Çarşamba, Nisan 19, 2017

Bu anlamda Eleştiri:

Maurice Blanchot


[1] Bu sorunun pek çok anlamını bir kenara bırakıyorum. İçlerinden biri, bizatihi eleştirinin fazla bir anlamı olmayışıyla ilgili. Edebiyat eleştirisi üzerine ciddi olarak kafa yorduğumuzda, cevap bulma çabamızın ciddi hiçbir şeyle ilintili olmadığı izlenimine kapılırız. Eleştirinin tüm gerçekliğini üniversite ve gazetecilik oluşturur. Eleştiri bu iki kurum arasındaki orta yoldur. Günü gününe, aceleci, meraklı, geçici bilgi ile derinlemesine, kalıcı, kesin bilgi karşılaşır ve iyi kötü birbirine karışır. Evet, edebiyat eleştirinin nesnesi olarak kalmayı sürdürür, ama eleştiri edebiyatın tezahürü değildir. Eleştiri edebiyatın değil, üniversite ve gazeteciliğin kendini olumlama biçimlerinden biridir ve önemini bu hatırı sayılır güçlerin; biri statik, diğeri dinamik, her ikisi de kesinlikle yönelimli ve örgütlü güçlerin gerçekliğinden alır. Doğal olarak, rolünün vasat olmadığı sonucu çıkarılabilir bundan, çünkü eleştirinin rolü, edebiyatı tam da bu kadar önemli gerçekliklerle ilişkiye geçirmekten ibarettir; bu rol, bir aracılık rolüdür; eleştiri namuslu simsardır. Farklı durumlarda, gazetecilik, çeşitli siyasi ve ideolojik örgütlenme biçimleri kadar önem taşımaz; o zaman eleştiri yazıhanelerde, temsil etmesi gereken daha yüksek değerlerin huzurunda hazırlanır; aracılık rolü minimuma indirgenmiş olur; eleştiri, bazen ustalıkla ve belli bir özgürlük payıyla, genel talimatları uygulayan bir sözcüdür. Ama her yerde böyle değil midir? Batı kültürlerimizde eleştirinin icra ettiği bir aracılıktan bahsediyoruz: Nasıl gerçekleşir, ne anlama gelir, ne gerektirir? Bir ölçüde uzmanlık, bir ölçüde yazma becerisi, hoşluk ve iyi niyet vasıfları. Bu da pek bir şey değil: hatta hiçbir şey. O halde, eleştirinin kendi içinde neredeyse hiç gerçekliği olmadığı fikrine varıyoruz. Bu fikir de kısıtlıdır. Hemen şunu da ekleyelim ki, böyle değer düşürücü bir bakış eleştiriyi sarsmaz, eleştiri bu değer düşürücü bakışa kucak açmıyor mu? Bu eleştiriyi incitmez, bilakis eleştiri bu durumu canı gönülden kabullenir, bu “hiçbir şey” oluş biçimi, sanki, tersine, onun en derin hakikatini duyuruyordur. Heidegger, Hölderlin’in şiirlerini yorumlarken şöyle der (yaklaşık olarak aktarıyorum): Yorum, şiir karşısında ne yaparsa yapsın, kendini daima gereksiz saymalıdır, yorumlamanın son, en zor adımıysa şiirin salt olumlanması karşısında kendini yok olmaya sevk eden adımdır. Heidegger şu ifadeye de başvurur: Şiirsel olmayan dilin gürültücü uğultusunda, şiirler açık havada asılı çan gibidir, üstüne hafif bir kar yağsa titreşecek bir çan gibi, bu belli belirsiz temas bile onu ahenkle titreştirmeye yeter, hem de akordunu bozasıya. Belki de yorum, çanı titreştiren azıcık kardır.1

[2] Eleştirel sözün şöyle bir benzersizliği vardır: Kendini gerçekleştirip geliştirip olumladıkça, kendini silikleştirmek zorundadır; ve böylece sonunda kendini tüketir. Bahsettiği şeyin yerine geçmemeye dikkat eder ve kendini dayatmaz, hatta ancak ortadan kaybolduğunda tamamlanır ve görevini ifa eder. Ve bu ortadan kaybolma hareketi, işlevini yerine getirip evi topladıktan sonra belli etmeden ortalıktan çekilen hizmetkârın ölçülü davranışından ibaret değildir sadece: Kendini gerçekleştirirken ortadan kaybolabilmesinin anlamı tam da budur. Hasılı, eleştirel söz ile “yaratıcı” sözün diyaloğu garip bir diyalogdur. İkisinin birliği nerededir? Tarihi bir birlik midir bu? Eleştirmen esere bir şey ilave etmek için mi oradadır? Eserin anlamı gizli (bir yokluk gibi mevcut) olsa bile, eleştirmenin görevi tarih aracılığıyla anlamın gelişimini belirtmek, eseri yavaş yavaş, nihayetinde donup kalacağı hakikate doğru yükseltmek midir? Ama eleştirmen neden gerekli olsun? Eser her şeyi söylemeye neden yetmesin? Neden, okur ile eser arasına, tarih ile eser arasına girmek zorunda şu korkunç okuma ve yazı kırması; okuma konusunda acayip bir biçimde uzmanlaşmış fakat ancak yazarken okuyabilen, yalnızca okuduğu şey üzerine yazan ve bir yandan da, yazarken, okurken, hiçbir şey yapmadığı, yalnızca eserin derinliğinin, eserin içinde olan ve orada daha açık, daha kapalı bir şekilde kalmaya devam eden şeyin dile gelmesini sağladığı izlenimini vermek zorunda olan şu insan?

[3] İster tarihi gerçeklik yönünden bakılsın, ister edebi gerçeklik yönünden, eleştirmen ve eleştiri ancak gölgede kalacak bir eğilim, silinip gitmeye daima hazır bir mevcudiyet olarak kavranır. Tarih yönünden bakıldığında, tarih, gerçekleşmiş bir oluş olarak değil, açık ve hareket halindeki bir bütün olarak içinde mevcut olduğu daha kesin, aynı zamanda daha hırslı disiplinlerde şekillendikçe, eleştiri, tarih adına ciddiyetle söz almasına yetecek hiçbir sıfatı olmadığını; eserin tarihteki yerini, kendi tarihi içindeki doğuşunu ancak ve ancak tarihsel bilimler olarak adlandırılan bilimlerin ve –şayet olsaydı– tarih oyunu biliminin gösterebildiğini veya gösterebileceğini, ama bundan da çok, eserin (fen bilimlerinin önümüze serdiği de dahil) genel hareketin en büyük bütünlüğü içindeki sonsuz gelişini izleyebildiğini veya izleyebileceğini anlayarak, yetkisinden kendi isteğiyle vazgeçer. Böylelikle aracılık rolü doğrudan doğruya güncellikle sınırlı kalır, geçip giden güne aittir, anonim, kişisellikten uzak söylentiyle, gündelik hayatla, dünyanın sokaklarında geçerli olan ve herkesin her şeyi önceden bilmesini –ayrı ayrı her biri hiçbir şey bilmese de– sağlayan anlaşmayla ilişkidedir.

[4] Eleştiri, eser karşısında ortadan kaybolmakla onda kendini yeniden toparlar. Eleştiri, eserin kendine yöneldiği harekete aittir, kendi araştırması ve kendi imkânının deneyimidir.

[5] Zahmetli bir kitleselleştirme uğraşı, denecektir. Belki öyle. Ama şimdi de edebiyat; roman veya şiir yönünden bakalım. Demin kafamızda canlandırdığımız narin imgeyi bir an kabul edelim: çanı titreştiren kar, o elle tutulmaz ve azıcık soğuk beyaz devinim, yarattığı sıcak sallantıda yok oluveren devinim. Burada, süresiz, gerçekliksiz eleştirel söz, yaratıcı olumlama karşısında dağılıp gitmek ister: Bir şeyler söylediğinde, konuşan hiçbir zaman o değildir; o hiçtir, önemsizdir; dikkat çekici bir tevazu; ama belki de o kadar mütevazı değil. O hiçtir, ama bu hiç tam da eserin, sessiz, görünmez eserin, onda kendini olduğu şey olmaya bıraktığı şeydir: Parlaklık ve söz, olumlama ve mevcudiyet, işte o zaman, eleştirel müdahalenin üretme görevini üstlendiği o nitelikli boşlukta, kendini değiştirip bozmadan, kendinden bahseder gibi konuşur. Eleştirel söz, o yankılayan uzamdır, bu uzamın içinde, bir anlığına, eserin konuşmayan, tanımlanmamış gerçekliği söze dönüşür ve sözle sınırlanır. Böylece, tevazu ve ısrarla hiç olduğunu ileri sürdükten sonra, bir de bakmışsınız ki kendini eserden ayırt etmeyerek, kendini yaratıcı söz sanır olmuş, yaratıcı sözün kaçınılmaz olarak kuvveden fiile çıkmış hali gibi ya da, metafor yoluyla söyleyecek olursak, epifanisi gibi. Bununla birlikte, kar imgesinin yalnızca bir imge olduğunu ve bundan daha öteye gitmek gerektiğini anlarız. Şayet eleştiri, içinde şiirin kendini aktardığı o açık uzamsa, şiir ortaya çıksın diye onun karşısında yok olmayı amaçlıyorsa, o uzam ve o yok olma hareketi (ki o uzamın tezahürlerinden biridir) edebi eserin gerçekliğine ait olup edebi eser şekillenirken onun içinde faaliyet halindedir ve bir anlamda dışarıya ancak eser tamamlandığı sırada ve tamamlansın diye çıkar.

[6] Nasıl ki aktarma ihtiyacı kitaba sonradan eklenmiyorsa, ama aktarım, yaratımın her ânında onun mevcudiyetiyse, aynı şekilde, yaratılan eserin kendini yansıttığı ve eleştirmenden onun gerçek değerini ortaya koymasının istendiği o bir nevi ani mesafe, o açıklığın yani doğmakta olan eserin son metamorfozundan başka bir şey değildir, bunu kendi kendisiyle temel çakışmayış olarak, onu devamlı imkânlı-imkânsız kılan her şey olarak adlandırabiliriz. Dolayısıyla eleştirinin yaptığı, içeride yarılmış olumlama olarak, sonsuz endişe olarak, çatışma olarak (veya bambaşka biçimler altında) mevcudiyetini aralıksız sürdüreni; boşluk, uzam veya hatanın canlı rezervi gibi, daha doğrusu, edebiyatın o kendine has gücüyle kendini devamlı yanlış yolda tutarak kendini yaratması gibi mevcudiyetini sürdüreni dışarıda temsil ve takip etmektir.

[7] Diyebiliriz ki bu, eleştirel mevcudiyetin anlamlarından biri olan kendini geri çekme hareketinin nihai bir sonucu (ve tekil bir tezahürüdür): Eleştiri, eser karşısında ortadan kaybolmakla onda kendini yeniden toparlar, bu da eleştirel mevcudiyet için en önemli ve belirleyici anlardan biridir. Burada, çağımızda farklı biçimler altında geliştiği görülen bir niyetle karşılaşıyoruz. Eleştiri, edebi çalışmayı değerlendiren ve sonra da onun değeri üstüne karar veren dış hüküm olmaktan çıkmıştır. Eleştiri, eserin mahremiyetinin ayrılmaz parçası olmuştur; eleştiri, eserin kendine yöneldiği harekete aittir, kendi araştırması ve kendi imkânının deneyimidir. Ancak (yanlış anlamaya mahal verilmemeli), bu durumda eleştiri, eleştiride zekânın payını veya düşünen zihnin duruluğu içinde yapıldığı takdirde değeri olan bir yaratma eyleminin gerekliliğini gören Valéry’nin ona verdiği kısıtlayıcı anlama gelmez. Bizim anladığımız anlamda “eleştiri”, Kantçı anlamdaki “kritik”e daha yakın (ama yaklaşıklık aldatıcı olur): Nasıl ki Kant’ın eleştirel aklı bilimsel deneyimin olabilirlik koşullarının sorgulanmasıysa, aynı şekilde eleştiri de edebi deneyimin olabilirliğinin araştırılmasına bağlıdır, ama bu araştırma yalnızca teorik bir araştırma değildir, anlamdır ve edebi deneyim bu anlam vasıtasıyla kendini oluşturur ve yaratma eylemi sayesinde, kendi olabilirliğini sınayarak, tartışarak kendini oluşturur. Araştırma kelimesi, zihinsel anlamıyla değil, yaratıcı uzamın bünyesinde ve yaratıcı uzam gözetilerek yapılan eylem olarak anlaşılmalıdır. Bir kez daha Hölderlin’e başvuracak olursak, Hölderlin kutsal gecede dolaşan Dionysos rahiplerinden söz eder. Yaratıcı eleştiri araştırması bu dolaşma hareketi, karanlığı yaran yürüyüştür, dolayımın ilerleme kaydeden gücüdür, ama diyalektiği bozarak durmamacasına tekerrür haline gelme tehlikesi de vardır, bu durumda yalnızca başarısızlık getirir ve bunda ne kendi ölçüsünü ne de huzuru bulabilir.

[8] Burada analizi daha ileri götürmem mümkün değil. Yalnızca bence çok önemli olan bir özelliği belirtmek isterim: Eleştirinin artık bir hüküm vermeyi bilmeyişinden yakınılıyor. Ama neden? Değer biçmeye tembelce yanaşmayan eleştiri değil, bundan kaçan roman veya şiir, çünkü roman veya şiir kendini her türlü değerin dışında olumlama çabası içinde. Ve eleştiri, eserin yaşamına daha sıkı bir şekilde ait olduğu ölçüde, eseri değer biçilmeyen şey olarak deneyimliyor, eseri her türlü değer sisteminden kaçan, değeri olanın berisinde bulunan ve kendisini değerli kılmak için ele geçirmek isteyen her olumlamayı peşinen reddeden derinlik olarak ve derinlik yokluğu olarak kavrıyor. 

[9] Bu anlamda eleştiriyi –edebiyatı– çağımızın en zor ama en önemli görevlerinden biriyle bağdaştırıyorum, ister istemez belirsiz bir harekette devreye giren bir görevle: düşünceyi değer mefhumundan koruma ve kurtarma görevi, dolayısıyla aynı zamanda tarihi, kendi içinde mevcut olan ve tüm değer biçimlerinden daha şimdiden sıyrılıp bambaşka –henüz öngörülmeyen– bir olumlamaya hazırlanan şeye açma görevi.



Notos Dergi, sayı 59.

Fransızcadan çeviren: Sosi Dolanoğlu


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Words Words Words" (Hamlet)