururum hakarete uğradı. Bu konuda da bana güvenin! İşte bir yıldır tedavimi sürdürüyorum ve eğer daha önce hatalar yaptıysam, bunun nedeni yalnızca başkalarının sabırsızlıkla benden rica ettiği ve sonunda teslim olduğum şeyi denemiş olmamdır. Maumberg’deki, Marienbad’daki, vs. günlerim bu şekilde geçti. Zaten anlayışlı her hekim, bir iyileşmenin ancak yıllar geçtikten sonra olabileceğini ve her şeyden öte, çok uzun bir süre tedavimde yanlış yöntemlerin uygulanmasına yol açan ciddi yan etkilerden kurtulmam gerektiğini görmemi sağladı… Bundan sonra kendimin hekimi olacağım ve üstelik iyi bir hekim olduğumun söylenmesini istiyorum – ve yalnızca benim için değil. Her zaman için hâlâ çok şeye, çok ıstıraplı dönemlere hazırlanıyorum; sabırsız olmayınız, bütün kalbimle bunu sizden rica ediyorum! İşte beni kendi acılarımdan daha fazla sabırsızlandıran şey, çünkü bu, en yakın akrabalarımın bana çok az inançlarının olduğunu kanıtlıyor.

Büyük işlerime uygun olarak iyileşmem için uyguladığım tedavileri birleştirme tarzımı gizlice gözlemleyenler beni hiçbir koşulda övmeyecektir.


OVERBECK’E,

Cenova, Kasım 1880.

… Şimdi bütün buluşum ve bütün çabalarım, içinde, o kadar çok ıstırabın bana gösterdiği şekilde, yapımın zorunlu ve en yalın gereksinimlerinin haklı tatminlerini bulabildiği bir çatı katı sakininin yalnızlığını gerçekleştirmeye yöneliyor. Ve belki de bunu başaracağım! Baş ağrısına karşı günlük savaş ve üzüntülerimin gülünesi karmaşıklığı, küçük hesaplar yapan biri haline gelme tehlikesini göze alacak şekilde bir özen istiyor – oysa bu, güçlü karşılıklar olmadan çılgın hale gelmemi gerektirecek noktaya kadar beni yöneten çok genel, çok yüce dürtülere karşılık vermektir. En şiddetli nöbetlerin birinden yeni çıkmış ve iki gün süren bir yıkımdan güç bela kurtulmuştum ki, deliliğimin tekrar uyandığım andan itibaren kavranılamaz şeylerin peşinden koşmaya başladığını fark ettim ve tanının diğer çatı katı sakinleri için hiç daha sevimli veya daha arzulanır şeyleri aydınlatıp aydınlatmadığını bilmiyorum…


∞∞∞


“Tinin tüm evrimi içinde, belki de bedenden başka hiçbir şey söz konusu değildir: bu, üstün bir beden oluşturmasıyla duyarlı hale gelen tarihtir. Organik olan daha yüksek derecelere geçiyor. Doğa bilgisine olan doymazlığımız, bedenin mükemmelleştirmesini sağlayan bir araçtır. Veya daha çok: beslenmeyi, bedenin oturma ve yaşama tarzını değiştirmek için yüz binlerce deney yapılıyor: bedenin bilinçliliği ve değerlendirmeleri, her türlü zevk ve zevksizlik, bu değişimlerin ve bu deneylerin işaretleridir. Sonuç olarak, hiçbir şekilde insan söz konusu değildir: insanın aşılması gerekmektedir.

İç dünyayı boşaltmak! Burada hâlâ çok sayıda sahte varlık! Duygu ve düşünce bana yetiyor. Üçüncü gerçeklik olarak “istenç” hayalidir. Ve zaten bütün dürtüler, arzu, nefret, vs. “bütünlükler” olmayıp görünür “yalın durumlar”dır. Açlık: bir keyifsizlik duygusu ve onu yok etme yolarının bilgisidir. Aynı şekilde hiçbir bilgi olmadan organizmada bir dizi hareket gelişebilir. Bu hareketlerin açlığı yok etme amacı vardır: bu mekanizmanın uyarması, açlıkla aynı zamanda hissedilir.

Organların tek bir organdan yola çıkarak çok çeşitli şekillerde gelişmeleri gibi, beyin ve sinir sistemi deriden başlayarak gelişir: böylece her duyumsamanın, tasarımlamanın ve düşünmenin kökende bir olması gerekmiştir: o halde duygu yalıtılmış bir geç görüngüdür. Bu bütünlüğün inorganikte varolması gerekir: çünkü organik ayrılmayla başlar. Geriye inorganik ile organik arasındaki karşılıklı eylemin incelenmesi kalmıştır – her zaman uzaktaki bir eylem söz konusudur (uzun vadeli), o halde her eyleme öncelikle bir “bilme” gereklidir: uzağın algılanması gerekir. Dokunsal ve kassal duyunun benzerinin olması gerekir.” (Nietzsche, 1883)


…/ Pierre Klossowski

Eğer bedenin ilgili olduğu en dolaysız güçlerimiz kökenleri açısından en uzak olanlarsa, bedeni belirten her şey –iyi olması ve hastalıkları– bize yazgımız üzerine en iyi bilgiyi verir. Böylece Nietzsche en dolaysız olanı anlamak için kendisindeki en uzağa kadar ulaşmak istiyor.

“Şu an olunan kişi haline nasıl gelindiğini” betimlemeden önce, olduğu kişiyi sorun olarak ortaya koyuyor. Yapıtlarından herhangi binin sağlığının şöyle ya da böyle olduğu falan zamanda, örneğin kendini en aşağıda hissettiği bir zamanda yazıldığını söylemekten hiçbir zaman duraksamamıştır.

Düşüncesini askıya alan bir saldırı olarak ona düzenli bir biçimde ıstırap çektiren işkence migren, dışsal bir saldırı değildir; hastalığın kökü kendisinde, kendi organizmasındadır: bir yıkımdan korunmak için saldıran, kendi fiziksel ben’idir: ama onu yıkmaya çalışan kimdir? Nietzsche’nin kendi beyni. Nietzsche bu migrenden kurtulduğu ölçüde, dinlenme durumunu bu yıkım yararına kullanmaktadır. Ama bu yıkım, fiziksel ben ile ahlaksal benin görünürde bağdaştığı kişi için yalnızca beyinle değerlendirilmektedir. Bu haliyle bedenin içinde çok farklı bir perspektif vardır: organik, o halde boyun eğmiş işlevler olarak bu köleliği yıkmak isteyen eylemci güçler: bu güçler bunu ancak eğer bu istenç beyinden geçerse yapabilir: buna karşılık, beyin bu istenci ancak kendisinin bu yıkıcı güçlere boyun eğişi olarak hisseder: düşünmenin olanaksızlığıyla bu güçlere gözdağı verilir.

Nietzsche, bedensel ve tinsel güçlerin bu yıkıcı yarışmasını uzun süre hissetmiş ve tutkuyla gözlemlemiştir: bedenini ne kadar çok dinlemişse, bedenin ayakta tuttuğu kişiden o kadar kuşkulanmıştır. Korkunç migrenlerden hiçbir zaman kurtulamama umutsuzluğunun yol açtığı intihar saplantıları, içinde küçülen kişi adına bedeni kınamasına neden oluyordu. Ama başyapıtını hâlâ tamamlamamış olduğu kadar ıstırap vericiyse, eğer beyin artık yalnızca çöküntü sinyalleri gönderiyorsa, bunun nedeni burada akıl pahasına kendini duyurmaya çalışan bir dilin söz konusu olmasıdır. Bundan bilinçli ve akıllı kişiliğine karşı bir kuşku, bir nefret ve bir öfke doğmuştur. Korumak istediği –gitgide birbirlerinden tiksinen bir akraba ortamında, bir dönemin keyfine göre şekillenen– bu akıllı ve bilinçli kişi değildir. Sahip olabileceği bu akıllı ve bilinçli kişidir: bu sinir sisteminin tepkilerini inceleye inceleye, kendini daha önce tanındığından başka biri olarak ve belki de hiçbir zaman tanınamayacağı farlı bir tarzda algılamaya başlar: böylece yalnızca fiziksel ölçütlere boyun eğen bir zeka oluşturur. Istırabı yalnızca enerji olarak yorumlamaz, aynı zamanda öyle olmasını ister: fiziksel ıstırap ancak zevke sıkıca bağlı olduğu ve şehvetli bir berraklık geliştirdiği sürece katlanabilir: fiziksel ıstırap ya olanaklı bütün düşünceleri yok eder ya da düşüncenin taşkınlığına ulaşır.

Ama dinginlik içinde bile yeni bir tuzağı sezinliyor: her türlü fiziksel baskıdan kurtulmuş bir düşünce gerçek bir şey midir? Hayır, başka dürtüler büyük zevk almayı sürdürürler. Ve benzer zevk alma, çoğu zaman görünürde aşılmış ıstırapların yokluğunu, yani onların tasarımlarını saptamaktan başka bir şey değildir! Dinginlik uzlaşmaz dürtülerin bir tür ateşkesinden başka bir şey değildir.

Öyle görünüyor ki, organizma tarafından istilacı dışsal bir gücün saldırısı olarak hissedilen ıstırap görüngüsü ile beynin oluşumuna neden olan biyolojik süreç arasında sıkı bir bağlantı var. Bütün refleksleri saldırıya karşı yoğunlaşan beyin, acı ve zevk arasında gidip gelen uyarma dereceleri olarak gücünü kabul ettiren acıyı tasarımlayacak güce sahip hale gelir. Beyin temel uyarımları ancak, acı tehlikesinde veya daha ileri uyarımlara neden olabilen ya da olamayan bir boşalım olan zevk şansında kılı kırk yaran bir biçimde tinselleştirdiği ölçüde tasarımlanır. Ama acı verici uyarım, acıyı, organizmanın geçici olarak elde ettiği ve daha önceki bir durumda bir zevk olarak yaşanabilen dengeyi altüst ettiği oranda yaşanan bir tatmin biçimini alabilir. Uyarımın bu daha önceki tatmini, beyinde bir yoğunluk izi bırakır. Beyin de bundan sonra bu yoğunluğu tasarımlama edimiyle onu zevk (yeniden uyarımın zevki) olarak yeniden gerçekleştirebilir. Ama bu durumda beynin bu uyarımı uygulamayı düşündüğü kişi başka bir “ben”dir.

Beden, bilinç tarafından yanıltıcı bir biçimde çözümlenen bir göstergeler dili aracılığıyla anlaşılmak ister: bilinç, beden aracılığıyla ifade edilen şeyi tersyüz eden, tahrif eden, süzgeçten geçiren bu göstergeler kodunu oluşturur.

Bilincin kendisi dürtüler tarafından aktarılan mesajların şifrelenmesinden başka bir şey değildir: şifrenin çözülmesi kendi içinde bireyin kendine malettiği mesajın tersine çevrilmesidir: çünkü her şey sonunda “baş”a ulaştığından (dik duruşta), bu “dikey” durumun korunması için mesajın şifresi çözülür: eğer bu durum alışılan, kendine özgü bir durum olmasaydı, bu şekliyle mesaj olamazdı. Anlam, dik duruşla oluşur: şu ölçütlere göre: yüksek alçak, ön, arka,

Nietzsche, akıl tarafından oluşturulan bir beden “sağlığı” için konuşmadı. Bilincin bedensel durumların bireysel bilinci olmak amacıyla saklayabildiği özgün veriler olarak bedensel durumlar için konuştu. Bu bakış açısı yaşamın tamamen “fizyolojik” kavranışının çok ötesine gider. Beden rastlantısallığın sonucudur: beden, bir grup bireyselleşmiş dürtünün, insani bir yaşamı oluşturan bu aralığı ortaya koyacak şekilde birbirleriyle karşılaştığı bir yerden başka bir şey değildir. Bu bireyselleşmiş dürtüler yalnızca bireysizleşmeyi amaçlar. Dürtülerin bu rastlantısal birleşiminden, bunların koşulların keyfiliğinde oluşturdukları bireyle birlikte yavaş yavaş kendisini uykudan kurtaran bir beyinsel etkinliğin yüksek düzeyde aldatıcı ilkesi doğar; bilinç yarı uykuyla uykusuzluk arasında sürekli gidip gelmek zorundaymış gibi görünür ve uyanma durumu diye adlandırılan şey, her ikisinin karşılaştırılmasından, bir ayna oyunu gibi karşılıklı yansımalarından başka bir şey değildir. Ama sınırsız ayna yoktur: sır, “akıl” temelini oluşturur. Dürtülerin saydam olmayışı sayesinde unutma mümkün olmaktadır. Unutma olmadan bilinç olamaz. Ama sırrı “kazıdığı” andan itibaren, bilincin kendisi de saydamlığı içinde dürtülerin akımı ve ters akımıyla karışır.

Beden, bilinç tarafından kavranıldığı ölçüde, onu kateden ve onu ancak rastlantısal olarak oluşturmak için daha az rastlantısal olmayan bir biçimde beslemeyi sürdüren dürtülerden –dürtülerin bu şekilde bedenin “en üst sınırında” geliştirdikleri organın bu rastlantısal, görünür beslemeyi, korunması için gerekli bir şey olarak ele alması dışında– kopar. “Beyinsel” etkinliği, bundan sonra, ancak bu etkinliği sürdüren ya da daha doğrusu özümseyen güçleri seçer. Beden, bu beyinsel etkinliğin bundan sonra bedeni kendi ürünü olarak benimsemesi gibi yalnızca bu beyinsel etkinlik için kendisini sürdürmesine olanak sağlayan bu refleksleri benimser.

Nietzsche’yi anlamak için, burada organizmanın vardığı altüst oluşu görmek önemlidir: organizma, kırılganlığı nedeniyle, kendi geliştirdiği en kırılgan organın bedeni yönetmesi noktasına gelir.

İnsan bedeninin dik duruşu benimsemesini sağlayan beyinsel etkinlik bedenin varlığını bir otomatizme indirgemekle sonuçlanır: beden, beden olduğu sürece artık kendinin eşanlamlısı değildir: bilincin aracı olarak “kişi” nin adaşı haline gelir. Beyinsel etkinlik azaldığı andan itibaren, beden tek başına vardır, ama artık gerçek olarak bir kişiye ait değildir ve tam da aynı kişiyi yeniden oluşturabilecek bütün refleksleri korumuş olmasına rağmen, onda “kişi” eksiktir. Bu saf bedensel oluşumlar kendilerini ne kadar dayatırlarsa, “kişi”nin dönüşü o kadar çok gecikmiş gibi görünür: bu kişi uyur, düş görür, güler, titrer, ama bunu gösteren yalnızca bedendir: kişi, kendi kendine bedensel duyuların bir yorumundan başka bir şey olmayan güdülerin uyarılmasıyla güldüğünü, titrediğini, acı çektiğini, zevk aldığını ileri sürebilir.

Kendisiyle veya başkasıyla olan iletişimi içinde bu semptomlara kendisine aitmiş gibi sahip çıkan “kişi”, bunu ancak bu semptomlar oluşmadan hemen önce veya oluşmadan hemen önce veya oluştuktan sonra yapabilir. Bilinçli olarak bu semptomlara maruz kaldığını yadsıyabilir ve bunları ancak normal durumları diye düşündüğü şeye uygun görünmesine göre kendi semptomları olarak almaya razı olur: bedenin dik duruşu ile veya “kararlarına” veya tasarımlarına dayanacak her başka durumla bağdaşan her şey. Kişi gülmeye veya kendini ıstırap veya yorgunluk refleksine bıraktığı gibi gülme refleksine bırakmaya karar verebilir. Ama böyle her durumda, kararlar, ancak uyarılmış veya uyarılabilir bir durumdan kaynaklanmaktan başka bir şey yapamazlar. O halde bu kararlar uyarımı öncelemek yerine ondan sonra gelirler; acının veya zevkin şiddeti içinde, özellikle şehvetin içinde, “kişi” bir an için kaybolur ve bilinçten kalan şey böylece bedensel semptomla o kadar sıkı bir şekilde sınırlanır ki yapı bile tersyüz olur: bilinçdışı kavramı burada yalnızca bir unutma imgesidir; kökenini dik durmaya borçlu olan her şeyin unutulması.

Her insan yatabilir, ama her biri ancak ayağa kalkabilmede veya yer değiştirebilmede her zaman aynı olma gerçeğini koruduğu için yatar. O halde her zaman kendi bedeni içinde olduğunu zanneder. Ama bu beden yalnızca, geçici olarak uzlaşan çelişik dürtülerin rastlantısal buluşmasıdır.

Bana ait olmayan bir bedenin içinde hastayım: benim ıstırabım, organizma tarafından köleleştirilen ve rakipler haline gelen belirli dürtülerin ya da işlevlerin savaşımının yorumundan başka bir şey değil: benden kaçan dürtülere karşı bana bağlı olan dürtüler. Bunun tersine, kendimin fiziksel eyleyeni, ona artık tutarlılığını sağlayamayan düşünceleri atıyor gibi görünüyor: yabancı veya her şeye rağmen kendimle özdeş olan fiziksel eyleyenin gereksindirdiği kişiye zıt bir durumdan kaynaklanan düşünceler.

Ama ben’in özdeşliği nedir? Bu özdeşlik bedenin tersine çevrilemez tarihine dayanıyormuş gibi görünüyor: bir nedenler ve sonuçlar zinciri. Ama bu zincir salt görüntüdür: beden aynı fizyonomiyi oluşturmak için sürekli değişir: bu da, kişiyi değişmez kılan ve, “karakter”i sağlamlaştıran, bedenin yenilenme kaynaklarının azalmasıyla olur.

Ama bedenin çeşitli evreleri, biri diğerinden kaynaklanırken, birbirinden farklı durumlardan oluşur: ve beden, tikel bir ben’in bedenle ve bütün değişmeleriyle iç içe geçebildiği ve geçmek istediği ölçüde aynı bedendir: bedenin uyumu ben’in uyumudur: beden bu ben’i ve böylece kendi uyumunu üretir. Ama beden kendisi için, ben’in kendi hayali uyumu içinde ölümden sonra varlığını sürdürmeye can attığı ölümlere ve yeniden doğuşlara göre sayısız kez ölür ve yeniden doğar. Bedenin dönemleri, gerçekte, onu oluşturan ve bozan ve daha sonra onu terk etmeye meyleden dürtüsel hareketlerden başka bir şey değildir. Ama bu dürtüler, öncelikle bedenin kaynakları olduğu ölçüde, bedenin uyumu için tehdittirler de. Bedenin, ben’in özdeşliğinin hizmetindeki tamamen işlevsel olan uyumu, bu anlamda tersine çevrilemez: ben’in dönemleri, bedenin uyumunun dönemleridir, yani bu ben bu bedenin içinde ve bu bedenle ne kadar çok yaşlanıyorsa, o kadar çok uyumunu arzular, o kadar çok çıkış noktasını yeniden bulmaya –böylece kendini yinelemeye– çalışır. Fiziksel parçalanma korkusu, kendi uyumunun geçmişe yönelik bir hayalini gerektirir. Böylece, ben, bedenin bir ürünü olduğundan, bu bedeni kendinin olarak benimsediği ve başka bir bedeni yaratabileceği için, ben’in de kendine ait tersine çevrilemez tarihi vardır.

Ben’in “bedeninin” özdeşliği ile birlikte varolan özdeşliği, bir insan yaşamının tersine çevrilemez gidişatının oluşturduğu bir anlamadan ayrılamaz: böylece anlam, bu özdeşliğin tamamlanışı olarak ondan sonra da varlığını sürdürür. Buradan, ilk ve son kez olarak anlamın sonsuzluğuna varılır.

Nietzsche’de, ben’in hiçbir şekilde içinden çıkamadığı sürece bu tersine çevrilemez gidişatı içeren bir başlangıçsal yazgı kavramı vardır ve bu, ilk bakışta, tersine çevrilemezin ilk buyruğu olarak görünene, fatum’a, yani tersine çevrilemeze olan aşktır.

Oysa, ilk ve son kez olarak tersine çevrilemezle bir kopuş olarak kendini ifade eden Bengi Dönüş deneyiminin başından itibaren kaderciliğin yeni bir yorumu da gelişir: her zaman birbirlerinin içinde karışmış olarak bulunan her amacı ve anlamı, başlangıcı ve sonu açıkça yok eden Kısırdöngü’nün yorumu.

Bu andan itibaren, ele alınan, artık ben’in bir niteliği olarak beden olmayıp, dürtülerin bulunduğu, karşılaştıkları yer olarak bedendir: dürtülerin ürünü olarak beden rastlantısal hale gelir: ne tersine çevrilebilir ne de çevrilemez, çünkü bedenin, dürtülerin tarihi dışında bir tarihi yoktur. Dürtüler açıkça giderler ve geri gelirler ve betimledikleri dairesel hareket, düşüncede olduğu kadar ruhsal durumlarda, bedensel depresyonlarda olduğu kadar ruhun tonalitelerinde anlamını bulur. Bedensel depresyonlar, ben’in bildirimleri ve yargıları, dilde, kendi içinde tutarsız ve böylece içi boş bir niteliği yeniden yarattıkları ölçüde ahlaksaldırlar.

Ama bütün bunlara rağmen Nietzsche bağlanmadan vazgeçmez hem giden ve geri gelen dürtülerle hem düşüncesi ve bedeni arasındaki bedenleştirici bir düşünce olarak yeni bir bağlanma için savaşır: bunu, birçok kez bedenin rehber ipi olarak adlandırdığı yolu izleyerek yapar: bu şekilde, hastalıklı hallerinin birbirini izleyişine göre dürtülerin çizdiği labirentin içinde Ariadne’nın bu ipini tutmaya çalışır.

Nekahet, “düşünen Nietzsche ben’ine” karşı “beden”in –yeniden düşünülmüş bedenin– yeni bir saldırısının işaretidir: böylece yeni bir düşüş hazırlanır: Nietzsche için, bu yeniden düşüşler, son yeniden düşüşe kadar, her defa yeni bir araştırmayla ve dürtüsel dünyada yeni bir yatırımla kendilerini gösterir ve her defasında gitgide artan hastalık bunların bedeli olur. Her defa, beden biraz daha kendi eyleyeninden ayrılır ve bu eyleyen her defa daha fazla güçsüzleşir: böylece beyin, kendisindeki ben’in uyanışı daha yavaş gerçekleştiği ölçüde onu bedensel güçlerden ayıran sınırlara yavaş yavaş yaklaşmaya zorlanıyor: ama ben’in uyanışı gerçekleştiği zaman, işlevsel mekanizmayı ele geçiren bu güçler oluyor: ben daha engin, ama daha kısa bir netlik içinde parçalanıyor: işlevlerin dengesi altüst oluyor: ben sözlerde ve göstergelerin sabitliği içinde uyukluyor: güçler sessizlikleri ölçüsünde daha da fazla uyanık kalıyorlar: artık ancak en uzaktaki dürtülerine göre kendini belirten bellek sonunda beyinsel ben’den kopuyor.

Beden, beyinsel etkinliği ben diye adlandırılan şeyden nasıl çekip alabilir? Ve öncelikle: ben beyin tarafından nasıl yeniden kurulabiliyor? Uyanma  durumu içinde ve onun tarafından sürekli olarak yeniden çizilen sınırla kuruluyor: ama uyanma durumu hiçbir zaman birkaç saniyeden fazla sürmüyor: az veya çok yoğun olan uyarılar her an, karşı konulamayacak denli çok alışın aralıksız  süzgeçten geçirilmesi gereken yer olan beyne akın ediyorlar: daha önceden emilmiş uyarıların izleri tarafından süzgeçten geçirilmesi gereken yeni uyarılar: yeni uyarılar eskilerle ancak özümseme yoluyla birleşebilirler, bu, “alışkın” olunan şeyin yabancı olan şeyle karşılaştırılması yoluyla olur: bundan, çizilen sınır çizgisinin silinemez olamayacağı sonucu çıkar: birkaç saniyenin sonunda beynin önemli bir bölümü uyuklar; kararın kendisini gerçekleştirebilecek bir eylemi düşünmemeye dair alınan her karar, yalnızca önceki uyarıların ben’in özdeşliğinin sürekliliğini sağlayan izinin kabul edildiğini varsayar. Bedenin suskunluğu sayesinde, onu ayakta tutmak için bedeni kendimize malediyoruz ve ondan, düşüncelerimizde ve eylemlerimizde izlediğimiz bi anlamın ya da amacın imgesini oluşturuyoruz: bu, olduğumuzu zannettiğimiz şeyle aynı olarak kalmak demektir.

Düşünceyi “bedenleştirici” güçlere (dürtülere) yeniden kazanmak, eyleyeni, yani beni, bedenden yoksun bırakmak anlamına gelir: buna rağmen Nietzsche beyni sayesinde bu yeniden kazandırmayı ve bu yoksun bilincinin yerinde olmasını kullanıyor: ama bilinçliliğin yuvası, yani ben yok ediliyorsa nasıl bilinçli kalınır? Eyleyensiz bu bilinç ne olacak? Eğer bellek artık ben’e ait olmayan şeylerle bir arada olmak zorundaysa varlığını nasıl sürdürecektir? Artık kendisi dışında her şeyi anımsayan birisi olarak nasıl anımsayabiliriz ki?

Fizyolojik ve biyolojik düzedeki araştırmaları, Nietzsche’nin çift yönlü bir kaygısından kaynaklanır: organik ve inorganik bir dünyada kendi hastalıklı durumuna benzer bir davranış; ve yeniden yaratımına izin veren savlar ve kaynaklar bulmak. O halde Nietzsche’nin anladığı şekliyle fizyoloji, kendi dönemini toplumsal bağlamında yaşanmış çeşitli durumların olduğu kadar kendi durumunun altında kavradığı güçlerin özgürleştirici bir kavranışının öncüllerini ona vermek zorundadır. Nietzsche’nin bilimsel araştırmalara bakışı, sanata, çağdaş veya geçmiş politik olaylara bakışı gibidir. Buradan yola çıkarak, gitgide daha anlaşılmaz bir şekilde kullandığı çeşitli terminolojilere başvurur: çünkü çeşitli disiplinlerden terimler alarak kendi vurgusunu yapar ve onları kurtaracak bir yaklaşımın peşine düşer. Bu vizyon, deneysel doğasından dolayı söz konusu disiplinlere ve her tür “nesnel” görüşe uzaktır.

Beden Kendi olduğu için, bedenin içinde oturan ve bedenle kendini dile getiren Kendi, işte bu Nietzsche için çok temel bir durum olmuştur: bedenin ondan esirgediği her şey, zekanın merkezinden daha büyük bir zeka olan bedensel yaşamın içinde gizli kalır: bütün hastalıklar, bütün ıstıraplar muğlak binlerce dürtüsüyle birlikte bedenin çoğulluğu ile beynin ihsan ettiği anlamın yorumcu inadı arasındaki bu kavgadan kaynaklanır: bütün yaratıcı güçler, değerlendirmeler bedenden, kendi’den fışkırır: istençli bir ben’in, “kendinden yoksun” bir tinin yanılgısıyla başlarsak, öldürücü hayaletler bunların beyinsel tersyüz oluşlarından doğar. Aynı şekilde, başkası, yakın kişi, tinin tersyüz oluşları içinde Kendi’nin yansıtmalarından başka bir şey değildir: ben’in olduğu gibi, sen’in de Kendi saf değişimi dışında gerçekliği yoktur. Sonuçta, Kendi, bedenin içinde Kaos’un uzatılmış bir ucundan başka bir şey değildir – dürtüler, organik ve bireyselleşmiş bir biçim altında yalnızca Kaos tarafından belirlenebilir. Bu belirleme Nietzche’nin muhatabıdır. Bu şekilde kuşatılmış olan beyinsel kalenin tepesindeki bu muhatap delilik adını alır.


Beden, dürtülerin (köleleştirilmiş, düzenlenmiş, hiyerarşiye tabi kılınmış) ürünü olarak kabul edildiği andan itibaren, ben’le uyumu rastlantısallaşır: dürtüler yeni bir bedene hizmet edebilir ve bu bedenin yeni koşullarını araştırdıkları varsayılır. Nietzsche (beyinsel) anlıktan öte, bilincimizle karışan anlıktan sonsuzca daha geniş bir anlığın olabileceğini düşünür.

Nietzsche et le Cercle vicieux, Pierre Klossowski.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)